Yalanın saltanatı

Rize’nin dağlarında fetih zamanı söylenen ninniler

Avusturya’yı ilhak etmek için yürüttüğü kampanya esnasında halk Hitler’e tezahürat ediyor, 1938

I.

Nazilerin propaganda bakanı olan Joseph Goebbels’in yazdıklarını ve söylediklerini okudukça hayrete düşmemeniz elde değil.

Daha önce kaç kez okumuş, aynı cümlelere kaç kez rastlamış olursanız olun!

Yalana, yalanın nasıl kullanılıp nasıl daha işlevsel kılınacağına ilişkin bu denli sistematik şekilde kafa yorulmuş olması insanı şaşırtıyor. Nazizmin kurucularının, yarattıkları büyük karanlığın, ancak yalanla kurulup, yalanla harekete geçirilip, yalanla korunup sürdürülebileceğini herkesten önce anladıkları görülüyor.

Goebbels’in Nazizm için gerçek/yalan ve iktidar arasındaki ilişkiyi gözler önüne seren şu meşhur sözünü hatırlatalım:

Yeterince büyük bir yalan söyleyip onu sürekli tekrar ederseniz, insanlar eninde sonunda ona inanmaya başlayacaktır. Bu yalan, ancak devlet halkı bu yalanın politik, ekonomik ve/veya askeri sonuçlarından koruyabildiği ölçüde hüküm sürebilir. Dolayısıyla devletin asileri bastırması için tüm gücünü kullanması hayati önemdedir. Zira gerçek yalanın ölümcül düşmanıdır, dolayısıyla gerçek, en büyük devlet düşmanıdır.

Yalan ve yalana itaat… Nazizmin yaslandığı toplumsal rızanın temelinde bu ikisi vardı ve bu ikisinin üretimini garantilemeye çalışan dev bir makineye benziyordu parti-devlet yapılanması. İdeolojik aygıtları ile şiddet aygıtlarının iç içe geçtiği, el ele çalıştığı; çoğu zaman hangisi hangisi ayırt etmenin zorlaştığı bir makine.

Burada şunun altını çizmek lazım: İtaat, illa gönülden bir kabullenmeyi, fanatikliği gerektirmiyor. Korku, umursamama, rehavet, çaresizlik ya da bunların bir terkibinden ortaya çıkabiliyor itaat.

Kendimi astıracağıma, zafere inanırım.

Berlinliler böyle şakalaşıyorlardı birbirleriyle İkinci Savaş’ın başlarında.

Ancak nasıl ortaya çıkarsa çıksın, itaat aklı devreden çıkardığı için zamanla aklın körelmesine yol açıyor ve itaat edilen şeyin akli kriterlerle değerlendirilmesi imkansızlaşıyor ya da anlamsızlaşıyor.

Bu nedenle savaşın başlarında böyle şakalaşan Almanlar, savaşın sonu pek yakınken, 20 Nisan 1945'te Führer’in doğum gününde olağanüstü bir “şeyin” olup savaştaki dengeleri tepetaklak edeceğine samimiyetle iman ediyorlardı. Arkasındaki mantık üç aşağı beş yukarı şöyleydi: “Führer öyle demişti ve Führer yalan söylemezdi, akli sebeplerden daha fazla ona inanılması gerekiyordu.”

Almanların aralarında tüm dünyadaki radyoların, gazetelerin savaşta olan bitene ilişkin yalan söylediğini düşünenler ve bunu dile getirenler vardı. Kendilerine “olan biteni neden anlamamakta direndiklerini” soranlara yanıtları “anlamakla bir şey olmaz inanmak gerekir. Ben Führer’e inanıyorum” oluyordu. Bunu bu şekilde dile getirenler arasında son derece iyi eğitimli, entelektüeller de vardı, Bavyera’nın bir köyünde okul sırası görmemiş rençberler de.

Savaş sırasında tuttuğu günlüklere bu notları düşen dilbilimci Victor Klemperer (*), bu insanların aptal olmadığının altını çiziyordu. Hepsinin ortalama zeka denen şeye sahip oldukları muhakkaktı.

Peki ya akıl? Akıl ise devreden çıkmış görünüyordu. İtaat ancak ve ancak aklı devreden çıkaran bir imanla süreklileştirilebilirdi.

İdrak yerine iman… Nazizmin formülü buydu. Nazım’ın “anlamak gideni ve gelmekte olanı” dizesinin bu anlamıyla tam zıddı.

Peki yalanlar ortaya çıkmaz mıydı? Çıkmaz olur mu! O meşhur sözdeki gibi doğruların er ya da geç ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardı. Klemperer, burada Nazizmin bulduğu formülü şöyle açılıyor:

Böbürlenme ve yalana dayandığı idrak olunan propaganda yine de etkisini sürdürür, yeter ki onu hiç tereddüde kapılmadan sürdürecek yüzünüz olsun.
Hitler’in 50. doğum gününde Berlin, 1939

II.

Nazizmin kafkaesk dünyasını ayakta tutan esas hile aklı devreden çıkarmaktı. Ancak bunun tekil tekil bireyler tarafından yapılması yeterli değildi, bütün bir toplum tarafından kolektif şekilde yapılması gerekiyordu.

Tüm toplum, en azından Nazizmin dinamizmini sağlayacak bir çoğunluğu, aynı gerçekleri kolektif şekilde inkar etmeli, bilişsel yeteneklerini bilinçli şekilde ketlemeli, asla tanımadıkları insanlara tam olarak kavrayamadıkları nedenlerden ötürü kolektif şekilde nefret duymalı, hatta şiddet uygulamalı, kimi isimlere benzer kuvvette kolektif bir sevgi beslemeli ve tabii ki Führer’e kolektif şekilde iman edilmeli ve Führer dışında tüm isimlerin harcanabilir olduğunu kabul etmeliydi.

Ancak insan bu, tekler. İşte bütün bunları yapamadığı anlarda dönüp sığınabileceği, cenin pozisyonunda kendini koruma altına alabileceği bir sığınak gerekiyordu.

Bu sığınak genelde çarpıtılmış bir tarihsel okuma oluyordu. Geçmişin aslında hiç var olmayan ihtişamına neden sığınılmasın ve soluklanılmasındı ki? Tüm gerçekliği yeniden inşa edebileceğiniz bir sığınak olabilirdi bu hiçbir zaman mevcut olmamış olan geçmiş… Son kertede bunu sağlayan o tarihsel ihtişamı bünyesinde toplayan, o ihtişamın bugün vücuda gelmiş hali olan Führer’den başkası değildi. Führer’in bizatihi kendisi, Volk’un tarihle kurduğu imtiyazlı ilişkiyi sağlayan aracı haline geliyor, o sığınağın kapısını açan anahtarı bizzat Führer tutuyordu. Üstelik bu çarpıtılmış tarihsel okuma, gerektiğinde kitleleri seferber etmek için de oldukça kullanışlıydı.

Bu sığınağa ve kitleleri seferber eden çarpık tarihsel söyleme yakından baktığınızda ise gördüğünüz büyük bir tarihsel aşağılık kompleksinden başka bir şey değildi.

Tüm bunları toplu olarak düşündüğümüzde buna bir çeşit akıl hastalığı salgını demek yanlış olmayacaktır. İlla bir isim bulmak gerekiyorsa benim aklıma “kolektif lunatizm” geliyor.

Ve zannetmeyin ki, Nazizm askeri bozguna uğrayınca bu hastalık ortadan kalktı. Hiç değil! Kapitalizm, Nazizmin tüm bu düsturlarını içselleştirdi. Yalnız Alman toplumunun değil insanlığın önemlice bir bölümü zaten bir kolektif amnezi, bir histerik körlük geliştirmişti geçmişte olan bitenlere ilişkin.

Bu nedenle bu içselleştirme süreci çok hızlı ve anlamlı bir dirençle karşılaşmadan gerçekleşti.

Bu nedenle İkinci Savaş sonrasında “Hür Dünya”nın her yerinde faşist SS birliklerini aratmayacak paramiliter kuvvetler gelişti, o nedenle “hür” ülkelerin komünistleri, işçi önderleri, aydınları, gençlik içinde öne çıkan isimler sokak ortasında yahut tabutluklarda katledilebildi. Sistemin ihtiyaçlarına göre, gerekli şiddet ve sıklıkta…

“Diriliş”

III.

Beni bu yazıyı yazmaya iten sebep ise son iki günde yaşanan üç gelişme: Recep Tayyip Erdoğan’a bestelenen “Rize Marşı,” twitter’da canhıraş şekilde paylaşılan “Fetih Vakti” etiketi ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun annelere verdiği “ninni değiştirme” talimatı…

Kısaca hatırlatmak gerekirse, Rizeli AKP’li bir genç “Reis” için bir marş “bestelemiş” ve bunu -konuşmalarından anladığımız üzere- çok paylaşılacağını ve aynı zamanda tepki çekeceğini de bekleyerek sosyal medyaya yüklemiş. Benim burada takıldığım mesele, “Reis” için bir marş yapılmış olması değil. Mesele, o gencin bunu ne şekilde yaptığı. Bu genç, bir beste yaptım, marş besteledim diyor. Ancak bestelediği marşı dinlediğinizde bu marşın aslında İzmir Marşı olduğunu görüyorsunuz. Üzerine şöyle sözler yazılmış:

Rize’nin dağlarında bir yiğit yaşar
Obama bile ondan kaçar
Kudurmuş İsrail yel gibi kaçar
Yaşa Recep Tayyip Erdoğan yaşa

Ülkede belki sadece kundaktaki bebeklerin bilmediği bu marşı “ben besteledim” diye yutturmayı deneyebiliyor ve karşılığında takdir görmeyi bekliyordu bu genç. Beni esas “dehşete düşüren” bu oldu. Birilerinden takdir göreceği kesindi de… Dahası kendisine sataşanlara edebinden ötürü yanıt vermeyeceğini belirtip ahlaki bir üstünlük kurmaya bile yelteniyordu bu üçkağıt esnasında…

Bu “yavuz hırsız” vakası tekil bir örnek değil. Artık bir örüntü halini almış durumda.

İkinci olarak dün gece, Diriliş isimli dizinin yayınlanacağı saatlerde sosyal medyayı çoğunluğu bot hesaplardan atılan “#FetihZamanı” etiketli mesajlar “bastı.” Bu etiket altında Osmanlı’nın dünyaya yeniden adalet getirmeye hazır olduğundan tutun, yeniden uyanan ve Osmanlı’yı keşfeden Türklerin karşısında tüm dünyanın tir tir titrediğini anlatan, idam tartışmalarına göndermeler yapan, Musul’u fetheden, ABD’ye Almanya’ya haddini bildiren mesajlar vardı.

Hem marşın sözleri, hem yapılış ve sunuluş şekli, hem de bu mesajlar gerçeklikten kopukluğun artık patolojik boyutlarda olduğunun kanıtı niteliğinde. Bunlar, aynı zamanda, ekmek bulamayanlara kemirmeleri için Abdülhamid’in fesinin ve hiç kazanılmamış diplomatik zaferlerin sunulduğunun ve acilen ihtiyaç duyulan çarpık tarihsel sığınağın bu şekilde inşa edildiğinin bir kanıtı.

Bu iki örnek, benim yukarıda “kolektif lunatizm” olarak adlandırdığım rahatsızlığın bugün Türkiye’de nasıl tezahür ettiğini gösteriyor. Yalanın süreklileşmesi ve yalanın saltanatına itaat bu kolektif akıl hastalığı sayesinde mümkün oluyor.

Tüm bunlar kafamda dönerken imdadıma Veysel Eroğlu yetişti.

Orman ve Su İşleri Bakanı Eroğlu’nun “annelere” artık “ninnileri değiştirme” talimatı verdiği bilgisi ajanslara düştü. “Oğlum, uyusun da büyüsün” demeyecekti anneler artık. Nasıl uyutacaklardı çocuklarını bu sadece “oğlan” doğuran anneler? “Oğlum, uyu, büyü hedef 2071, büyük Türkiye’nin ayak seslerini sen meydana getireceksin…”

Bunun üzerine daha fazla söz söylemeyi anlamsız buluyorum. Şu kafidir sanıyorum:

Lunatizm varsa ve kolektif bir haldeyse, devlet tarafından orkestrasyonu yapılan bir ninni olmak zorundadır.

IV.

Gelmek istediğim husus şu:

Jeostratejik gelişmeler, günlük siyasi hay huylar, analiz… Bunlar elbette çok önemli. Ancak akıl yoksa, biz var mıyız? Ya da var olabilir miyiz? Aklın olmadığı ortamda aklı nasıl var edip, nasıl hakim kılacağız?

Bana kalırsa, bunlar bu gündelik koşuşturmaca arasında mutlaka üzerine düşünmemiz ve soğukkanlı yanıtlar üretmemiz gereken önemli meseleler olarak önümüzde duruyor.

Bu sorulara mutlaka ama mutlaka anlamlı yanıtlar üretmek zorundayız. Yoksa “Rize’nin dağları”nda “fetih zamanı” söylenen “ninnilere” imanın büyümesi mukadderdir.


(*) Bu anıları Klemperer’in LTI (Lingua Tertii Imperii) — 3. Reich’ın Dili — Bir Dilbilimcinin Notları isimli çalışmasından aldım. Uluslararası planda çok ses getiren bir kitap olan LTI, Türkiye’de 2013 yılında İletişim Yayınları tarafından Tanıl Bora tercümesiyle yayımlandı. Belki daha önce de yazan olmuştur ancak çevirinin tam bir felaket olduğunu söylemem gerekiyor. Henüz, benim bildiğim kadarıyla, ikinci baskısı yapılmadı. Umuyorum ki bu önemli kitabın yeni baskısı özenli bir editörün denetiminden geçtikten sonra yapılır.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.