
KISSA-İ ZAHİD EFENDİ
Gülhane Hatt-ı Şerîf dedikleri fermanın okunmasından birkaç gün önce, Unkapanı’nda feryad figân eden eden bir delikanlının haberi İstanbul’un ara sokakları da dahil çoğu bölgesinde yayılmaya başlamış. Duyanlardan bazılarının İsrafil sura üfledi sanıp kulaklarını serçe parmaklarıyla tıkadığı esnada Zahid Efendi derler bir ihtiyar serin sulardan çıkıvermiş. Elbisesinin ıslaklığı, sakallarının beyazlığı ve gözlerinin büyüklüğüyle görenlerde dehşet uyandıran bu yaşlı adamın neye hikmet bu soğuk havada Boğaz’ın buz meşrep sularına atladığını sizlere anlatmamızdan evvel o gün Zahid Efendi’yi birden bire o halde karşısında gören delikanlının rivayet odur ki üçüncü günün sonunda küçük abdestini yaptığı söylenir. Gelelim Zahid Efendi’ye:
Henüz sekiz yaşında babasının ihtirasları sonunda hafız edilen, on bir yaşında peygamber kıssalarının tamamını yalayıp yutan ve buluğa erdikten iki gün sonra apar topar evlendirilen bu ihtiyar, ömrünün tamamını kendi peygamberliğine adamış. Okuduğu kıssalardan etkilenen adam, gün olmuş bile isteye kış vakti mabadı açıkta kalır vaziyette uyuyup Eyüp peygamberin hastalık imtihanını çekmiş, gün olmuş evine onlarca çeşit hayvanı doldurmak suretiyle yağmurlu havalarda tufanı yaşayıp Nuh peygamber oluvermiş. Anlatılanlara göre bir vakit kendini bir kuyuya atıp Yusuf olmaya çalışırken aklı başında iki gencin cübbesinden tutmasıyla kuyuya düşüp mundar olmaktan kıl payı kurtulmuş. Günler ve dahi yıllar böyle böyle geçerken artık sakalları beyazlamaya yüz tutan bu adam çocuk yaşta hatmettiği kıssaları unutmaya başlamış. Bazen Musa’yı hükümdar yapmış, bazen Süleyman’ı kör etmiş ağlatmış, bazen Adem’i çarmıha germiş. Bunların hepsi zararsız iken günün birinde öyle bir işe girişmiş ki işte buzağının boynuzu orada kırılıvermiş. İbrahim’in oğlunu kurban etmesini hayal meyal hatırlayan Zahid, zevcesi kendisine çoktan tahammül edemeyip terkettiği için bir evlat sahibi olamamanın hüznüyle dışarı çıkıp esnafın arasına karışmış. Etli butlu bir çocuğu gözüne kestiren ihtiyar, çocuğu anasının elinden çektiği gibi yere yatırıp belindeki bıçağını sabinin boğazına dayayıvermiş. Bunu gören kadını olaydan saatler sonra ancak yatıştıran esnaf o anda neye uğradığını şaşırmış vaziyette Zahid’e bakmış. Zahid, okuduğu kıssada kendisine koç inen İbrahim’e olduğu gibi gökten bir koç inmesini beklemeye başlamış. Derken bir saat sonra gelmeyen koçun da hüznüyle çocuğu bırakan Zahid koşar adım oradan uzaklaşmış. İşte bu vakitte çocukluğunda okuduğu son kıssa olan Yunus kıssasını hatırına getirmiş. Artık orada kendisine yer olmadığını da anlayan Zahid, Allah’ın kendisine koç indirmemesinin de verdiği utançla kendisini Boğaz’ın sularına bırakmış. Atlarken “İbrahim olamayana Yunus’u çok görme.” diye bağırdığı söylenir. Elbiseleriyle suya dalan Zahid, karaya çıktığında duyduğu feryadın da etkisiyle yorgunluktan düşüp kalmış. Bundan sonrasına Abdülmecid’in Şeyhülislam’dan aldığı fetva ile bakalım:
“ Kendisini Allah’ın küfre batan alemi irşad etmesi içün gönderdiği resullere nispet eden bu gafilin tez vakit irin dolu zihnini taşıyan kellesinin vurulması vacib olmuştur.”
Bu fetva yüzüne okunduğunda olayın vehametini anlayan Zahid, Şeyhülislam Efendi’ye şunları deyivermiş:
“Alemi ve içindeki zerreyi dahi yaratan Allah’a yemin olsun ki Zahid peygamber çilesini tamamlamıştır. O artık İsmail’in kurban edilmiş, İsa’nın göğe yükseltilmemiş, Yusuf’un kuyudan çıkarılmamış halidir. Zahid artık İbrahim’i yakmayan ateşte yanmıştır. Gelişim de dönüşüm de bu yoldadır. Ne gökten koç isterim, ne ateşime su. Ne göğe yükseltilmeyi dilerim ne de kuyudan çıkarılmayı. Ölüm hepimizedir.”
Bu sözler onun son sözleri olmuş. Anlatılana göre cani cellatların gözlerinin buğulandığı ilk kez orada görülmüş.
Bugün onun türbesine nice kısır kadınlar, iş bulamayan erkekler gelip dua ederler. Belki bir peygamber değildi ama onun da ümmeti buraya gelenlerdir. Biz de türbe-i şerîfinde ruhuna bir Fatiha gönderelim.
Mücahit KILIÇ / İstanbul ‘18
