Sırat-ı Müstakim Üzerine Bir Ömür: Yaşar Nuri Öztürk
Aydınlanma yolunda benim gibi nicelerine ışık tutmuş, bir gönül dostunu 24 Temmuz 2016 günü toprağa verdik. Mekanı cennet olsun. Kitaplarını, makalelerini okuyanlar, katıldığı televizyon programlarını ve panelleri takip edenler merhum Hocamız Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün insanı bir anda saran o samimiyetini, inancını her daim hatırlayacaklardır.
Çok küçük yaşlarda televizyon programlarından tanıdığım Yaşar Nuri Öztürk için çevremden “sosyete hocası’’ gibi yakıştırmaları duyduysam da, ailemin ona ve fikirlerine duyduğu saygıyı hatırlayınca, herhalde bu gönül dostluğu öyle başladı diyorum.
Sonraları ben de katıldığı televizyon programlarını takip eder hale gelince zaten fikirlerini iyice benimsemeye başladım. Din konulu çoğu tartışmalarda kendisine atıf yapınca bazı arkadaşların beyhude itirazları hala kulaklarımda.
Evrim, reenkarnasyon gibi konularda düşüncelerimizin neredeyse aynı eksende olduğunu görünce Yaşar Nuri Hoca ile tanışmak istemiştim. Elbette bu yakın zamana kadar mümkün olmadı. Onu erken denilecek bir yaşta aramızdan alan hastalıkla mücadelesi sürüyordu.
DEİZM TANIŞMAMIZA VESİLE OLDU
Hatırladığım kadarıyla 5–6 yıl önce Saba Tümer ile yaptığı bir televizyon programında dile getirdiği Deizm konusunu ele alacağı kitabının yayımlandığını öğrenince Deizm/Panteizm görüşünü benimsemiş biri olarak hemen alıp okudum. Daha sonra gazeteci olmamın da verdiği avantajla telefon numarasını bulup söyleşi için görüşme talep ettim. 2015'in Nisan ayıydı, yakın bir zamana tarih belirledik.
O gün gelince Beykoz Paşabahçe’deki evinin yolunu tuttum. Hoca akşam 4'te demiş ama ben onu 14'te anlamışım. Neyse Hoca misafirlerini uğurlayınca ortada bir saatte beni kabul etti. Ve nihayet yıllardır tanışmayı arzuladığım, benim için son yüzyılın gelmiş geçmiş en büyük düşünürlerinden biri karşımdaydı.
Evinin Boğaz’a bakan geniş pencereli, bol kitaplı salonunda (Kitaplığında Kaynak Yayınları’nın dev eseri Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin neredeyse tüm ciltleri vardı.) konuşmaya başladık. Görüşmemizde, kendisiyle orada tanışmak şansına eriştiğim oğlu Mustafa Tahir Hoca da bizimleydi. Diğer oğlu ile kızı da beni kapıda karşılamışlardı.
HASTALIK AZMİNİ EKSİLTMEDİ
Elbette hep televizyonlardan görmeye alışık olduğum Yaşar Nuri Hoca’yı, hastalık sürecinden sonra ilk kez kanlı canlı görüyordum. Hayli zayıflamıştı. Ne yalan söyleyeyim, ‘Türk halkını Allah ile aldatanlarla’ ömrü boyunca en ön saflarda, yılmadan savaşmış bir anıt ismi hastalığın zayıf düşürdüğünü görünce içim burkulmuştu. Fakat fazla uzun sürmedi. Yaşar Nuri Hoca ile önce bir hasbihal ettikten sonra söyleşimize başlayınca, o melun hastalığın bile iradesinden tek bir zerre koparamadığını gördüm.
Hoca ile gerçekleştirdiğim söyleşiyi aşağıda dikkatinize sunuyorum. Zaten işin söyleşi kısmı 20–25 dakika sürdü. Rahatsızlığı nedeniyle daha en baştan ‘çok fazla vaktinizi almayacağım’ dediğim için uzatmak istememiştim. Ancak söyleşi sonrası Hoca ve oğlu Mustafa Tahir Bey ile bir saate yakın da sohbet ettik.
CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI
Geçen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden, yaklaşmakta olan genel seçimlere, ailemin ona olan sevgisinden, askerde okuduğum bir kitabı nedeniyle emekli bir komutanın beni tebrik etmesine kadar bir çok meseleyi ele aldık. Hastalığını ise asla sormadım.
Hoca ile sohbetimizde kendisine 8–9 yıldır tanıdığım, din üzerine çalışmaları bulunan ve şimdilerde ana muhalefet partisinden milletvekili olan genç bir arkadaşı da konuştuk. Hakkında pek iç açıcı yorumlarda bulunmadı. Buraya not düşmüş olayım.
Yaşar Nuri Hoca o gün Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bazı CHP’lilerin kendisini aday olarak göstermek istediğini ancak, kendi tabiriyle “‘’O, ötekinin aklını çeldi’’ diyerek bunun mümkün olmadığını söyledi. Bahçeli, Kılıçdaroğlu’nun aklını çelmişti. Oysa o seçimlerde Yaşar Nuri Hoca aday olmuş olsaydı, sırf çatı aday nedeniyle sandığa gitmemiş benim gibi iki eli kanda olsa sandığa gidecekler vardı. Neyse…
OYUNUN RENGİNİ BANA AÇIKLADI
Hoca ile daha bir çok meseleler konuştuk. Bizim cenahın çok tuttuğu Turan Dursun’un onun için “yobaz’’ dediğini kendisinden öğrenmiş oldum. Elbette Turan Dursun’un Hoca’ya ilişkin bu nitelemesinde zerre haklılık payı yoktu, benim gözümde zaten olamazdı. Benim için Yaşar Nuri Öztürk, 65 yıllık ömrünü Fatiha Suresi’ndeki gibi sırat-ı müstakim (Allah’a istikametlenmiş dosdoğru yol) üzerine kurmuş ve o yolda yılmadan savaşmış bir dava adamıydı.
Söz seçimlere ve Vatan Partisi’ne gelince Yaşar Nuri Hoca, oyunu Vatan’a vereceğini söyledi. Sonradan söyleşiyi yayıma hazırlarken o zaman Aydınlık’ın Genel Yayın Yönetmeni olan Mehmet Sabuncu’ya Hoca’nın oyunu Vatan’a vereceğini, sohbetimizde bana söylediğini ilettim. Yazalım deyince Hoca’yı arayıp izin istedim. Cevabı ‘elbette yazabilirsiniz’ oldu. Hoca ile söyleşi yaptığımı, bunun tam sayfa yayımlanmasının önemli olduğunu söyleyince gazetedekiler şaşırmış ilk tepkileri ‘Nereden esti?’ şeklinde olmuştu. Söyleşi yayımlandıktan kısa süre sonra Yaşar Nuri Hoca Aydınlık ailesine yazar olarak katıldı, Ulusal Kanal’da da ‘Söz ve Işık’ adlı programı önce Can Karadut daha sonra Gülgûn Feyman ile yapmaya başladı.
Bu süreçte yayımlanan Kötülük Toplumu adlı kitabını ele alan bir yazıyı Aydınlık kitap eki için değerlendirmiştim. Kitabı bir program sonu Hoca’ya imzalatınca “Kitap istediğinde beni ara göndereyim, para verip satın alma’’ diye çıkışmıştı.
KARADENİZ’DE BİR SÖZ VARDIR…
Tabi Deizm eseri üzerine söyleşimiz yayımlanınca dinci medya organları ‘Yaşar Nuri Deist oldu’ diye yaygara kopardılar. Bir iki tanesini arayıp söyleşi de kaynak dahi belirtmeden yalan haber yaptıklarını söylediğimde cevapları ‘biz de şuradan aldık’ oldu. Yani yayıncılık ahlakından uzak bir şekilde topu taca attılar. Bir program çıkışı Hoca’ya durumu anlatınca kulağıma eğilip ‘Bizim Karadeniz’de bir söz vardır. Koy….’’ deyince gülüştük. Hoca hem ahlakı, hem bilgisi, hem de eğilmez kişiliği ile onların asla ve asla ulaşamayacağı bir yerde duruyordu.
Vefatından 5 hafta önce Hoca’yı rüyamda görmüştüm. Sabah nasıl gördüğümü hatırlamıyordum ama içimde bir sıkıntı olmuştu. Gün içinde aramak mümkün olmadı. Akşam bir toplantıda karşılaştığım eski bir gazeteci abimiz, Hoca’nın durumunu sorup ‘ben aradım ama konuşacak durumda değil dendi’ deyince iyice içime kurt düştü. Mustafa Tahir Hoca’ya mesaj attım, cevap gelmeyince, Yaşar Nuri Hoca’nın cebini aradım. Açan olmadı. Sonra Mustafa Tahir Hoca, Yaşar Nuri Hoca’nın sağlık durumunun pek keyifli olmadığını belirten bir cevap yazdı. Ardından telefonum çaldı. Arayan Yaşar Nuri Hoca’ydı ama telefonda kızı vardı; ‘Hoca istirahat halinde, durumu iyi değil’ benzeri bir şey söyledi. Ben de Allah’tan acil şifalar dileyip telefonu kapattım.
Daha sonra Mustafa Tahir Hoca’yı bir kez daha aradım ama yoğun bir zamanına denk gelmiş olacak ki sağlıklı konuşamadık.
RAMAZAN 17
Hoca son günlerde Aydınlık’taki yazılarını ise aksatmadan sürdürüyordu. Ben de buna dayanarak durumunun iyileştiğini düşündüm. Ancak acı haber Hoca’nın doğum günü olan 22 Haziran’da geldi. Akşam üstü haberi internetten öğrenen bir arkadaşım WhatsApp’dan yazdı. Şaşırmamakla beraber içimi bir hüzün kapladı.
Sonra Sözcü’den okudum. Meğer Hoca’nın doğduğu gün Ramazan’ın 17'siymiş. Yine vefat ettiği gün de Ramazan’ın 17'siydi. Hoca televizyon programlarında kendi tabiriyle Büyük Atatürk’ün, hayatındaki ilahi şifrelerden söz ederdi. Bence kendisinin hayatında da böyle şifreler var.
Sonraki gün tüm gazetelere tek tek baktım. Daha önce yazılar kaleme aldığı Hürriyet, GazeteHabertürk, Yurt gibi gazetelerde vefat haberi birinci sayfalardan küçük duyurulmuştu. İç sayfalarda ise genişçe yer aldı. Aydınlık ise yazarını ona yakışır şekilde sürmanşetten genişçe verdi. Diğer basın yayın organlarında da küçük haberler vardı. Sosyal medya ise Hoca’nın vefat haberi üzerine adeta yıkıldı. Bir kaç densizin yazdığı ahlaksız mesajlar dışında özellikle çevremdekilerin Hoca’ya ilişkin sevgi ve minnet dolu mesajlarını görünce gözlerim doldu.
SON GÖREVDE YOL ARKADAŞIM
24 Temmuz günü gazetedeki sabah gündem toplantısının ardından ise Hoca’ya son görevimi yerine getirmek için Üsküdar Şakirin Camisi’nin yolunu tuttum. Marmaray’da yazarımız Rafet Ballı ile karşılaştım. Metroda yanımda oturan yaşlı bir amca ‘Burası Yenikapı mı?’ diye sorunca aramızda kısa bir sohbet geçti. Sonradan o amcayı cenaze namazının ardından Şakirin Camisi karşısındaki durakta eski gazeteci İdris Adil’i beklerken gördüm. Omzuma dokunup ‘Senle otobüste beraberdik ya’ dedi. Ben de ‘Otobüs değil Marmaray’ dedim. Meğer o da Hoca’ya son görevini yerine getirmek için yola çıkanlardanmış.
Rafet Ballı ile Üsküdar’a varınca boş taksi bulamayınca dolmuşa binmiştik. Dolmuştaki 7 kişinin 6'sı Şakirin Camisi diyerek para uzattı. O an cenaze töreninin kalabalık olacağını anlamıştım. Yoğun trafik nedeniyle zar zor vardığımız caminin avlusuna girince Hoca’yı uğurlamaya gelmiş olanların cami çevresinde mezarlığa taşmış olduğu gördüm.
NAAŞINI ADETA KADINLAR OMUZLADI
Hoca’nın naaşının etrafına ise kalabalıktan 10 metre bile yaklaşılamıyordu. Ben hayatımda ilk defa bir cenazede bu kadar kadın gördüm. Hoca’nın naaşını adeta Cumhuriyet kadınları taşıyordu. Helallik kısmına gelince ses sisteminden az ses gelmesi nedeniyle özellikle kadınlar tepki gösterip alkış tuttular, sonra ses düzelip imam ‘Helal ediyor musunuz?’ diye sorunca hep bir ağızdan ‘Helal olsun’ sesi yükseldi. Benim bulunduğum konumdan (Mezarlık içinde gasilhane tarafı) mıdır bilmem kadınların sesi daha belirgindi. Bu sabah Hürriyet’te cenaze törenine ilişkin haberi okuyunca ‘Tam da olduğu gibi resmetmişler, helal olsun’ dedim içimden. Hürriyet cenazeyi en olduğu şeklinde vermişti; her yaştan ve kesimden Cumhuriyet kadınları. Daha sonra Rafet Ballı ile de sayı üzerine hemfikir olduğumuz üzere cenaze töreninde binlerce seveni vardı.
Törenin ardından gazeteye gitmek üzere Şakirin Camisi’nden ayrılırken, Yaşar Nuri Hoca’nın naaşını taşıyan cenaze arabası da Hoca’nın defnedileceği Kanlıca’ya doğru insan kalabalığını yarıp ağır ağır yola çıkıyordu. O sırada alkış sesleri kopru. Kimi salavatla kimi alkışla kendi üslubunca (bazılarının alkışlamayın uyarına rağmen) Hoca’yı uğurluyordu.
İşte Hocamızı böyle uğurladık..
Saba Tümer ile bir programındaydı. Selahattin Pınar’ın bestelediği, güftesini Mustafa Nafiz Irmak’ın yazdığı ‘gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım/gittin artık seni ben nerde bulup yalvarayım’ adlı eserden söz etmişti. Hiç unutmam. Vefat haberini aldığımda da şarkı kulaklarımda inlemeye başlamıştı…
Eserleri bizlerin ve ardımızdan geleceklerin yolunu aydınlatacak…
Yattığın yer nurla dolsun Hocam.

***
İŞTE O SÖYLEŞİ: (15 Nisan 2015 / AYDINLIK)
İlahiyatçı, hukukçu ve siyasetçi sıfatlarıyla Türkiye’nin önde gelen ilim ve düşün adamlarından olan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün, yeni kitabı ‘’Tanrı’dan başka insanüstü tanımayan inanç: DEİZM’’ geçen günlerde yayımlandı. Derin tartışmalara neden olacağını düşündüğüm eserinde Prof. Dr. Öztürk, ‘’Kur’an, deizmi teşvik eden, terviç eden bir kitap değil ama ona kapı aralayan bir kitaptır’’ diyor. İlgiyle okuduğum eser üzerine Öztürk ile bir söyleşi gerçekleştirmek için Beykoz’daki evinin yolunu tuttum.
Sözde dindar kesimin ilahi ve dahi ahlaki duyguları sömürerek insanlık üzerinde yarattığı tahribatı gördükçe, din anlayışına karşı tavır alan birçok kişi için ufuk açıcı olacağını düşündüğüm bu eser üzerine Prof. Dr. Öztürk ile sohbetimizde bize Dr. Mustafa Tahir Öztürk de eşlik etti. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi olan Mustafa Tahir Öztürk, Yaşar Nuri Öztürk’ün oğlu. Sohbetimiz sonrası bana Mart ayında yayımlanan ‘’İslam’ı İslam’la vuran din merkezli batı stratejileri’’ isimli kitabını hediye etti.
TALANCILAR VE YALANCILAR
Prof. Dr. Öztürk ile sohbetimize toplumdaki ahlaki çöküntü ile başladık. Her devirde ahlaki çöküntü olabileceğini ama ahlaklı adamların da olduğunu ifade eden Öztürk, son dönemde yaşanan gelişmeleri şu sözlerle özetledi: ‘’Şimdi ahlaksızlık kural oldu. İşin en berbat tarafı ahlaksızlığın en önde gidenleri dinciler. 1970'lerden sonrayı bir hatırla Türkiye’nin 40 yılını. Mercimek talanlarından, Erbakan hocanın ekibi. Oradan gel Yimpaş, Deniz Feneri. Nihayet, AKP döneminin talanları. En son 17–25 Aralık patlamaları. Şimdi bu talan tarafı. Bir de yalan tarafı var.
Son 10 küsur yıl içinde Türk aydınlıklarını, Türk basınının kalemlerini, Türk Ordusu’nun kumandanlarını, Genelkurmay Başkanı’na varıncaya kadar; bunları zindanlara tıkıp sonra da ‘filancaların kumpasıyla oldu, bizim günahımız yok’ diyerek o onun üstüne attı, o onun üstüne attı. Hep birlikte yaptılar. Ne oldu orada insanlar yıllarca yattılar, sonra yanlış olmuş, bu deliller uydurmaydı, sizin bir suçunuz yok güle güle gidin. Bu da bir tarafı…
KATLİAMCI DİNCİLER
Dönelim diğer tarafa. Hatırla; cinsiyet organını müritlerini kuyruğa dizip öptüren Muzcu Şeyh, Fadime Şahin-Müslüm Gündüz skandalları, en son Hüseyin Üzmez çocuk yaşta kız tacizleri… Bunların hepsi peygamber vekili geçinen ve herkesin dinine imanına kalite kontrolü yapan adamlar.
Bu da bir tarafı.
Gelelim cinayet tarafına Maraş olayları, Çorum olayları, nihayet son yüzyılların en korkunç Neronik olayı; Sivas. Gün ortasında benzin dökerek diri diri adam yakma. Engizisyon’da bile o kadarı yotur.
Peki ne kalıyor geriye? Bütün bunların arkasında dincilik ve dincilerden başta kimse var mı, bir tane ateist var mı bu suçların arkasında? Bir tane deist var mı? Gayrimüslim var mı? Hepsi ağzından salat-ü selam, besmele, namaz-niyaz düşmeyen dinci sahtekarlar. Son yarım yüzyıl içinde, hele son çeyrek yüzyıl içinde; bir ahlaksızlık, bir soygun, bir soysuzluk, bir vicdansızlık, bir canilik gösterin ki arkasında dincilerden başka biri olsun. Yoktur! O halde siz şimdi bu adamların gelin; burada din var bu dini yaşayın demelerine kim inanır, kim o dini yaşar? Bunun için Allah’a inanıp bu dincilerin yaşadıklarına bulaşmamak insanlığın geleceği bakımından çok önemlidir; işte Deizm budur.
Deistler, dinciliğin bütün kötülüklerine, rezilliklerine rağmen Allah’a inançlarını koruyan samimi mümin insanlardır. Tarihin en namuslu, en ahlaklı, en üretken adamlarıdır.’’
Atatürk’ü de Deistler arasında göstermişsiniz..
Gayet tabii. Atatürk de Deisttir. Hem namuslu hem de Allah’a imanı olan adam başka bir yere gidemez.
Aslında ilk sorum; neden Deizm’i kitlelere tanıtan ve açıklamaya çalışan bir kitap yazma gereği duydunuz, şeklindeydi. Siz böylece yanıt vermiş oldunuz.
İnsanlığın nefes alacağı tek pencere. Bu Batı’nın Engizisyon döneminde de böyleydi, bugün de böyle.
Deizm, bir yanıyla peygamberlerin tanrılaştırılmasına karşı çıkış mıdır?
Gayet tabii. Deizm, Allah’tan başka insanüstü tanımıyor. Kuran’ın yolu da budur. Peygamberler insanüstü filan değildir. Onlar insandır. Kuran belki yüz yerde söylüyor. Ama dincilik ne yapıyor peygamberleri tanrılaştırıyor. Hatta Tanrı’nın önüne geçiyor. Sonra peygamberlerden boşalan yeri de kendi uydurdukları efendilerine, hazretlerine evliyalarına veriyorlar. Diğer insanlar da bunlara köle oluyor, başka bir şey yok.
Hocam bir de Panteizm var. Kuran’a ne kadar uygun?
Panteizm, bir mistik felsefedir. Esası kısaca şu, tüm evreni Tanrı’nın vücudu, Tanrı’yı da evrenin ruhu olarak görüyor. Deizm başka bir şey. Panteizm; Allah’a da, dine de, peygamberleri de kabul eder. Onun Allah’ı izah tarzı farklıdır. Kuran’ın bunu bu şekilde kabul etmesi pek mümkün değil. Ama evren ile Tanrı’yı da tamamen birbirinden ayrı görmek de Kuran’a uygun değil. Yani Tanrı sürecin içindedir. Bu bakımdan Panteizm, Kuran’a uygun. Ama tüm varlığı Tanrı’nın bir vücudu olarak görmek de Kuran’ın verilerine çok uymuyor. Yani Panteizmi bir içsel algılama olarak düşünüyorum biraz da. O anlamda Kuran’a aykırı bir tarafı yok ama Deizm ile alakası yok. Panteizm, İslam tasavvufunda hemen hemen tüm ekollerde egemen bir fikirdir. Deizm farklı, Allah dışında başka bir kutsal kabul etmiyor. Allah’a iman ederiz, O’na şükrederiz, O hayatı bize bahşeden kudrettir ama O’nun dışında da O’na vekalet ederek bizi gütmeye kalkan hiçbir gücü kabul etmeyiz.
Bu yüzden mi ‘laik din’ dediniz?
Laiklik şu açıdan dine uygun bir anlayıştır. Laiklik dayatmayı kaldırır. Bunu yaptığı için insanları hür vicdanlarıyla baş başa bırakır. O bakımdan dinci tasalluttan kurtulmanın sosyolojik, hukuki çaresi Laiklik’tir, felsefi çaresi de Deizm’dir.
Deizm çıkışınız, dinden kopan ve farklı yerlere savrulan gençliği Deizme yönlendirir mi? Kitabı okuyanlar açısından en azından, böyle bir düşünceniz var mı?
Kuran bunu istiyor. Kuran diyor ki; Allah’a imanınızı koruyun, onu korumak için neyi feda ederseniz edin, ben size güvenmem. Çünkü Kuran’ın korumak istediği temel değer, nihai değer Allah’a imandır. Şimdi dincileri dinledi mi adam Allah’a imanı da gidecek, ‘böyle Allah olmaz olsun’ diyecek. Kuran diyor ki; hayır öyle deme! Bunları ben de eleştiriyorum; bunlar sahtekardır, bunlar halkı aldatıyor, soyuyor, saptırıyor, Allah’a götüreceğiz diye şeytana götürüyorlar. Bunlar Kuran’ın ifadeleri. Bu adamları dinlemeyin siz Allah’a imanınızı koruyun, o arada diyor, sizin ibadetiniz yokmuş, şuyunuz buyunuz yokmuş, ben önemsemem sizi kurtarırım. Onun için Deizm, Ateizm’e giden sapan insanların da kurtuluş yoludur.
MARKS DA DEİSTTİR
Zaten Batı’da öncü deistler; Deizmi, Ateizme karşı öne çıkarmışlardır. Kilisenin veya bizdeki gibi dincilerin yaptıklarına bakarak insanlar Allah dahil her şeyi reddediyorlar; Ateist oluyor adam. Deistler diyorki; ne münasebet, siz bu sahtekarlar yüzünden Allah’a niye sataşıyorsunuz, Allah böyle mi istiyor? Bunlar Allah ile aldatıyor insanları siz bunlara bakmayın. Siz bunların yaşadığı hayatı yaşamayın, girdiği mabede girmeyin ama Allah’a imanınızı koruyun. O yüzden Deizm, Batı’da Ateizm’in gelişmesini durduran akımdır.
Tüm aydınlanmcı filozoflar Voltaire’den Kant’a ve Marks’a kadar hepsi deisttir. Nietzsche’nin ‘öldü’ dediği tanrı papazların tanrısı. Marks da öyledir. Bu kitabın gelecek baskılarından birine ‘’Marks’ın Deizm’i’’ diye bir bölüm ekleyeceğim. Marks’ı Amerika’nın ağzı ile Allahsız, ateist filan değil Marks. Zaten Ateizm diye bir kavramı Kuran kabul etmiyor. Marks; dünyanın en ahlaklı, en dürüst, en sevecen, en çalışkan, en üretken, en insancıl adamlarından biridir. Peygamberlerin bütün ideallerini hayata geçirmek için savaşmış adam, yaşadığı sürece. Şimdi Marks’ı, Sovyet Bolşevizm’i ile Marksizm’i karıştırıyorlar. Tamamen ayrı ayrı şeylerdir. Ve Marks’ın ateist değil de deist olduğunu ilk ifade eden de yüzyılımızın bana göre en büyük ilahiyatçısı olan Paul Tillich’tir.
Kuran’ın Deizm’e kapı açtığını yazmışsınız. İnsanoğlunun yozlaştırmasına karşı İslam’ın, kendini revize etmek için, gidilecek yolu gösteren bir işaret midir; Deizm?
Kesinlikle, insanoğlunun akılla kucaklaşmasına giden yolu sürekli açık tutuyor. Çünkü aklınızı satmak, aklınızdan vazgeçmek uğruna dindar olmaya kalkarsanız Kuran sizi lanetliyor. Böyle bir dini kabul etmiyor Kuran. O yolu açık tutuyor. Diyor ki; aklınızı kimseye kiraya vermeyin, öbür eksikleriniz benim için önemli değil, bir de Allah’a imanınızı koruyun. Deizm de budur. İslam’da Deizm’e kapı aralayan mezhepler işte Mutezile, İmam-ı Azam daha neler. Millet gidiyor İmam-ı Azam ve Mutezile dedin mi orada Deizm kelimesini arıyor. Sen kavrama ve fikre bakacaksın. Ne alakası var. Adam Arapça yazmış, sen Batı dillerindeki Deizm kelimesinin orada ne işi var. Ne diyor İmam-ı Azam; bir insanın Allah’a imanı varsa hiçbir ibadeti olmasa da Cennet’e gider. Deizm’in tarifi değil mi bu?
KÖTÜLÜK TOPLUMU OLDUK
Siz konuşmalarınızda da dile getirdiniz. Bu bela döneminden nasıl, ne zaman çıkarız?
Faturaları ödeyince. Şimdi bir nevi Deizm’in tamamlayıcısı sayılabilir. ‘Kötülük toplumu’ kitabım çıkıyor. O da Kuran’ın temel kavramlarından biri. Bir 10 güne çıkar. Kötülük toplumlarında bunları veriyorum ve Türk toplumu bir kötülük toplumu olmuştur. Bu hale gelmişse ödeyeceği faturalar var. Bellidir o faturalar. Türk halkı her şeyi bedava buldu Mustafa Kemal sayesinde. Bedava bulduğu için de kıymetini bilmedi. Mustafa Kemal’e yaptığı nankörlükle de tarihe çok pis sayfalar bıraktı, şimdi onun faturasını ödeyecek. Şu son 10 yılda ödedikleri daha işin girişidir. Daha önümüzde çok ağır fatura dönemi var.
ZORLAMA VARSA DİN YOKTUR
Zorunlu din eğitimi meselesine ne diyorsunuz? Kitabınızda da geçiyor.
Bir defa zorunlu din eğitimi olmaz. Zorunlu ise orada din yok demektir. Çünkü Kuran, zorlama girdiyse din yoktur diyor. Dinden bahsedeceksek baskı ve zorlama olmayacak. Özgür seçim olacak. Özgürlük yoksa Kuran’ın anladığı manada din yoktur. ‘Aklını işletmeyenler üzerine Allah pislik indirir’’ diyor. Az namaz kılanlar üzerine diyor mu, camiye abone olmayanlar üzerine diyor mu?
Kuran’ın bir çok ayetinde ‘’öğüt verici’’ sıfatından söz ediliyor.
Kuran’ın adı zaten ‘tezkire’dir, düşündüren kitap demektir. Adlarından biri bu. Kuran, okunacakları şeyleri toplayan demektir ve temel ibadet olarak da okumayı getirir. Kuran’ın dininde ibadet edilen mekan manasında mabet yoktur. Çünkü Kuran’ın temel ibadeti okumaktır. Kuran’ın eğer mabedinden bahsedeceksek, o mekteptir.
Her yere cami diktiler ama Hocam.
Kuran’ın kendisi söylüyor; insanlığın zararına inşa edilmiş yerler diyor. Buralarda namaz kılma diyor, peygambere. Bizim peygamberimiz cami yıkan bir peygamberdir. Peygamberler tarihinde mabet yıkan tek peygamber Hz. Muhammed’dir. Bu sebepsiz mi, anlamsız mı? Kuran, insanlığa zarar veren mescitler tabirini kullanıyor ve geniş geniş bunu anlatıyor. Bunlara anlamsız diyebilir misin?
Kuran kadar dinler tarihini, din temsilcilerini eleştiren başka bir kitap yoktur. Ben kültür tarihi uzmanıyım, kutsal metinler uzmanıyım. Yoktur. İnsan Kuran’ı okuyunca diyor ki; bu din kitabı mı, dini eleştirme kitabı mı?
Nasıl iştir? Tokyo’da ben bir uluslararası toplantıya katıldım. Orada Kuran’ın bu tarafını konuştum, birkaç ayet de okudum. Adamlar aşağı inince sardılar etrafımı. Dediler ki; ‘sen bu ayet okudun bunlar gerçekten Kuran’dan mı? Biz sanki Marks’ın Das Kapital’inden okumuşsun gibi geldi.’
Dedim yukarıda İngilizcesi var. Telaffuz ettim, getireyim metni görün. Dediler ki; Marks, Kuran’ı bilseydi Das Kapital’i yazmazdı.
BUNLARIN NE DİNİ VAR NE ALLAH’I
‘Paralel Yapı’ olarak da adlandırılan Cemaat yapılanması da dini ön planda tutuyor. İçlerinde samimi dindar insanlar da var. Ancak Pensilvanya’dan emir alıyorlar. Bunu nereye koyacağız?
Bunlar Allah ile aldatmanın kurumlaşması. Bunlar menfaat şebekeleri. Dini kullandılar. Bunların samimi manada ne dini var ne Allah’ı. Yani dinden ve Allah’tan Kuran’ın söylediklerini algılıyorsak; bunların ne dini vardır ne Allah’ı. Maun Suresi bize gösteriyor ki; istedikleri kadar namaz kılsınlar, bunlar dini inkar etmiş sayılır ve lanetlidirler.
Deizm açısından, ‘Dinler arası diyalog’tan da söz etmişsiniz kitabınızda.
Dinler arası diyalog şimdi bu Fethullah Terör Örgütü, Yargı adını koyduğu için kullanabiliriz. Yargı dedi ki; bu bir terör örgütüdür. FTÖ bitti. Şimdi Fethullah Terör Örgütü ne diyor; dinler arası diyalog. Başındaki adam Mason, çıktı ortaya. Pekala, dinler arası diyalog diyorsun, Vatikan ile birlikte çalışıyorsun, büyük istihbarat örgütleriyle çalışıyorsun… Senin dinler arası diyaloğunun bir adını koyalım, samimiysen. Ne diyorlar; Allah’ın birliğinde birleşelim gerisini karıştırmayalım. Sen o peygambere inanmışsın ben bu peygambere, sen öyle ibadet etmişsin ben böyle, bunlar önemli değil diyorlar. Deizm’in dediği ne? Samimiyseniz adını koyun; gelin Deizm’de birleşelim deyin! Onu yazdım ben. Aksi halde birbirinizi aldatıyorsunuz demektir. Kuran-ı Kerim 1.500 yıl önce bu çağrıyı yapmış diyor ki: Gelin Allah’ın birliği etrafında birleşelim, öbür meselelerde herkes kendi yolunda gitsin. Bu bir Deizm çağrısıdır. Çıkın bunun adını koyun!
PARLAMENTO’DA MAUN SURESİ SUÇLULARI VAR
Maun Suresi’nin önemini siz topluma anlattınız. Ne yazık ki bir Özgecan olayı yaşadık. Babası konuşmasında Maun Suresi’ne vurgu yaptı.
İyi ama onun demesi önemli değil. Parlamentoyu dolduranlar onu söyleyecek ki Türkiye kurtulsun. Maun Suresi’nin en büyük suçluları parlamentoda. Faturalar ödenecek. Türkiye nasıl kötülük toplumu haline geldi; çıkacak kitapta onu anlatıyorum.
Kötülük toplumu haline geldi mi bir toplum diyor Kuran, hiçbir güç onun ödeyeceği faturaların önüne geçemez. Söz hak olmuştur diyor, hiç kimse geri döndüremez.
IŞİD, gerçeği var Ortadoğu’da. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
ABD’nin ve İsrail’in Ortadoğu’da hesaplarını denk getirmek için kullandığı ekipler. Bir tane beş tane on tane değil ki. Değil ABD, herhangi bir devlet bir terör örgütünü samimiyetle bitirmek için teşebbüse geçerse iki günde bitirir bu işi. Hiçbir terör örgütü hiçbir devletle başa çıkamaz. Çıkıyorsa ona samimiyetle karşı çıkan bir devlet yok demektir. Veya bazıları karşı çıkıyor, bazıları destekliyor demektir. Şimdi emperyalizmin oyunu nasıl oyandığını biliyoruz biz…
RECEP ERÇİN