Ariella Glinni: “Kırsal yoksulluğu ortadan kaldırmak istiyoruz.”

“Sosyal koruma programları çiftçileri hızlıca kendi kendilerine yetebilecek hale getiriyor, böylece aile çiftçileri ve kırsalda çalışanlar mallarını satmıyor, çocuklarını okuldan almıyor ve sağlıklı bir yaşam sürmeleri için gerekli gıdayı almaya devam edebiliyorlar. ‘Kırsal yoksulluğun döngüsünü kıralım’ derken bunu kastediyoruz.”

Röportaj: Metin Ertunç

Açlığın sona erdirilmesi için son zamanlarda dünya çapında gelişme kaydedilmesine rağmen, henüz istenilen sonucun elde edildiği söylenemez. Halen milyonlarca insan, açlık ve aşırı yoksullukla mücadele ediyor. Bununla birlikte iklim değişikliği, doğal felaketler ve silahlı çatışmalar gibi nedenlerden dolayı yaşanan yıkımlardan da en fazla kırsalda yaşayan, yoksul ve dışlanmış olan bu gruplar etkileniyor. Araştırmalar, kırsalda yaşayan yoksul ailelerin, sosyal destek aldıklarında risk ve krizleri daha iyi yönetebildiklerini gösteriyor. Ancak, bugün dünya nüfusunun sadece yüzde 36’sı bazı sosyal koruma araçlarından yararlanıyor. Sosyal koruma programlarından yararlanmayan bireylerin çoğunluğu ise gelişmekte olan ülkelerin kırsal alanlarında yaşıyor. Buralarda yaşayan aile çiftçileri veya topraksız tarım çalışanları, geçimlerini sağlamak ve risklerle başa çıkmak için hala kendi kaynak ve imkanlarıyla yetinmek zorunda. Sosyal koruma yokluğunda, zaten kaynaklara ve hizmetlere sınırlı erişim ile kısıtlı yoksul haneler, sürekli olarak açlık ve yoksulluk riski altına giriyor. Sosyal koruma ve tarımsal kalkınma programlarının birbirini çok iyi tamamlayan kavramlar olduğunu söyleyen Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Türkiye Üst Düzey Politikalar Sorumlusu Ariella Glinni, FAO’nun bu nedenle bu yılki Dünya Gıda Günü’nün konusunu “sosyal koruma ve tarım” olarak seçtiğini belirtiyor.

13 yıldır FAO’da çalışan Glinni, Asya, Afrika ve Orta Doğu’da acil durum ve rehabilitasyon alanında gıda güvenliğini ve gelir kaynaklarını yeniden tesis etmeyi, toplulukların krizlere karşı dirençlerini artırmayı hedefleyen programlar içinde yer aldı. Ardından FAO’nun Acil Durum Yönetim Birimi’nde Gıda Zinciri Krizleri’nin başında oldu. Bu birimde sınır aşan hayvan hastalıkları, bitki zararlıları ve hastalıkları, gıda güvenilirliği konuları üzerine çalıştı. Haziran 2015’ten bu yana merkezi Ankara’da olan FAO Orta Asya Bölge Ofisi’nde görev yapan Glinni ile kırsal yoksulluğu, sosyal korumayı ve tarımla ilişkisini konuştuk.

FAO’nun sosyal korumadan kastı nedir ve biz bundan tam olarak neyi anlamalıyız?

Sosyal korumayı anlatmadan önce küresel duruma bir göz atmak gerekiyor. Önümüzdeki tablo, gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık 800 milyon insanın aşırı yoksullukla boğuştuğunu gösteriyor. Yine bu tabloda, aç ve yoksul insanların büyük bir kısmının kırsal alanlarda ve çoğunun da tarıma bağımlı olarak yaşadığını görüyoruz. Bu bağlamda düşünüldüğünde, sosyal koruma ve tarımsal kalkınma programları birbirini çok iyi tamamlayan kavramlar ve FAO bu nedenle Dünya Gıda Günü’nün konusunu “sosyal koruma ve tarım” olarak seçti.

Bugün gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda düzenli nakit transferleri, ayni destekler ya da çiftçilerin becerilerini geliştirecek programlara erişim gibi sosyal koruma düzenlemeleri yer alıyor. Araştırmalar gösteriyor ki nakit transferleri yoluyla yapılan sosyal yardım işe yarıyor. Başka deyişle bu programlar, tarımsal faaliyetleri çeşitli dışsal faktörlerden olumsuz etkilenen çiftçilerin üretime devam edebilmelerinde çok önemli bir rol oynuyor. Şunun altını çizmek gerekiyor; bu programlar bir hak, bağış değil. Daha da önemlisi sosyal koruma programları çiftçileri hızlıca kendi kendilerine yetebilecek hale getiriyor, böylece aile çiftçileri ve kırsalda çalışanlar mallarını satmıyor, çocuklarını okuldan almıyor ve sağlıklı bir yaşam sürmeleri için gerekli gıdayı almaya devam edebiliyorlar. “Kırsal yoksulluğun döngüsünü kıralım” derken bunu kastediyoruz. Tarımla uğraşanlar, sözgelimi bir afete maruz kaldığında bu onların sadece mahsulünü ve üretimini etkilemiyor, sağlık, beslenme, eğitim konularında da ailece geriye düşüyorlar. Kırsal refah bu küçük destekler yoluyla güçlendirildiğinde aileler yoksulluğun döngüsüne girmeden üretimlerine devam edebiliyor.

Eklemekte fayda var; sosyal koruma, yaygınca düşünülenin aksine bir bağımlılık ilişkisi yaratmıyor, aksine aileleri ve toplulukları güçlendiriyor, çiftçilerin gelirlerini artırıyor. Zira FAO verilerinden şunu biliyoruz ki; sadece 2013 yılında sosyal koruma programlarıyla kırsal alanda yaşayan 150 milyon insan yoksulluk ve açlığın kısır döngüsünden kurtarıldı. Bu hiçbir şekilde göz ardı edilemeyecek bir veri. Savaş, afet ve kriz durumlarında yaşamsal faaliyetleri sekteye uğrayan çiftçiler ekonomik ve sosyal olarak desteklenerek büyük bir fark yaratıldı. 2013 yılında 146 ülke bir milyardan fazla insana sosyal yardım sağladı. Brezilya, Etiyopya, Hindistan, Meksika ve Güney Afrika açlık ve yoksullukla mücadeleyi temel alan büyük ölçekli sosyal koruma programlarının başarılı şekilde uygulandığı örnek ülkeler oldu. Nakit transfer yardımları sayesinde bu ülkelerde çiftçilerin sahip olduğu tarımsal araçlar ve mallar arttı, bu da üretimi teşvik etti.

Şunu söylemeden de bitirmeyeyim; nakdi ve ayni yardımların yanında sosyal sigorta düzenlemeleri de sosyal korumanın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Bu programlar sayesinde sağlık sorunları veya kazalarla karşılaşıldığında işsizlik destekleri sağlanıyor, çiftçilerin becerilerini geliştirecek (dolayısıyla iş edinmelerini kolaylaştıracak) eğitimler veriliyor.

Tabii, bu anlattıklarınız daha çok hükümetlerin alanına giren bir durum. Peki, FAO’nun buradaki rolü nedir?

Burada FAO, sosyal korumanın ülkelerde açlık ve yoksullukla mücadeleyle ilgili düzenlemelere ve stratejilere entegre edilebilmesi için hükümetleri ve tüm paydaşları teşvik ediyor. Sanırım bu aşamada bu programların bazı somut sonuçlarından bahsetmek faydalı olacak.

Örneğin; Meksika’da, yaklaşık 33 milyon insanı kapsayan PROSPERA programı, iki yılda yoksulluğu yaklaşık yüzde 10 oranında azalttı. Brezilya’nın gıda tedarik programı, 10 yılda 200 binin üzerinde çiftçiyi destekleyen ve 3 milyon tondan fazla gıdanın temin edildiği Sıfır Açlık Programı’nın bir parçası olarak başlatıldı. Etiyopya’da, yoksullara nakit transferlerinin yapıldığı bir kamu çalışması olan Verimli Güvenlik Ağı Programı, yaklaşık 7,5 milyon kişiyi kapsadı ve Güney Afrika’nın dışındaki Sahraaltı Afrika’daki en geniş güvenlik ağı programı oldu. Program; ulusal yoksulluğu yaklaşık yüzde 2 oranında azalttı, yararlanıcıların açlığa maruz kaldığı süreyi üçte bir oranında düşürdü. Bu başarı hikayeleri, gıda güvensizliği ve kırsal yoksulluk gibi karmaşık sorunları çözmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

Bu alanda özel sektörle birlikte yürüttüğünüz projeler var mı? Örneğin, Master Card ile yaptığınız işbirliğini bu kapsamda değerlendirebilir miyiz?

Mastercard ile FAO’nun işbirliği buna gerçekten güzel bir örnek. Sıfır açlık hedefinin başarıldığı bir dünya için FAO özel sektörle ve sivil toplum kuruluşlarıyla olan işbirliklerini daha da genişletmeye başladı.

Mastercard’la olan işbirliği ailelere temel ihtiyaçlarını ve yerel pazarda tarımsal gereksinimlerini karşılamak için nakit ve kredi sağlamayı hedefliyor. Böylece yerel ekonomi destekleniyor, ekonomik olarak marjinalize edilmiş topluluklar finansal araçlara kavuşmuş oluyor. Bu işbirliği, ilk meyvesini Kenya’daki Kakuma mülteci kampında verecek. Kamp şu anda komşu ülkelerde savaştan ve şiddetten kaçan 170,000 mülteciyi ağırlıyor. Mastercard, 1240 Kenya’lı aileye teknolojik uzmanlığını ve finansal desteğini sağlayarak iş kurma imkanı sunuyor. 7000 mülteci aileye ise enerji verimli soba ve yıllık kömür ihtiyaçlarının yüzde 25‘ini satın alabilecekleri finansal desteği veriyor. Bunlar küçük destekler gibi görünebilir; ama bu tip işbirliklerinin zor koşullarda yaşayan bu insanlara geleceklerini planlamaları için muazzam bir fırsat yarattığına inanıyorum.

Sosyal koruma ve tarım konusunda Afrika’nın ilginç bir örnek oluşturduğunu düşünüyorum. FAO’nun son raporuna göre Afrika’da gıda kriziyle karşı karşıya olan ülke sayısı 1990’lı yılların iki katına ulaştı. Bir yanda ekonomilerinin son yıllarda büyüdüğü söylenen Afrika, diğer yanda açlık ve yoksulluğun hüküm sürdüğü bir Afrika. Size göre buradaki asıl sorun ne?

Evet, sizin de belirttiğiniz gibi Afrika son zamanlarda çarpıcı bir yapısal dönüşümden geçiyor, demografik olarak, ekonomik ve siyasi olarak… Bu dönüşüm tabi ki ekonomik gelişmeyi de beraberinde getirdi ve milyonlarca Afrikalının hayatında ve refah düzeyinde önemli bir fark yarattı. Bu olumlu ve her geçen gün değişmeye devam eden duruma rağmen FAO’nun Dünyada Gıda Güvensizliği Durumu Raporu hala milyonlarca Afrikalı ailenin yoksulluktan ve yetersiz beslenmeden muzdarip olduğunu hatırlatıyor.

Bu çelişkiye yol açan ve önümüzdeki senelerde de kıtanın gıda güvenliğini tablosunu etkileyecek birkaç neden var. Afrika’da ekonomik bir gelişmeden bahsediyoruz fakat bu gelişme kapsayıcı mı bundan emin olmak lazım. Kırsal alanlardaki ekonomik eşitsizlik ve yoksulluk bu bağlamda dikkat çekici. Yüksek bir nüfus artışı ve buna bağlı olarak şehirleşme var; fakat öngörülebilen bir demografik dönüşümden söz edemiyoruz. Değişen bir nüfus dinamiği ve bunla bağlantılı olarak değişen gıda ve beslenme ihtiyaçları var ama halihazırdaki zirai gıda sistemleri bunun için uygun ve yeterli mi? Öte yandan iklim değişikliği, küresel piyasalar, yeşil enerji için yeni kaynak arayışları da Afrika tarımını etkileyen küresel tehditlerden birkaçı.

Bu sorunlar çok büyük ve karmaşık özellikte; açlık ve yoksulluğu tamamen sona erdirebilmenin yolu ise tarihsel ve politik taahhütlerden geçiyor.

Açlığın yanı sıra yetersiz beslenme de büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor. Geçtiğimiz günlerde Avrupa ve Orta Asya’ya ilişkin bilgileri yayınladınız. Hem bu bölgelerdeki durumu konuşalım hem de yetersiz beslenmede küresel tablo ne durumda, onu soralım…

Maalesef, beslenme bozukluğu dendiğinde akla sadece açlık geliyor, bu doğru değil. Beslenme bozukluğunun içinde açlık olduğu kadar mikrobesin yetersizlikleri, aşırı kilo ve obezite de var. FAO’nun son raporunda bu daha çok ortaya çıktı. Buna göre Avrupa ve Orta Asya’da yetişkinlerin yüzde 55’i aşırı kilolu ya da obez, yani nüfusun yarıdan fazlası, bu çarpıcı bir veri. Milyonlarca kişi iyot, çinko, A vitamini eksikliği çekiyor. Çocuklarda ise gelişimlerini engelleyecek kadar yetersiz beslenme söz konusu.

Küresel olarak rakamlar yine çarpıcı: Yetersiz beslenme ya da açlık dünyada 795 milyon insanı yani her dokuz kişiden birini etkiliyor. Kronik yetersiz beslenmenin göstergelerinden biri olan çocuk gelişiminin durmasından beş yaşın altındaki 161 milyon çocuk etkileniyor. Gizli açlık dediğimiz mikrobesin yetersizliklerinden ise yaklaşık iki milyar insan muzdarip. Öte yandan yaklaşık 500 milyon yetişkin obez.

Aslına bakarsanız her ülke beslenme bozukluğunun çeşitli türleriyle mücadele ediyor. Gıda güvenliğini sağlamış ülkelerde bile şehir ve kırsal alanlar arasında olduğu kadar farklı nüfus grupları arasında da bu konuda eşitsizlik mevcut. Gelişmekte olan ülkeler beslenme bozukluğunun farklı türlerini birlikte bulunduruyorlar. Yetersiz beslenme, mikrobesin yetersizliği ve obeziteyi aynı ülkede hatta aynı ailenin içinde bile görebiliyorsunuz.

Yetersiz beslenmeye, geçen yıl kabul edilen Roma Deklarasyonu’nda da önemli vurgu yapılmış, Expo Milano’da ilerlemeye ilişkin bir değerlendirme yapılacağı da belirtilmişti. Buna ilişkin bize kısa bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Expo Milano 2015’in sloganı “gezegeni beslemek, yaşam için enerji” olarak belirlendi. Expo Milano gıda güvenliği ve Beslenme Konferansı’nda (ICN2) belirlenen hedeflerle ilgili mesajların iletilmesinde oldukça uygun bir platform rolü üstlendi, milyonlarca ziyaretçinin gıda güvenliği ve beslenmeyle ilgili temel meseleleri öğrenmesine imkan sağladı. Bu anlamda bu iki etkinlik güçlerini birleştirdi ve dikkat çekmeye çalıştıkları konular bakımından birbirlerini besledi. Sadece bu da değil, doğal kaynaklar, farklı kültür ve kimlikler, gelir kaynakları ve ekonomilerin çeşitliliği üzerine geniş bir seçki mevcuttu Expo’da.

Öte yandan, EXPO’dan ayrı olarak düşünüldüğünde ICN2, beslenme konusunu hükümetler ve politika yapma düzeyinde gündemin başına koydu. Başlıca zorluk ise şu; sürdürülebilir beslenme düzenleri ve sürdürülebilir gıda sistemlerinin yolu, tüm paydaşların tüm seviyelerde işbirliği kurmasından geçiyor. Hükümetler, uluslararası organizasyonlar, özel sektör ve sivil toplum, herkes…

Son olarak dünya gıda fiyatlarını soralım ve varsa eklemek istediğiniz diğer mesajlarınızı alalım. FAO gıda fiyatları endeksi geçen ay, son 6,5 yılın en düşüğüne geriledi. Bundan sonrası için tahminleriniz ne yönde? Düşüş devam eder mi yoksa bundan sonraki dönemde yükseliş görür müyüz?

Bu soruya her sene yayınladığımız OECD-FAO Tarımsal Görünüm Raporu’nun 2015–2024 öngörülerine referans vererek cevaplayabiliriz. Fiili şartlarda, tüm tarımsal ürünlerin fiyatının önümüzdeki on sene süresince düşmesi bekleniyor. Bununla birlikte fiyatların bu uzun süreli düşüşle birlikte 2007–08‘deki ani yükselişten önceki seviyelere gelmeyeceği öngörülüyor.

Yine de farklı seviyelerdeki dalgalanmalardan ötürü gıda fiyatlarında da dalgalanmalarla karşılaşabiliriz. Son olarak değer zincirinde gıda fiyatlarını masaya yatırırken üreticilerin özellikle de küçük üreticilerin ve aile çiftçilerinin yeterli geliri kazandığına özellikle dikkat etmeliyiz. En başta da belirttiğim gibi sürdürülebilir gelir kaynakları ve sosyal koruma tüm çabalarımızın merkezinde yer alıyor.

Like what you read? Give Metin Ertunç a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.