Okuduklarım: Nasipse Adayız

Kasım ayının son haftasında Ercan Kesal’ın son kitabını okuma fırsatı buldum. ‘Nasipse Adayız’da, Dr. Kemal Güner’in belediye başkan aday adaylığı macerası anlatılıyor. Sade ve akıcı bir anlatım ile…

Nasipse Adayız / Ercan Kesal / İletişim Yayıncılık / 2015
Bu akşam da bilmem ne düğün salonundayım. Yemekli davet var. Her zamanki gibi çelengimizi önceden gönderdik, uygun saatte de yerimizi aldık… İçerisi çok kalabalık. İstanbul’da en çok sayıda kendilerinin olduğunu iddia eden bilmem nerelilerin dayanışma gecesi yapılıyor. Uzun masalara karşılıklı oturmuş, yemek yiyen, konuşan, öpüşen orta yaş ve üzerinde erkekler doldurmuş ortalığı. Kalın bıyıklı, koca kafalı bir yerel sanatçı sazıyla bir şeyler çalmış, sonra da ara vermiş, dinleniyor… Sahnedeki takım elbiseli, beyaz gömlekli, enine çizgili bordo kravatlı, kel kafalı, ortadan uzunca boylu, heyecanlı adam kim? Benim tabii ki.
Pazarlıklar, imaj operasyonları, anket dümenleri… Bağlamalar, ayarlamalar, gecelere katılmalar, “yukarıya” ulaşmaya çalışmalar… Oy ve ilişki peşinde delidolu bir uğraş… İnsana aklını yediren bir takıntı… Arada, hayat ve anlam muhasebesi ve kırık bir aşkın tamirine dair solgun bir ümit… Küçük ve büyük siyasetin deveranlarını, ikbal hesaplarını bütün hararetiyle anlatan trajikomik bir novella. Ercan Kesal’ın bilinen sahiciliğiyle, sıcak üslubuyla…

Annemin, ortaokula yeni başladığımda, kasabanın tek tuhafiyecisinden alınan “seneye de giyer” ceketimin sol iç cebine koyduğu beyaz mendili arıyorum. Evet, işte gardırobun arkasında, her zamanki yerinde. Her şeyi unutabilirim, lakin ondan vazgeçmem.

Sonra fotoğraflar, evet onlar da eski ayakkabı kutusunda sessizce bekliyorlar. Mendili ve kutuyu çıkartıp yatağın üzerine koyuyorum. Mendilde babamın kokusu var. İçime çekiyorum. Ama fotoğraflar sararmışlar. Nedense çok üzülüyorum. Birden babam beliriyor yanımda. Her zamanki gibi basit cümlelerle anlatmaya başlıyor söyleyeceklerini:

“Niye üzülüyorsun? Fotoğraflar görüntülerin kimyasal bir biçimde ıslatılmasıyla karta geçirilir ve kuruduktan sonra kenarları makasla düzeltilerek küçük beyaz zarflara konur ve bu yüzden üzerinden günler geçtikçe sararırlar… Onları senin nasıl taşıdığın çok önemli değil… Onlar sararırlar… Bir de, mektuplar yazıldıktan sonra mutlaka unutulurlar. Çünkü niye yaşadığımızı anlamadığımız bir dünyada yaşıyoruz ve galiba sonsuzluğun sınırı diye bir şey yok. Bu yüzden bütün mektuplar, eninde sonunda eski bir ayakkabı kutusunun içine sığarlar… -Bu cümleyi tekrar söylüyor, biraz daha hüzünlü.- Eski bir ayakkabı kutusunun içine… O kadar. Ben biliyorum, sen hâlâ gece yarıları kan ter içinde uyandığında sebebini bitmemiş telefonlarda, yarım kalmış konuşmalarda ve hâlâ açıklayamadığın iç sızılarında arıyorsun… Hiç öyle değil… Her şey çok basit, o akşam her zamanki gibi bir İstanbul Temmuzu’dur ve hava çok sıcaktır, sen yine ağlayarak uyuyakalmışsındır kanepenin üzerinde. Bir de, bütün bunların böyle olmasını isteyen sensin oğlum. Kimseyi suçlama sakın!” diyor babam.

İyi geliyor babamın söyledikleri ve yanımda olmasından çok mutlu oluyorum. Biraz sızlanabilirim ona, böyle bir ayrıcalığım hep olmuştur:

“Haklısın baba. Buraya ben yürüdüm. Kimsenin suçu yok… Adımlarımdan belli, iflah olmam, çok beterim… Ama koynumda zümrüd-ü anka vardı. Hiç kimse nasıl görmedi kanadını? Biliyorum, gökyüzünü fark etmem çok geç oldu. Hep kendimi ezberledim onca mısra içinde… Ama hükmümü kendim verdim zaten, kimsenin kalem kırmasına gerek yok.”

“Ah, oğlum benim. Bilmem ki sana ne söylesem? Kıyamam da sana… Anla artık; hayat denilen şey, bir akşam Bornova’da öğrenci odanın buğulu camlarına çizdiğin sıradan şekiller kadar şaşırtıcı ve bir o kadar da yalancıdır. Şimdi Bornova yok, o ev yok. Bir Temmuz gecesi duvarın üzerine oturup ağustos böceklerini dinlerken, Edip Cansever’den iki dize, yok öyle şeyler… Şimdi olan…”

“Şimdi olan ne, biliyorum baba… Şimdi olan, benim zamansız telaşlarım, eğilip bükülmelerim aynanın karşısında. Sarhoş gece yarılarım var şimdi… Gereksiz korkularım, çok özenli banyolarım, kaygılarım var. Şimdi ne var söyliyeyim mi baba? Ajandalar var. Mektuplar, şampuanlar, işler, güçler, imza sirküleri, hesap numaraları ve iç sıkıntılarım var. İnatla ve özenle taşıdığım çocuk gövdem çok yalanlı bir İstanbul gecesinin içinde ellerini hafifçe çekerek kayboldu gitti. Hepsi bu kadar…”

Babamın göğsüne gömüp başımı, öylece bırakıyorum kendimi… (sf. 192)

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Mete Kamiloğlu’s story.