Bir Çocuk/luk Yaratmak

Çocukluk, hepimiz tarafından ‘doğal’ bir evre olarak görülmüş ve yaşanmıştır. Hayatımızda klasik bir zaman dilimine tekabül etmektedir. Oysa çocukluk fikri, bir evre; bir zaman dilimi olarak gerçekten nasıl doğmuştu?

Biraz tarihe bakmakta fayda olacağı kanaatindeyim. Ortaçağ’a baktığımızda vücut bulmuş bir çocukluk anlayışının olmadığını görmekteyiz. Yetişkin diye adlandırdığımız bireyler ile çocukluğunu yaşadığını iddia ettiğimiz bireyler arasında net bir ayrım, matbaanın icadıyla gerçekleşmiştir. Basılı herhangi bir kaynağın olmadığı bir dönemde, yetişkin ile çocukluğu ayırabilecek bir kriter mevcut değildi. İletişim bu yönüyle, yalnızca dil vasıtasıyla gelişmekteydi. Dil toplumun aslî unsuru olarak görevini gerçekleştirirdi.

Bu sayede yetişkin ile çocuk arasında herhangi bir ayrımını olamayacağını bilmek zor olmayacaktır. Ortaçağ toplumu, bugün ayıp görülebilecek şeyler karşısında gayet olağan bir tutum sergilemiştir. Erasmus’un yazmış olduğu, Diversoria’dan bir alıntı ile bunu açmak istiyorum.

“80 ya da 90 kadar kişi birlikte oturuyorlar. Aralarında hemen tüm toplumsal kesim ve yaşlardan insanlar var. Kalabalık içinde bir kişi elbise yıkıyor, diğeri de yıkanan elbiseyi kuruması için sobanın yanma asıyor. Bir diğeri de masanın üzerinde botlarım temizliyor. Birinin elinde el-yüz yıkamak için büyük bir kase var, fakat içindeki su kirlidir. Sarımsak türünden bir koku odamın her tarafına yayılmış. Yerlere sık sık tükürülüyor. Herkes ter içinde, çünkü oda aşırı derecede ısıtılmış. Bazıları burunlarını elbiselerine siliyorlar ve bu hareketi yaparlarken orada bulunanlara arkalarını dönmüyorlar. Yemek içeri getirildiğinde, herkes aynı kaba ekmeğini daldırmaktadır. Çatal kullanılmamaktadır. Herkes eti elleriyle aynı tabaktan almakta, şarabı aynı kadehten içmekte ve çorbayı da aynı kaseden yudumlamaktadır.”

İnsanlar buna nasıl tahammül etmiştir? Bunu bugünkü ‘Modern İnsan’ tipiyle anlamak zor. Bir başka metinde ise, çocuk yaşta sayılabilecek kişilerin; büyük yaştaki kişilerle birlikte şarap içtikleri konu edilmiştir. Adab-ı Muaşeret dediğimiz şey yada şeyler bir devinimle matbaa sayesinde günümüze kadar ulaşmıştır.

Myron Piper Gilmore , The World of Humanism (İnsanlık Dünyası) adlı kitabında şöyle değinmektedir.

“Hareketli tipteki matbaanın bulunuşu, Batı uygarlığı tarihinin entelektüel yaşam koşullarında en radikal dönüşüme yol açtı… Matbaanın etkileri, insanlık yaşamının her alanında hemen ya da geç hissedilmeye başladı”.

Yeni bir teknolojik aygıtın, toplumu ne denli şekillendirebileceğini aygıtı tasarlayanlar dahi bilemez. Bu yeni iletişim aracı, toplumu nasıl dizayn edeceğini şu üç başlıkla sıralamak mümkündür.

İlgi alanları ve hakkında düşünülen şeylerin yapısı değişir.
Simgelerin ve bunlar hakkında düşünülen şeylerin niteliği değişir.
Toplumun yani düşüncelerin geliştiği alanın doğası değişir.

Basitçe ifade etmek gerekirse, her makine bir düşünce yada düşünceler birikimidir. Makine (teknoloji evreni) sadece alışkanlıklarımızı değil aynı zamanda zihinsel alışkanlıklarımızı değiştirmede güçlü bir etkiye sahiptir.

Bir makine, saatte olduğu gibi; yeni bir zaman kavramı demektir. Günü belli sekanslara ayırmamıza yardımcı olur. Teleskopta olduğu gibi; yeni bir uzay ve ölçek kavramı ile karşılaşmamıza yardımcı olur. Ve gözlükte olduğu gibi; insan anatomisini geliştirmeye olanak sağlar. Yani bilinç yapımız, iletişim yapısına paralel bir şekilde gelişir.

Az önce de dediğim gibi, teknolojinin etkileri hiçbir zaman öngörülememiştir. Ancak bu kaçınılmaz bir son da değildir. Bir örnek vermek gerekirse, Anglosaksonlar ‘üzengi’ denilen alete sahipti. Ama üzenginin olanaklarını görebilecek yeteneğe sahip değillerdi. Oysa frenkler üzengi sayesinde atlı birlikler oluşturmuşlardı. Sonuç olarak frenkler yeni bir savaş aracına sahip olmuşlardı.

Hareketli metal harflerin baskı makinesinde kullanılmasını ilk bulan Gutenberg değil, Çinliler ve akabinde Korelilerdi. Ancak onlar da bu aletin ne gibi bir sonuç doğurabileceğini kestirememişlerdi. Buradaki örneklere bakılırsa, Gutenberg’in matbaa ile olan ilişkisinden farklı boyutta olmasıdır. Gutenberg aslında, teçhiz ettiği makinenin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini az veya çok kestirebilmiştir. Bu sayede Çinlilerin frankeştaynı uykuya dönerken, Gutenberg’in frankeştaynı Avrupa’da hortlamıştır.

Avrupa’nın Entelektüel Haznesi

Avrupa’da el yazması eserlerin günden güne çoğalması ve kitlelere aktarılmasında sorunlar ile karşılaşılması, bu yeni makinenin canlanmasına ön ayak olmuştur. Aslında yalnızca Gutenberg değil, aynı zamanda Avrupa’nın farklı yerlerinde yaşayan insanlar da bu soruna çözümler üretmekteydi. Şunu söylemek mümkündür ki; Avrupa’nın ürkerek çaldığı kapı Gutenberg sayesinde açılmıştır. Ve Avrupalı bu kapıdan uçarak içeriye dalmıştır.

Matbaanın bulunuşunun ardından, teknoloji kendi niceliğini sergileyebilecek bir akarsu yatağı bulmuştur. Neredeyse emekleme evresi sayılabilecek bir zaman diliminde, yani matbaanın keşfinin 50 yılı içerisinde; 8 Milyondan fazla kitap basılmıştır. Bu o zamanki Avrupa için bile akla hayale gelmeyecek kadar fazla kitap demektir. 1480 tarihine kadar sadece İtalya’nın değişik yerlerinde 50 matbaanın faaliyete geçtiğini bilmekteyiz. Hatta Avrupa’nın altı farklı ülkesinde ve 110 kasabasında matbaaların var gücüyle kitap bastığını da bilmekteyiz.

Venedik 1482 tarihine kadar matbaa alanında dünyanın başkenti sayılabilecek bir konuma yükselmişti. Ve Venedikli matbaacı Aldus Manutius dünyanın en meşgul matbaacısı ünvanını elinde bulundurmaktaydı. Hatta Aldus’un matbaasının kapısında bu hızı tarif eden bir yazı da yer almaktaydı.

“Eğer Aldus ile konuşacaksanız acele edin, çünkü zamanı çok azdır”.

Aldus öldüğünde, Yunan coğrafyasında yazılmış olan eserlerin tamamına yakınının kendi tarafından basıldığı ifade edilmektedir. Daha sonrasında ise Pietro Aretino adında bir matbaacının doğuşuna şahit olunmuştur. Aretino tarihteki ilk magazinel eserlerin doğmasını sağlamıştır. Pornografik içerikli eserlerin ve mahrem şeylerin dışa vurumu onun sayesinde gerçekleşmiştir. Aslında belirtmek gerekirse, ilk gazetenin doğuşunu bu andan başlayarak okumak gerekeceği inancındayım. Çünkü kitlesel tarzda bir nümayiş ilk nasıl oluşturulduğu sorulacak olursa, en önemli örneklerimizden birisi bu olacaktır.

Daha öncede belirttiğimiz gibi, sözel bir iletişim ortamından, yazınsal bir iletişim ortama geçişin ilk emarelerini görmekteyiz. Matbaa ile yazınsal iletişim ortamına geçişte, bireyselliğin nedenli yükseldiğini birkaç örnekle açıklamak gerekecek.

François Rabelais döneminin önemli simalarından biridir. Matbaa ile Gargantua adlı eserinin basılmasını sağlamıştır. Bu eserinin 2 ay içerisinde, 10 yılda üretilmiş İncillerden daha fazla üretilmiş ve dağıtılmış olduğunu vurgulayarak kendisiyle iftihar etmiştir. Rabelais, bu nedenle toplum tarafından kâfir olarak damgalanmıştır. Belki de ilk defa dinsel kültür, entelektüel bireysellik tarafından ilk defa burada yıkıma uğratılmıştır.

Her ne kadar dinsel kültür koşulları, narsisizmi denetim altına almış olsa da matbaa bunun özgürleştirmesi yolunda büyük bir adım attırmıştır. Burada şunu söylemek daha doğru olacağı kanaatindeyim. Matbaa bireyselliği ortaya çıkarmamıştır. Halihazırda var olan bireyselcilik dürtüsünü meşru bir zemine oturtarak yayılmasına imkân tanımıştır.

Bahsettiğimiz bu 50 yıllık süreç içerisinde, Avrupa’nın iletişim çevresinin değiştiği ve farklı hatlar boyunca yeniden hayata geçirilmesi ile uğraştığı görülmektedir. Ortaçağa özgü bir duyarlılıkla Avrupalılar, okuyanlar ve okuyamayanlar arasında keskin ve gözlemlenebilen bir ayrıma şahit olmuştur. Matbaa ile konuşulan konuların sayısında ciddi bir artış oldu. Söylenen (aktarılan) dil burada sekteye uğrayarak yeni bir form kazanmıştır. Artık aktüel olaylardansa, yazılı eserlerin gündemi insanları meşgul etmiştir. Ve dahi; basılı olmayan herhangi bir şeye itibar edilmemiştir. Aynı zamanda bu; öğrenmenin, kitaplı-öğretim haline gelmesi şeklinde yorumlanabilir.

Peki bu kitaplarda ne tür bilgiler yer alıyordu?

Öncelik ‘nasıl yapılmalı’ türünden kitaplara verildi. Metalurji, botanik, dilbilim ve nezaket türünden kitaplar hızla basılmaya başlandı. Sonunda ise Pediatri üzerine kitaplar yazılmaya başlandı. 1544'te basılan Thomas Phaire’in ‘Çocuk Kitabı’ adlı eseri pediatri üzerine yazılan ilk kitap olarak anılmaktaydı. Phaire, kitabında bebeklerin dişlerini kaşıması için plastik halka kullanılmasını önermekte ve menenjit, korkunç rüyalar, kaşınma, gözlerin kanlanması, karın ağrısı ve mide guruldaması gibi önemli çocuk hastalıklarının kapsamlı bir listesini vermektedir. Nezaket kuralları üzerine olduğu kadar pediatriye ilişkin kitapların basımı, çocukluk anlayışının matbaadan bir yüzyıldan daha az bir süre sonrasında biçimlenmeye başladığının güçlü bir göstergesidir.

Bu denli hızlı büyüyen enformasyon, pediatrik bir nosyonun doğmasına öncülük etmiştir. Konularına göre tasnif edilmiş bir enformasyon yığını, okuyan ve okumayan halkları birbirinden ayırdığını belirtmiştik. Bu enformasyon çılgınlığı, toplumsal birtakım vakaları da beraberinde doğurmuştu.

Örneğin İngiltere’de İncil’den bir cümle okuyabilen küçük bir hırsızın sadece başparmakları incitilmişti. Okuyamayan bir başkası ise, daha sert bir uygulamaya maruz kalabilirdi. “Paul okuması olduğu için sadece dağlanacak; William ise okuması olmadığı için asılacak”. Bu cümle, 1613'de Sussex kontluğu sarayını soymaktan mahkûm edilen iki kişinin cezalandırılmasına ilişkin bir adli kayıttan alınmıştır.

Yukarıda da görüleceği gibi Matbaa(teknoloji); toplumu ve sınıfları yeniden dizayn eden bir araca dönüşmüştür. Matbaa sayesinde varılabilecek en kritik noktaya varılmıştır. Okur-yazar insan, teknolojik bir evrim olarak yaratılmıştır. Okur-yazar insanın gelişiyle çocuklar geri plana itilmeye başlamıştır. Oysa Ortaçağ’ın tabiatında, gençlerin ve yaşlıların aynı entelektüel ortamı paylaşmaktaydılar. Ve bu nedenle çocukluk fikrine gereksinim duymamaktaydılar. Fakat Matbaa teknolojisi, yeni bir yetişkinlik türünün inşasına çalışmıştı. Bu teknoloji sayesinde yetişkinlik, kazanılmak zorundaydı. Yetişkinlik biyolojik olarak değil, tam anlamıyla simgesel bir başarı örneği olmuştu. Günümüz ‘çocuğu’ yetişkin olmak zorunda bırakılmaktadır. Bunu da başarmak için ‘eğitim’ almaları gerekmekteydi.

Ve bizler yeni bir teknoloji daha icat ettik: Okul…

İcat ettiğimiz okul, çocukluğu zorunlu kıldı.