HUZURSUZLUĞUN ROMANI HUZUR

Adı Huzur olan bir roman için bu başlık da neyin nesi diyebilirsiniz. Bu başlığı ilk kullanan ben değilim. Berna Moran da romanı tahlil ederken bu başlığı uygun bulmuş. Romanı okuduğunuzda kendisine hak vermemeniz pek mümkün değil. Huzur’a bu bağlamda bir de benim gözümden bakalım.

Doğu mu Batı mı?

Bu soruyu Huzur’a ve Tanpınar’a sorduğunuzda “Araba Sevdası” yahut “Felatun Bey ile Rakım Efendi” tarzında bir yaklaşımla karşılaşmamız pek mümkün görünmemekte. Bahsettiğimiz bu iki eserde keskin ve belirgin çizgilerle işlenmiş bir Doğu ve Batı karşımıza çıkmakta. Bunda hem dönemin kültürel ve siyasî atmosferi hem de yazarların ortaya bir tez koyma kaygısı etkilidir. Huzur’a dönecek olursak toplumun yerine bireyin merkeze konduğu bir meseleler silsilesiyle karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Modernitenin etkisini bu açıdan romanda görmekteyiz. Bu birey Huzur’da Mümtaz ve bir noktada Suat’tır. Mümtaz, Tanzimat romanındakine benzer bir aşk macerasına düşse de işlenen konular ve Mümtaz’ın zihin dünyası bu benzerliğin tamamen dışındadır. Suat ise Avrupa fikir dünyasının yıllar önce yaşadığı buhranı yaşamaktadır ve bu buhran okuyucuya Tanpınar’ın leziz üslubuyla hissettirilir. Mümtaz, bir yönüyle gelenekten beslenen ve öz kültürünü yaşatma emeli besleyen bir karakter iken Suat bunun tam tersi bir fikrî yapı içindedir. Çünkü Suat, Allah’ı öldürmüş ve onu inkara gitmiştir.

Suat’a kulak verelim:

“Hayır, yavrucuğum inanmıyorum. Bu saadetten mahrumum. İnansaydım mesele değişirdi. Bilseydim ki vardır, insanlarla hiçbir davam kalmazdı. Yalnız onunla kavga ederdim. Her an bir yerde yakalar, bana hesap vermeye mecbur ederdim. s.311”

Bu cümlelerle Suat, Tanpınar’ın arada kalmışlığının bir temsilcisidir. Bu, Tanpınar inkarcıdır demek değildir. Zaten meselemiz de bu değildir. Ancak Suat, edebiyat tarihimizde bu cümlelerle bize Ziya Paşa’yı hatırlatmaktadır. Lakin bir farkla: Paşa, Allah’a sorular sorar hatta daha ileriye giderek hesap sorar ancak sonunda tövbe edip kabule yönelir. Fakat Suat bu tavrı sürdürür. Sonunda bir intihar macerasına da yelken açar.

II. Dünya Harbi’nin Etkisi

Romanda başta Mümtaz olmak üzere neredeyse tüm karakterlerin zihninde çıkması muhtemel bir harp endişesi yatmakta. Sık sık harbin başlayıp başlamayacağına dair mütalaalar yapılmakta ve gençlerin harbe dair endişeleri gözler önüne serilmektedir. Bu endişeler yersiz değildir. Balkan Harbi’nden o zamana dek sürekli kan ve gözyaşı görmüş ve neticesinde bir devlet kurmuş milletin olası bir yeni savaşa karşı tutumu elbette endişe dolu olacaktır.

“Mümtaz Orhan’a baktı:

– Taahhütümüz var. Fransa ve İngiltere harbe girerse gireceğiz.

İçlerinde en kederlisi Nuri’ydi:

– Bu hafta evlenecektim. s.368”

Mümtaz’ın Huzursuzluğu

Mümtaz karakteri bize çağının meseleleri karşısında kayıtsız kalmayan ancak iç dünyasında da bireysel meselelerini aşamayan bir insanı tanıtır. Nuran’a karşı olan ilgisi ve Nuran’la yaşadıkları romanımıza ilk kez konu olan bir durum değildir. Ancak ne Mümtaz bir Tanzimat erkeği (Bu tanımı yaparken o dönem romanlarda işlenen erkek tiplemesinin gönül işleriyle meşgul olmalarından yola çıktım.) ne de Nuran Tanzimat kadınıdır. (Bu tanım da Nuran’ın Tanzimat dönemi romanlarında işlenen kadın tiplemesinden faklı özelliklere sahip olması üzerine bende vuku buldu. Bu özellikler Nuran’ın birikimi ve hayata bakışıdır.)

Mümtaz, içinde bulunduğu toplumun dertleriyle dertlenen bir yapıdadır. Hiçbir şeyi boş veremeyen, kendine ait olmayan dertleri sanki kendi derdiymiş gibi yaşayan bir kişiliğe sahiptir. Kimi zaman İhsan’ın hastalığı ile dertlenir, kimi zaman harbin çıkması durumunda dul kalacak kadınların dertleriyle dertlenir. Bu duruma mazi ile istikbal arasında gidip gelmenin verdiği yorgunluğu da eklersek Mümtaz, tek başına bir millet gibidir. Aslında romana baktığınızda intihar etmesi gereken Suat değil Mümtaz olmalıydı diyebilirsiniz. Ancak Tanpınar Mümtaz’a belki de intiharı yakıştıramaz. Yahut bu zaten Suat ile doldurulmuştur. Çünkü ben Mümtaz kadar Suat’ın da Tanpınar’ı temsil ettiğini düşünüyorum. Temsilden kastım ise Tanpınar’ın tepeden baktığı romanda Suat’ı adeta diğer bir gözü gibi görmesidir. Romanın sonuna doğru da bu iki karakter adeta tek vücut olmaya başlar. Bu da beni böyle bir yargıya itmektedir.

Mümtaz-Suat & Turgut Özben-Olric

Suat ve Olric arasında birçok farklı nokta olduğu aşikar. Ancak en belirgin ortaklıkları eserlerdeki baş karakterlerle konuşup dertleşmeleridir. Bu durum Suat için daha farklıdır elbet. Suat, Mümtaz’a bir mektup yazar ve o andan itibaren Mümtaz’ın zihninde dolaşmaya başlar. Olric ise tamamiyle fizik ötesi bir karakterdir. Oğuz Atay Huzur’u okumuş mudur bilemeyiz. Ancak Suat ile Olric arasındaki benzerlik benim için dikkat çekici. Elbette Oğuz Atay’ın Shakespeare’den etkilendiği malum ancak Olric bana Suat’ı hatırlatmakta. Aslında Huzur devam edebilseydi Suat belki de Mümtaz ile Olric’in yaptığı gibi iletişim kuracaktı ancak bu maalesef gerçekleşemedi. Beni üzen de Mümtaz ile Nuran’ın aşklarının akıbetinden ziyade Suat ile Mümtaz’ın münasebetinin akıbetidir.

Huzur’a Dair Son Söz

Huzur, gerek teknik açıdan gerekse edebî ve sosyal açıdan edebiyatımız için bir başyapıttır. İç monolog tekniğinin başarılı örnekleriyle süslenen ve Tanpınar’ın ince eleyip sık dokuyan mizacının ürünü olan bu eseri okumayanlara şiddetle tavsiye etmekteyim.

Mücahit KILIÇ

Like what you read? Give Mücahit Kılıç a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.