After life: Ölüm, bellek ve aşk

Wandâfuru raifu/After life, 1998

Hirokazu Kore-eda’nın başyapıtı dışarıdan bakışa imkân tanımaz; bu yazı bunun şahidi. Tek bir soruyla büyük meselelere uzanır, ufak detaylarla devasa yorumlara yol verirken Kore-eda, kendini anlatırken seyirci sayısınca kendi’yi sorgulamaya da kapı aralar. En önemlisiyse filmle film işleminin kendisini de masaya yatırır.

Odysseia’da yer altındaki ölüler ülkesi Hades’e giden yol Kirke’nin dilinden verilir:

“Geçtiğin zaman Okeanos’u gemimle,
 orada Alçak Kıyı var ve Persephone’nin koruluğu,
 uzun uzun kavaklar göreceksin, kısır söğütler,
 derin anaforlu Okeanos’un kıyısında çek karaya gemini,
 sonra çık yola, Hades bataklarına doğru,
 orada Akheron, Pyriphlegeton ve Kokytos akar,
 Styks’ten gelen sular da dökülür oraya.”

Hirokazu Kore-eda’nın ölüler ülkesi, daha doğrusu Arafı, ne karanlık ne boğucu. Hatta film (Wandâfuru raifu/After life, 1998) soluk renk hâkimiyetiyle hiçbir şeyin altını çizmeyen bir tasvir sunar. Soğuk ve tanıdık bir resmî daire, dosyalar, sıralar, memurlar… Her şey aleladedir, her şey “bura”ya benzer.

Tam da görünürdeki bu yüzeysellikten ötürü her ân, her kare, her duraksama kendi başına ve ayrı bir anlamlandırmayı bekler. Herkesin bildiği, dile gelmese bile sessizliğin duyurduğu bir sır, sırrın kendini açmayan halesi bir tekinsizlik oluşturur. Başlıkta yer alan büyük meseleler gölünü (ölüm, bellek, aşk) de (sır gibi) basit bir soru titretir: “Ömrünüz boyunca yaşadığınız en önemli veya en mutlu ân hangisi?”

Bir hediye, bir kavuşma, bir doğum mu? Lunaparkta bir gün mü? Düzenin dayattığı beğenilerin, hatıraların da “en”lerini şekillendirme riski ölüm sözkonusu olunca geçersizdir. Geride sevgiliyle bankta oturmak değil, sevgilinin düşünüldüğü ân kalır. Başka bir zaman ve mekândan bir hatıraymışçasına ikindi güneşinin yüzü yaktığı, yağmurlu bir günde rüzgârın yapraklarla oynadığı, hüzün mü sevinç mi keder mi seçilemeyen ânlar kalır.

Her hatırlama bir unutma işlemidir ve her unutma bir hatırlama.

Odysseia’da Kirke’nin saydığı dört yer altı nehrine Lethe de eklenir. Unutmak anlamına gelen bir fiilden türeyen Lethe’nin suyundan içen ruhlar geçmiş hayatlarını ve acılarını unutarak girerler “karanlık ve boğucu” ölüler diyarına.

Kore-eda’nın öte dünyasındaki unutuş pınarı ise Lethe’ye nazaran daha merhametlidir. Bir tercih hakkı verir, üstelik en mutlu ânı seçme hakkı. Fakat bellek yanıltıcı değil midir? Neye göre ve nasıl hatırlarız geçmişi? Şimdide yapılan kurgu ne kadar gerçekçidir? Üstelik “bura”nın araçlarıyla (sinemayla) yeniden oluşturulan geçmiş mevcut karmaşayı daha karmaşık bir hale getirmez mi?

Dahası, ya beş yüz kişiyle yapılan röportajlar arasından filme giren ilk “ölü”nün çileli konumundaysak: Tek bir mutlu ânımız yoksa bu tarafta geçen, bu dünyayla ilgili hiçbir şey hatırlamak istemiyorsak, ebediyet için sadece gözlerimizi kapattığımızdaki kesif karanlığa talipsek, bunu, bizzat unutmayı cennetin ta kendisi olarak, sahici kurtuluş olarak kabul ediyorsak? Acı dışında hiçbir hatıramız yoksa?

“Acının kendisi ölümü bir feveran gibi içerir” der, bura üzerinden kavranamazla yüzleşmeyi öneren Levinas. Çünkü “ıstırap” varlığa dolaysız maruz kalmaktır: Ölüm, kendini ıstırapta ortaya koyar.

Hayat ölüme dairdir, ölüm hayata.

Ölümün de hayatın da dile gelmez, geçirimsiz ama/bu yüzden apaçık sırrı aşk mıdır? “Aşk ilişkisi, her zaman elden kaçan bir şeyle ilişkidir” derken Levinas, sevgiliyle, anneyle, eşyayla, varlıkla kurulan ilişkiyi örtük bir şekilde aşka bağlarken Kore-eda bunu mu söylemek ister?

Şair Muraqqış’ın, ölüm döşeğinde “Taş yatağımda dört dönüyorum, yöneliyorum kendime yavaşça/Esmâ’yı anıyorum, insanlar adım adım uzaklaşırken benden” ifadesi; Dante’nin Beatrice’ye gönül borcunu itiraf edip ruhunu teslim ederken “Böyle yalvardım ona ben/o uzaklara baktı, gülümsedi/sonra sonsuz kaynağa çevirdi gözlerini” demesi sırrın açıklanmaz ifşası değil midir?

Hirokazu Kore-eda’nın başyapıtı dışarıdan bakışa imkân tanımaz; bu yazı bunun şahidi. Tek bir soruyla büyük meselelere uzanır, ufak detaylarla devasa yorumlara yol verirken Kore-eda, kendini anlatırken seyirci sayısınca kendi’yi sorgulamaya da kapı aralar. En önemlisiyse filmle film işleminin kendisini de masaya yatırır — Addison’ın düşler hakkındaki sözlerini doğrularcasına: “[B]izler düş sırasında hem tiyatro, hem izleyici, hem oyuncu, hem de öyküyüzdür.”


Originally published at www.kafaayari.com.