Merhaba Yeni Dünya,

Malum epeydir yazma imkanı bulamadım. Uzunca bir süredir kafamı yazmaya veremeyeceğim kadar dünyevi işlerim vardı. Başkalarını bilmem ama ben böyle durumlarda zihnen kapanıyorum. Aslında iyi de oluyor çünkü musluğu kapattığın bu gibi dönemlerde içinde sen fark etmeden bir birikim oluyor ve bir gün bir sabah ansızın beyninden fışkırıyor sen istesen de istemesen de. İşte böyle çantamda biriktirdiklerim arasından bir tanesi sıyrıldığı ve dile geldi yazımla.

Hayret ki bu sefer biraz modern dünyanın hoşuna gidecek gidecek şekilde çıktı bu birikim. Karşıma çıkan insanların tutumları ve yaşananlar bana düşündürdü şüphesiz bunları. Nasıl ki her zaman bir sadece tarafın haklı olmadığı gibi, modern dünyanın da haklı olabileceği bir şey varmış meğer. Aslında bu modern dünyanın sahiplendiği bir kavram sadece. Sadece ona maal etmemek lazım. Sen yokken de vardı bu kavram hemşehrim diyerek modern dünyanın da sırtını doğrulmasına izin vermeyelim. Vuralım kırbacı.

-Neymiş bu hadi uzattın yine sözü!

Tamam birader ananın karnında nasıl durdun sen! Diyeceğim o ki konumuz şehirli olmak, bırak şehirli olmayı, İstanbullu olmak, bırak İstanbullu olmayı, İstanbullu olmak ya da olmamak. İşte tüm mesele bu!

-Sen ne diyosun yine sivrisinek!

Arkadaş bu benim düşüncem. Birazdan niye böyle olduğunu da göreceksin. Evet ben oldum olası İstanbul’da doğup büyüyenlerle Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş arasında, hep İstanbulluları bir başka görürüm.

-İstanbullu mu kaldı. Artık herkes İstanbullu.

Şüphesiz. Ama yine de bir fark var arkadaş. Belki bu birçoğunuza çok itici gelecek ama Allah’ın bildiği kuldan saklayacak halim yok. Anadolu insanlarını pek sevmem ben. Bu aslında insanlarını sevmemek de değil. Elbette severim sayarım hatta hiç de küçümsemem. Söylemek istediğim başka bişey işte.

- Ne demek istiyosan söyle çok yanlış anlamak üzereyim.

Haklısın böyle keskin sözlerle girince tepki vermemek elde değil ama dur bir dinle bakarsın sonunda Anadolu’da doğmuş olmana rağmen ‘Adam haklı beyler bayanlar’ dersin.

Ne farkı var peki bu İstanbullularla Anadoluluların? Ya bu fark aslında öyle çok da gözle görülür bir şey değil. Yani bahsettiğim fark, birisi çatal bıçakla gorgonzola soslu biftek yerken diğerinin hala yer sofrasında tarhana çorbasına ekmek bandırıyor olması değil elbette. Yok böyle farklar. Artık herkes az çok yemesini içmesini, oturmasını kalkmasını, giyinip süslenmesini biliyor. Hatta bir çok Anadolu insanı İstanbul’u İstanbulludan daha iyi biliyor.

-Ee o zaman ne zırvalıyosun İstanbul’da doğanlar farklı diye.

Bazen farklar şeytanın detaylarda gizli olması gibi görebilene gözükür. Fark tavırda kardeşim tavırda. Yürüyüşünde ki endamda, sesindeki makamda, yoğurdu yiyiş biçiminde. Ben portakalın vitamini posasında aramam biliyorsun artık az çok. Bu da öyle işte.

-Nasıl bir tavır bu?

Şöyle ki, Anadolu’dan gelen ve İstanbul’da yaşayanların üzerinde hep bir kendini kanıtlama çabası mevcut. Daima bir kasma hali var. ‘Ey İstanbul! Ya ben seni alacağım ya sen beni ‘ sözü gerçek! Zaten iş böyle başlamadı mı?

Ondadır senden fazla gezip görmeleri, ondandır senden fazla İstanbul’un ayak basmadık yerini bırakmamaları. Hep bir varolma çabası. Ama sen eğer İstanbul’da doğup büyümüşsen hiç böyle bir hüsnü kuruntuya girmezsin. Bilirsin ki, İstanbul çok büyük şehir. Eğer yolun düşerse ayak basarsın o gitmediğin yerlere. Yolun düşmezse de sıkıntı yok. İstanbul’u avucumun içine alacağım gibi bir kaygı duymazsın ki içinde. Bu kadar basit. Genellikle İstanbul’da doğan genç ile dört nala Anadolu’dan gelen genç arasında şöyle bir konuşma geçer:

- Abi geçen İstiklal’de bi yer açılmış oraya gittim. Mekan yıkılıyodu.

- Ha öyle mi neresi?

- Cafe de Paris dö la latte di şahane!

-Yok abi bilmiyorum.

-Abi sen de ne biçim İstanbullusun ya. Hiçbi bir yeri bilmiyosun!

Çaktın olayı. Hep içten içe bunu lafı söyleyenin dahi çoğu zaman fark etmediği bir yarış halidir yaşanan. Ne var ki bunda diyebilirsin. Ama çok büyük bir farktır bu!

Bu neye benze bilir misin? Sonradan görme zenginle doğuştan zenginin farkı gibidir. İkisi de her şeye sahiptir. Ama sonradan görmenin gözü hep diğerindedir. Sürekli yenmeye çalışır onu. Galip gelemeyeceğini aslında o da bilir. Ama doğuştan zenginin üzerindeki o rahat tavır hiçbir zaman bulunmaz sonradan görmede. Biri rol yapar, diğeri yaşar kardeşim. Farklıdırlar işte…

Bir diğer fark da Anadolu insanın hırsıdır. Geriden gelen yarış atı gibi onlar. Onların hedefi seni geçmektir hep. Bitiş çizgisine senden önce varmak için uğraşıp dururlar. Çoğu zaman da seni geçerler. Halbuki İstanbullu’da hırs olmaz. Olması gereken yerdedir. Burada doğmuştur. Buradan kalkıp ülke içinde gidebileceği daha iyi bir yer yoktur ki niye hırs yapsın. Kimse ile yarış halinde değildir. Böyle bir duyguya kapıldığı da olmaz. İşte bu hallet-i ruhuiyedir farkı yaratan. Yaptığı işi bin yıldır yapıyormuş edasıyla yapar. Bu en iyi yaptığı anlamına gelmez asla. Dedim ya böyle bir derdi yoktur ki! Hatta çoğu zaman Anadolu çocuğundan geri kalır. Bak İstanbul’un en zenginlerine hangisi İstanbullu? Hepsi büyük bir hırsla gelip İstanbulluları yerinden etmiş zaten elli sene önce.

Ne kadar iyi giyinirse giyinsin, ne kadar çok gezerse gezsin, isterse çatlyana, isterse patlayana kadar yesin, Anadolu çocuğu mutlaka sırıtır bir şekilde İstanbullunun yanında. Bu bir andır bazen. Bir sözdür. Kimse fark etmez belki kendisi bile. Ama İstanbullu fark eder emin ol bundan! Çünkü o söz, o bakış, o hareket ya da o düşünüş İstanbul’a ait değildir. Rüzgara engel olamayacağın için, bir gün mutlaka şapka düşer ve kel görünür.

Anadolu insanı ne yaparsa yapsın sevilmez şehirde. Sevilmez işte. Onun içindir ki, hemşehrilik müessesi çalışır. Gelip yerleştiği İstanbul’a bir türlü ait olamadığı için, orada kendi şehrini aramaya ve yaşatmaya çalışır. Kendi içlerinde kümelenir. Bu biraz da ‘Alamancı’ların Almanya’daki durumlarına benzer. Ya 30 senedir Almanya’da yaşayıp bir kelime Almanca bilmediği için gurur duyan adamlar var. Mahallesinden çıkmayan bu adamlar yıllardır Almanya’da Almanların şaşkın bakışları içinde yaşamaya devam ediyorlar. Onlar şaşırır da biz niye şaşırmadık acaba? Pardon nerden gelmişti onlar?

Arkadaş insanlar arasında fark her zaman tavırlarda davranışlarda ve olaylara verdiği tepkilerde gizlidir. Hani derler ya ‘Bir insanda asalet ya vardır ya yoktur sonradan kazanılmaz’ diye. Bu da onun gibi bir şeydir işte…

Hem bunun sağlamasını tersinden de yapabiliriz. Örneğin olmaz ya, bir İstanbullu, güzide ülkemizin herhangi bir şehrine gittiğinde ne kadar sene geçerse geçsin o şehrin insanları tarafından hiçbir zaman kendilerinden sayılmaz. Sayarlar severler belki ama kendileri gibi görmezler. Aynı şey niye İstanbul için geçerli olmasın ? Sen beni kendi şehrinden saymıyorsun da, ben seni niye İstanbullu sayayım?

Ha İstanbul’da; Esenler’de, Bağcılar’da, Ümraniye’de Sarıgazi’de doğup büyüyenler İstanbullu mudur? Açık ve net söyleyeyim onlar da İstanbullu değildir. Neden? Çünkü bu söylediğim yerler İstanbul değildir de ondan. Demin de bahsettiğim üzere buralar Anadolu’nun istilasıyla oluşmuş Anadolu semtleridir. Onun için, İstanbul’un ucu bucağının kalmadığı, günden güne büyüdüğü gerçeğini görmezden gelip, her yere adı öyle olmasına rağmen aynı muameleyi yapmamız adil olmaz. Sen buralara İstanbul desen de buraların İstanbul’un gerçek semtlerine adapte olmaları yüzyıllar olacağı oradan yetişip büyüyen insanların hal ve tavırlarından bellidir.

Hala anlamadıysan şöyle izah edeyim. İstanbul’dan İstanbul’un eski ve gerçek semtlerini çıkar. Bak bakalım Anadolu’dan farkı kalacak mı?

Yani Anadolulu kardeşim. Sen kasma kendini. Olmuyor işte. Zaten yıllardır gelip talan ettiğin bu güzelim şehri de şirazesinden çoktan çıkarıp kendine benzettin. Kendin gibi hoyrat, kendin gibi izansız, kendin gibi şuursuz ettin bu şehri. En azından saygı duy İstanbullu’ya. Dağdan gelip bağcıyı kovma her seferinde.

-Saygıdan bahsediyorsun az önce İstanbul’un yarısını İstanbul’dan çıkardın.

Ya ne yapsaydım? Bugün bir turist İstanbul’da nereyi gezip görmeye geliyorsa orası İstanbul’dur kardeşim. Sen hiç Esenleri görmek istiyorum diyen bir turist gördün mü? Hatta daha da içselleştirelim. Bizzat kendin İstanbul’da nerelere gezmeye gidiyorsun metrobüse atlayıp?

Demek ki İstanbul senin olmadığın yerlerde İstanbul! Ya da sen İstanbul değilsin hiçbir zaman. Ne zaman ki adam olursun, ne zaman ki gerçekten sindirirsin şehirli olmayı kendine, o zaman dahi İstanbullu olamazsın sen! Yine içinde uhte, yine bilinçaltında bir hırs hep olacak senin Anadolu çocuğu. Sen hiç Kayahan’ın şarksında tarif edilen ‘Anadolu çocuğu’ olmadın. Sen hiçbir zaman milletin efendisi olmadın. Bunlar hep senin için bir dilek, birer hedefti. Ama sen her defasında gittiğin yeri kendine benzetmeyi tercih ettin. Bugün İstanbul’da şikayet ettiğimiz ne varsa senin yüzünden. Bu çirkin yapılaşma senin yüzünden. Bu çirkin kalabalık senin yüzünden. Bu kural tanımazlık bu had bilmezlik senin yüzünden.

Bunun sebebini bana sorma ben yaratmadım seni. Sen yüzyıllardır böyleydin. Sen Osmanlı zamanında İstanbul’dan hep uzak tutuldun. Sen hiçbir zaman sarayda kendine yer bulamadın. Belki aşçı falan yapmışlardır seni. Ama neden sultanlar seni alıp sadrazam yapmak yerine hep gidip Avrupa’dan devşirdiler hiç düşündün mü köylü kurnazı seni? Osmanlı niye senin bulunduğun yere çeşme yaparken bile iki kere düşündü? Neden seni köylü bırakarak yüzyıllarca sadece etinden sütünden faydalandı?

Belki de sende hiç iş yoktur. Olamaz mı? Bu Cumhuriyet seni adam yerine koydu da noldu? Onun da içine ettin. Senin elinin değdiği her yer bok içinde kalıyor taharet almayı dahi bilmeyen şark kurnazı seni. İstanbullu olmak kim, sen kim!

Sürç i lisan ettiysek ki ettik affola…