Beyaz Zambaklar Ülkesinde [Grigory Petrov]

Bu kitabı 3–4 sene önce okumuştum ama bu aralar tekrar okuma merakı uyandı içimde. İlk okuduğumda da oldukça beğenmiştim ancak bu kez daha bir dikkatli okudum ve çeşitli notlar aldım. Tavsiye babında kısa bir inceleme niyetiyle başladığım bu yazı eklediğim her bir satır ile başka bir şeye evrildi. Kendim için aldığım notlardan ve altını çizdiğim satırlardan müteşekkil bir değerlendirmeye dönüştü diyebiliriz. Pek çok konu hakkında faydalı fikirler beyan eden Petrov ve Snellman’dan öğrendiklerimize daha rahat ulaşabileyim en azından dedim. Bir nevi kitabın özetini çıkarmış oldum sanırım. Aldığım notları yazıya geçirirken bu kitabı tekrar okumakla isabetli bir karar vermiş olduğumu iyice anladım. Günümüzde hala devam eden pek çok sorun hakkında sağlıklı bir bakış açısı kazanmak adına çok önemli bir kitap. Bundan sonra yazdıklarım tamamen kitaptan alıntılanmış olmasa da önemli bulduğum alıntılara sıkça yer verme ihtiyacı hissettim. Aşağıdaki alıntılardan ve değerlendirmelerden de anlayacağınız gibi kitabı benim tavsiye etmeme gerek kalmıyor. Kitap kendi kendini hemen ele veriyor.


Grigory Petrov

Grigory Petrov insanlığın kalkınması için çaba harcayan bir Rus yazardır. Yeryüzünde en değerli varlığın insan olduğuna, insanın Rabbani yaratılışın baş tacı olduğuna ve bu dünyada her şeyin insan için olduğuna inanır. İlim, felsefe, din ve sanatın, yeryüzünde insanlığın saadet ve aydınlığına hizmet etmesi gerektiğini söyler.

Bir süre yaşadığı ve “Beyaz Zambaklar Ülkesi” olarak tanımladığı Finlandiya'nın kültürel, iktisadi ve toplumsal olarak nasıl kalkındığını anlatır. Finlandiya, yüzlerce yıl boyunca bazen İsveç bazen de Rus işgali altında kalmış olmasına rağmen iç işlerinde biraz serbestlik bulduğu anda kendini milli bir kimlik kazanmaya ve kalkınmaya adamıştır.

Petrov’un kitabını Bulgarcaya tercüme eden Bojkof Finlandiya ile ilgili şahsi bir anısını da şöyle aktarır.

“Finlandiya’da tramvaya binersiniz. Fakat tramvayda biletçi veya kontrolör yoktur. Her yolcu seyahat ücretini tramvayın bir yerine konulmuş olan kutuya atar ve istediği yere kadar seyahat eder. Bana bunun sebebini bir fen öğretmeni şöyle açıkladı:
"Eğer halka güvenmeyip de Rusya’da olduğu gibi biletçi ve kontrolcü kullanmak isterseniz, kontrolcüleri de tekrar kontrol etmek lazım gelir. Biz bir kontrolcüye değil, halka inanırız, insana inanırız.”

EĞİTİM

Petrov bir milletin kalkınabilmesinin yolunun eğitimden geçtiğine inanır. Bunu söylerken sadece okulda çocuklara verilen eğitimi kastetmez elbette. Kamu kuruluşlarında, kışlalarda, köylerde, kasabalarda, ticarethanelerde kısacası hayatın her anında insanı kuşatan bir eğitime vurgu yapar.

Özellikle yeni nesillerin eğitilmesi kalkınmanın anahtarıdır ama onlara da farklı şekilde yaklaşılması gerekmektedir.

“Yeni nesillere artık eskimiş ve hakikaten zamanı geçmiş idare usülleri cebren uygulanamaz”

KAHRAMANLAR

Her milletin kahramanları vardır ve olmalıdır ama toplumsal kalkınma her bir bireyin kişisel olarak ilerlemesiyle sağlanır.

“Her millet layık olduğu idareye ve idare adamlarına sahip olur.”
“Bulut rutubetli bir buhar halinde toplanır. Milletler de böyledir. Eğer bir millet azamet ve kahramanlık unsurlarını bulunduruyorsa, ondan şimşekler doğar, millet arasından kahramanlar çıkar. Eğer halk kitlesi soğuk ve rutubetli bir buhar yığıntısından ibaretse hiçbir kuvvet ondan şimşek çıkaramaz.”

Her ne kadar toplumu harekete geçirenler ve önderlik edenler kahramanlar olsa da bu potansiyel bir toplulukta bulunmadığı sürece her türlü ilerleme çabası beyhude kalacaktır.

Kahraman halkı heyecanlandırır ev alevlendirir. Fakat onu milletten aldığı ateş ve heyecanla yakar.

SUMOİ

Finler kendilerine “Suom” ve çok sevdikleri ülkelerine de “Suomi” derler ki batalık arazi anlamına gelir.

Petrov’a göre Fin milletinin tarihinde başlıca iki şeyin bilinmesi gerekir. 1917 yılındaki Rus İhtilali’ne kadar bağımsız bir hayat yaşamamışlardır ve tek tük de olsa bu milletten büyük adamlar çıkmamıştır.

“Finlerin sahip oldukları büyük kültür ve medeniyet bizzat millet bireylerinin çalışmasının ürünüdür.”

JOHAN WILHELM SNELLMAN

Fin kültürünü yükseltmek isteyenlerin başında Snellman isimli bir zat gelir. Büyük bir alim, derin bir filozof ve meşhur bir siyaset adamı olmasıyla beraber asıl şöhreti Fin kültürünü oluşturan “Halk Öğretmeni” olmasındandır. Snellman ve arkadaşları “Millet Öğretmeni” sıfatıyla çalışa çalışa “bin bir bataklık memleketini beyaz zambaklar memleketine” dönüştürmüşlerdir.

Snellman’a göre Finlandiya daima Rusya ve İsveç tarafından istila edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Askeri açından kendilerinden güçlü komşularına direnebilmelerinin tek yolu onlardan kültürce üstün olmaktan geçer.

“Ne zaman bizim küçük milletimiz kendi büyük komşularından daha yüksek bir medeniyete sahip olursa, o zaman tehlike bertaraf edilmiştir.”

AYDINLAR

Snellman toplumun kalkınması için çaba harcayan Fin aydınlarının en güzel örneklerinden biridir ve toplumun içerisinden çıkardığı her bir gerçek aydının topluma borçlu olduğunu düşünür.

“Aydın olmak, modaya uygun elbise ve şapka giymek, kolalı gömlek taşımak değildir. Aydın zümre, milletin beyni gibidir. Millet sizi iyi bir öğrenim gördükten sonra, iyi bir maaşa nail olasınız ve akşamları kahvehanelerde iskambil veya domino masasının başına geçip eğlenesiniz diye okutmamıştır. Böyle yapanlar gerçek aydın değildir. Onlar aydınların küflenmişidir.”

Her bir aydının toplumun aşağı tabakalarına burun kıvırmasındansa onların kalkınması için çalışması gerektiğini söyler. Köylülere, işçilere ve kasaba halkının aşağı tabakasına nasıl daha iyi yaşayabileceklerini öğretmelerini tavsiye eder.

“Millete hayatın kıymetini takdir ve muhafaza etmesini öğretiniz. Bizim çorak vatanımızda da her bir köylü ve işçinin daha müreffeh, daha sıhhi, daha makul bir hayat yaşayabileceğini anlatınız.”

BİREYLER

Snellman ve arkadaşları yaz kış demeden Finlandiya’yı bir uçtan bir uca dolaşır ve halkı irşat ederdi. Ülkenin çeşitli yerlerinde tesadüf ettiği zeki kimseleri uyandırır , onların zihinlerini açar ve onlarla haberleşirdi. Onlarla mektuplaşır, onlara nasihat eder, onları yüreklendirir, onları kınar yahut onlara yeni vazifeler verirdi. Milleti kalkındırmak için olabildiğince çok neferin çalışması gerektiğini bilirdi.

“Bütün memleketi sulamak için bir, iki, üç dere yeterli değildir. En ücra kulübeler bile, göl, pınar veya dere gibi bir su kaynağına muhtaçtır. Milletin manevi susuzluğu da buna benzer. Her yerde milletin kana kana içebileceği canlı pınarlar bulunmalıdır.”

ÖĞRETMENLER

Snellman, milletin kalkınabilmesi için en kritik rolün öğretmenlerde olduğunun farkındaydı. Fakat öğretmenlerin çoğu aslında mesleklerinden memnun dâhi değillerdi. Öğretmenlere yönelik eğitimler düzenlemeye başladığında itirazların yükselmesi çok uzun zaman almadı. Öğretmenler kurslara zorla katılırlardı.

“Hatta bazıları, “Bu kurslar da başımıza nereden çıktı? Öğretmenleri okutmak da kimin hatırına geldi?” diye şikayet ederlerdi.

Snellman bunların hepsini bilir fakat kızmazdı. O insanlara iyi bir doktor olarak bakar ve “hastalara kızılmaz, onları tedavi etmek gerekir” derdi.

Snellman öğretmenlerin çok ağır bir yükün altında olduklarını bilirdi ama bunun yapılması gereken bir fedakarlık olduğunu söylerdi.

“Fedakarlıklar yapacağız, içimizden kurbanlar vereceğiz. Bu zorunludur, kaçınılmazdır.”

Bütün öğretmenleri fedakarlığa davet ettiği gibi bu ağır yükün altına girmek istemeyenleri ise açıkça uyarırdı.

“Her meslekte olduğu gibi öğretmenler arasında da mesleğe yabancı olan pek çok kimse vardır. Bunlar meslekte zanaatkar bile değildir. Bunlar öğretmenlik çabalarını küçümseyen gündelikçilerdir. Böylelerine dostça nasihat ederim. Öğretmenliği terk etsinler. Gitsinler, tüccar olsunlar, bürolara sekreter olsunlar. Çok canlı ruhlu insanların işgal etmesi gereken mevkilere başkaları gelsin.”

Snellman, Finlandiya’nın uyandırılmasını sadece öğretmenlerden beklemezdi. Nerede memurların, doktorların, tüccarların bir toplantısını haber alsa, oraya koşar ve nasihat ederdi.

“Milleti unutmayınız. Siz hepiniz halkın arasından yetiştiniz. Aydınlanmamış kardeşlerinizden kaçıyor musunuz? Yoksa milletin hayatını daha iyi düzenlemek için çareler mi düşünüyorsunuz? Halk kitlesini uyandırmak ve kültürce yükseltmek için neler yapıyorsunuz?”

MEMURLAR

Finlandiya halkı, devlet memurlarından oldukça mustaripti. Özellikle İsveç devletinin gönderdiği en kötü huylu ve en işe yaramaz memurlardan.

“Halka kanunlara itaat etmemenin yollarını ve çarelerini memurlar öğretir.

Snellman memurlara yönelik yaptığı konuşmalarda sık sık vazifelerinin önemini hatırlatırdı.

“İş için size müracaat edenlere size eziyet veren sineklere baktığınız gibi bakmayın. Elden geldiği kadar herkesin işini kolaylaştırın. Herkese karşı iyi davranın. Sonunda millet anlasın ki eğer dediği olmuyor ve istediği yapılmıyorsa, bu, sizin o işi yapmak istemediğinizden değil, aslında yasal olarak yapılamayacağındandır.”

Snellman’ın çabaları hemen olmasa da zaman içerisinde sonuç verdi ve memurların zihin yapısı değişti. Hem halkın memurlara hem de memurların halkı tamamen değiştir. Bir iki nesil sonra büsbütün yeni bir Fin memur sınıfı ortaya çıktı. Memurlar bilgi ve ahlak bakımından yükseldiler. Bütün dünyaya örnek oldular. Şimdi halk ve hükumet memurların varlığıyla iftihar etmekte ve onları yüceltmektedir.


ASKERLİK

Kışlalar bir milletin bütün gençlerinin hayatlarının belli bir dönemini geçirdikleri yerlerdir. Ülkenin dört bir tarafından toplanmış gençlerin askeri bazı konularda eğitim alıp da başka meselelerden bihaber evlerine geri dönmeleri elbette büyük kayıptır. Snellman da bunu fark etmişti şüphesiz.

“Ordu halkın en önemli, en sorumlu ve en kibar okulu olabilir. Bir kere düşünün. Memleketin her tarafından ve çoğu ücra köşelerinden en sağlam ve gelişmeye en uygun binlerce adamı topluyorlar. Bunları ailelerinden ve işlerinden ayırıyorlar; binlercesini bir arada olmak üzere toplayıp giydiriyor, yediriyor, içiriyorlar. Her türlü ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Fakat askerlik görevlerini bitirip de yurtlarına döndükten ve tekrar eski işlerine başladıktan sonra askerlikte geçen zamanın bir faydası olmazsa bütün bu nimetler ve külfetler verimli olmaz.”

Eğitimli ve kültürlü subaylardan başlayan değişim ordunun bütün kademelerine sıçradı. Kışlalar, memleketin en ücra köşelerinden bir araya gelen gençler için adeta bir üniversite haline geldi. “Kışla gibi kokuyor, asker gibi sövüyor” gibi halkın diline pelesenk olmuş sözler zamanla değişmeye başladı. Köylerde ve şehirlerde haşarı evlatlarından yakınan anneler “askerlik zamanın gelse de kışla seni ıslah etse” demeye başladılar. Kışladan çıkan her bir asker köyüne, kasabasına döndüğünde aldığı eğitimle memleketini aydınlatacak bir nefer haline geldi.

“Vatan için yaşamak, vatanın ilerlemesine çalışmak da vatan için ölmek kadar şereflidir.”

FUTBOL

Napolyon’u yenilgiye uğratmasının ardından dünya siyasetinde İngiltere ön plana çıkmaya başladı. Bunun neticesi olarak da İngiliz kültürü bütün Avrupa’da hızla yayıldı. Finlandiyalı gençler İngilizler gibi giyinmeye, yiyip içmeye ve at yarışları oynamaya başladılar.

“Gençlik kendini İngiliz sporlarına ve bunların en kabası olan futbola kaptırdı. Öğrenimlerini henüz tamamlamamış Avrupa gençleri arasında futbol adeta bir din oldu. Bütün memleketlerin binlerce zengin evlatları bunu bir ibadet şekline soktular. Bundan zevk alanlar futbolu bir ilim, bir sanat haline getirdiler.
Sokaktaki halkı heyecanlandırmakla geçinen, fikirleri boş ve cahil bazı gazeteciler gençliğin bu iptilasını yakalayarak onu istismar etmeye başladılar. Futbol için ayrıca sütunlar açarak sığır bacağı gibi kuvvetli bacakların meziyetlerinden uzun uzadıya bahsetmeye başladılar.”

Snellman ve arkadaşları gençler arasında bir hastalık gibi yayılan futbolun haddinden fazla ilgi görmesi ve binlerce gencin bağımlılık derecesinde futbolla ilgilenmesi üzerine harekete geçmişler ve önlemler almaya çalışmışlardır.

“Biz Finlerin kuvvetli bacaklı ve zayıf beyinli olmasını da istemeyiz. Bacakları manda gibi sağlam, beyinleri koyun gibi zayıf insanlar bizim idealimiz değildir. Böyle bir insan bizim küçük milletimiz için bir örnek bir mefkure olamaz.”
“Mandanın bacaklarını düşünürken Sokrat’ın kafasını unutmayın. Taş gibi sert ve koyun kafalı olmayın.”

ANNE & BABALAR

Gençlik meselesi Snellman’ın en sevdiği konu ve aynı zamanda kendisinin en hassas ve acı duyduğu noktaydı. Snellman bazı kere gençleri yüzlerine karşı azarlar, kınar fakat diğer yaşlı kimseler gençlerin hayırsızlığından ve ahlak bozukluğundan şikâyete başlayınca daima gençleri savunurdu.

“Kabahat gençlerde değil, sizdedir. Siz gençleri nasıl terbiye ederseniz, onlar da öyle yetişir. Gençlere verdiğiniz terbiye nedir? Hiç. Anneler çamaşır ve bulaşık yıkamak, tahta silmek, temizlik yapmak ve yemek pişirmekle meşgul olurlar. Babalar da memuriyet, ticaret, dükkan veya fabrika işleriyle meşgul olurlar. Geceleri de geç vakte kadar zamanlarını kahvehanelerde ve kulüplerde oturmak ve iskambil oynamakla geçirirler. Fakat çocuklarıyla asla meşgul olmazlar. Çünkü bunun için vakitleri yoktur. Sonra çocuklarla meşgul olmak insanı yoran ve usandıran bir iştir.”

Bunlar çocuklarıyla konuşmazlar, onların hayatıyla ilgilenmezler. Boş zamanlarda çocuklarını okşarlar, onlara şekerlemeler ve oyuncaklar verirler. Bundan sonra da:

“Haydi bakalım, şimdi bir kenara çekilin; gürültü etmeden kendi kendinize oynayın” derler.

Başka kelimelerle bunun manası şudur:

“Başımızdan defolun da ne isterseniz yapın. Sadece bizi rahatsız etmeyin.

Doğrusunu söylemek lazım gelirse, çocuğun anası, babası sağ olduğu ve evde bunlardan başka birçok hala, teyze ve dayı olduğu halde çocuk yine yetim gibi büyümektedir.

Milletin geleceğini inşa eden çocuklarımızın yetişmesinde en asli görev anne babalarındır.


Yukarıda zikredilen zümreler dışında Petrov kitapta Finlandiya hakkında pek çok farklı ayrıntıya da yer vermiştir. Reçel Kralının, Haydut Karokep’in, köylülerin, işçilerin, zanaatkarların ve doktorların kısacası Finlandiya’nın kalkınmasına katkıda bulunan her kesimin hikayelerini de beğeneceğinize eminim.

Bir milletin kalkınma hikayesinin dünya çapında meşhur olması üzerine kitap Türkçe’ye çevrilerek 1928 yılında Osmanlı Türkçesi ile basılmıştır. Kitabın son kısmında kitabın orijinal baskısından yaklaşık 40 sayfalık bir bölümü görmek de oldukça heyecan verici. Osmanlıca severlerin ayrıca hoşuna gideceğine eminim.