Amerika’da bir yıl

Amerika’ya taşınalı tam bir yıl oldu. Şimdi geriye dönüp bakınca, ilk geldiğimiz günler çok uzakta bir anı gibi, ama bir yandan da bu bir yıl çok hızlı geçti. Geride bıraktığımız bu 365 günde buradaki yaşantıyla ilgili ilginç bulduğum noktalardan bir liste yapayım dedim. Ara ara düşünüp yakınlarımla konuştuğum şeyler genellikle, ama hem derli toplu durur, hem de söz uçar yazı kalır. Neyse, daha da lafı uzatmadan başlıyorum.

İklim: Bay Area’ya taşınıyoruz dediğim her iki kişiden birinin dediği şey ‘Ay havalar da çok güzel oralarda, çok ılıman.’ idi. Ben de 4 mevsim sürecek bir yaz beklentisiyle geldim. Ama bu beklentimin pek de karşılandığını söyleyemem, ayrıca bunu söyleyenler buraya İstanbul’un yaz sıcağını görüp de mi gelmiş, onu da bayağı merak ediyorum. Buranın iklimi, yazın tam olarak ısınmayan —tam ısınmaktan İstanbul yazını kastediyorum, yani üzerime ceket alsam mı diye düşündürtmeyen— artı kışın tam soğumayan —hiç bir zaman çizme, eldiven, atkı gerektirmeyen— bir iklim. Özetle mevsimsiz. Mevsimsizlik hem güzel, —yaz kış aynı deri ceketi hiç düşünmeden giy çık—, hem de biraz sıkıcı. Ne bileyim insanın canı biraz değişiklik çekiyor, diyecektim tam aslında, ama geçen hafta Chicago’ya gidip biraz kış havası aldıktan sonra, böyle iyi deyip yoluma devam etmeye karar verdim. Özetle; ılıman hava iyidir, deri ceket severim.

Amerika’ya has nadir yemeklerden biri: Chicken and Waffles

Yemekler: Amerika bir göçmen memleketi. Yani, birçok kişinin ya kendisi ya da bir iki nesil öncesi buraya dünyanın başka bir tarafından göçmüş. Göçerken de yemeklerini getirmiş, çok da iyi yapmış. Çünkü Amerika’nın pek kendine has bir yemeği yok, hatta buraya has olan şeyler biraz garip, mesela waffle ile tavuk yiyorlar. (Amerikalıların ilginç yemek alışkanlıkları için şu BuzzFeed listesine bakabilirsiniz) Dizilerde sürekli eve Çin yemeği söylediklerini görürdüm ama artık buna anlam vermeye başladım. Restoran seçmeye ‘Bu akşam Indian mı yoksa Chinese mi yesek?’ diye başlanılıyor genelde. Güzel Türk yemeği yapan restoranlar da var. Özetle yemek seçeneği bol, aç kalmadık çok şükür :)

Dil: Bu konu beni en çok şaşırtan şeylerden biri oldu. Neden derseniz, Anadolu Liselerinin Anadolu Lisesi olduğu zamanlarda İngilizce öğrenmiş ya da senelerce hem öğrenim hem de iş hayatında İngilizce kullanmış olmak, ana dilin İngilizce olduğu bir yerde çok da geçer akçe değilmiş. Bir su istemek için ağzımızı yamultarak ‘Water’ diyoruz artık, çünkü anlamıyorlar a dostlar. Durumumuz tam da Cem Yılmaz’ın ‘Balsamico’ parodisindeki gibi. Tabi ki bunu ilk söyleyen ben değilim ama, bir dili uzaktan konuşmakla o dilin içinde yaşamak bambaşka bir şeymiş. Sadece aksan değil, kendini ifade ediş biçimi de o dilin ve yaşayan kültürün bir parçasıymış. Küçük bir örnek; Türkçe’de herhangi bir tavsiyede bulunurken ‘Şunu şöyle yapabilirsin, bunu böyle yapabilirsin’ diyoruz. Bunun Amerikan iş ortamlarında söylenişi ‘You can…’ değilmiş. Bunu böyle söyleseniz tabi ki anlarlar ama çok direkt olur, onun yerine ‘I would….’ diyorlar, yani ‘Ben olsam…’ Böylesi de Türkçe’de daha kaba ya da kulak tırmalayıcı. Ya da bir kısaltmanın şirket içi bir terim mi, yoksa resmi olmayan yazı dilinde kullanılan kısaltmalar mı olduğunu anlayabilmek için bir ara en kadim dostum Google idi. AFAIK ya da IMHO diyeyim, siz anlayın. Özetle, TOEFL puanı Amerika’da masaya tek seferde su isteyebilme olasılığıyla doğru orantılı değilmiş.

Amerika yolları taştan…

Uzaklık: Buraya geleli beri algımın en çok değiştiği alan uzaklık. Burdan herhangi başka bir ülkeye gitmek çok uzun sürüyor. Artık benim için Avrupa, İngiltere dahil, Türkiye’nin arka bahçesine dönüştü. İstanbul uçuşu 13 saat, bir de saat farkını ekleyince, yola çıkışınızın tam 24. saatinde İstanbul’a ulaşıyorsunuz. Mesafenin en zorlayıcı kısmı önemli zamanlarda yakınlarınızın yanında olamamak; bir senede 1 düğün, 1 doğum, 2 cenazede ne yazık ki akraba ve arkadaşlarımızın yanında olamadık. Amerika içinde bile mesafeler çok uzun. Düşünsenize buradan New York 5.5–6 saat, İstanbul-Londra uçuşu daha kısa. Sanırım kendilerini biraz daha iyi hissetmek için kilometre yerine mil hesabı kullanıyorlar. Özetle; yani benden duymuş olmayın ama, Amerika çok büyük hem de çok uzak bir kıtaymış.

İş yaşam dengesi: Bu konu başlı başına bir yazıda anlatılabilir ama kısaca özetlemeye çalışacağım. İş saatleri anlamında, özellikle bir teknoloji şirketinde çalışıyorsanız bayağı esneksiniz. ‘Esnek ama bu çok çalışmak anlamına mı geliyor?’ derseniz, nereden baktığınıza göre değişir ama buna şimdilik cevabım hayır. Resmi açıdan haftalık iş süresi 40 saat, günde 8 saat çalışılıyor. Ama ben daha kimsenin kaç saat masasında olduğuyla ya da kaçta gelip gittiğiyle ilgilenildiğini görmedim. Daha çok bu ay, bu hafta hangi etkiyi yarattığınızla ilgileniliyor. Bu etkiyi nasıl yaratacağınız ise size kalmış. İster 8'de gelip yaratın, ister 10'da. Ama ‘İşini yap da ne zaman gelirsen gel’ gibi bir anlayıştan bahsetmiyorum, ‘iş yapmak’ ya da ‘çok çalışmak’ yeterli değil; yaptığınız işin etkili olması, değer yaratması önemli. Bu açıdan iş dünyası hem çok esnek, hem de bir o kadar zorlu denebilir. Tüm zaman yönetiminiz size kalmış, etki yaratabildiğiniz sürece. Yine de böyle bir kurguyu; belirli bir saatte masada olmanın gerektiğinden fazla önemsendiği, özel bir işiniz için 1 saat erken çıkmanın her zaman hoş karşılanmadığı, hatta hakkınız olduğu halde hoş karşılanmadığı — örneğin hamilelik zamanı yasal izinler— ve performansın bir işin etkisi yerine, tamamlanması ile ölçüldüğü bir sisteme göre daha çok tercih edebilirim. Özetle; iş hayatı daha esnek, daha zorlayıcı, ama anlamlı ve geliştiren bir zorluğa sahip.

Bu liste daha uzayıp gidebilir ama ilk aklıma gelenler bunlar. Şimdilik sizleri güzel bir Kaliforniya şarkısı ile başbaşa bırakıyorum.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.