Zamanımızın bir kahramanı ve Kahraman’a ihtiyaç duyan ülke

İsmail Kahraman’ın “Anayasada laiklik olmamalıdır” açıklamasından sonra tepkiler gelmeye devam ediyor. Her zaman olduğu gibi Pandora’nın kutusu bireysel ve tesadüfi gibi görünen bir çıkışla açıldı ve tartışma başlatıldı.

Devlet protokolünün ikinci sırasında duran İsmail Kahraman, tam AKP’nin (ve belki başka aktörlerin) ihtiyaç duyduğu zamanda ihtiyaç duyduğu bir tartışmayı güya kişisel bir tondan açtı. AKP’nin elini biraz rahatlatmaya ihtiyacı vardı. Göbeğini patronların kestiği siyasal İslamcılık, Haziran 2013'te, Soma’da, Suriye’de, Diyarbakır’da, Ankara’da ve bir dizi başlık ve mekanda halk düşmanı olduğunu göstermemiş gibi Ensar Vakası’nda büyük harfle İnsanlık’a düşman olduğunu olanca açıklığıyla ispat etmişti.

Oysa saklanılacak tarafı yok işin. AKP uzun zamandır, hatta ilk günden bu yana bu hesaplaşmaya hazırlanıyordu. Buna sayısız örnek sunabiliriz ancak 14 Nisan’da Tayyip Erdoğan ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in 13. İslam Zirvesi öncesinde yaptıkları ortak açıklama ne demeye çalıştığımızı anlatmaya yeterli olacaktır:

İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi devletlerini, İslami yakınlaşmayı desteklemeye ve gelecek yıllarda İslam Ümmeti için yeni bir siyasi platform olarak değerlendirmeye davet ederiz.

AKP’nin amacı budur. AKP’nin tüm yatırımı, kendi varlığını garantileyecek mezhepçi — ümmetçi bir projedir.

Bu yazının amacı gelen tepkileri incelemek değil. O nedenle, CHP’nin “Sübhaneke, dinimiz, amin” acizliğindeki açıklamasını, en az AKP’liler kadar Ensar’ın “önüne yatan” Altan Tan’a kınama dahi veremeyen HDP’nin “özgürlükçü laiklik” sahtekarlığını bir kenara bırakıyoruz.

Bu yazının iddiası başka. O da şu: Kahraman’ın “kişisel” tarihi Türkiye’de düzenin tarihidir.

Daha önce soL’da Kahraman’ın “şeriatçılık kariyeri” üzerine yazıldı. Bu kariyerde bir unsurun altını biraz daha belirgin çizmek gerekiyor.

Kahraman’ın siyasi kimliği söz konusu olduğunda şeriatçılık bu şahsı ne kadar tanımlıyorsa, antikomünizm de en az o kadar tanımlayıcıdır. Hatta, şeriatçılığın 1950'lerden başlayarak politik olarak anlamlı ve ilgili hale gelebilmesi ancak ve ancak antikomünist karakterinin daha ön plana çıkmasıyla olabilmiştir.

Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurucularından Fethi Tevetoğlu (En soldaki)

İslamcılık ve antikomünizmin nikahı ABD tarafından kıyılmış İslamcılık ancak antikomünizm sayesinde kendisine gerekli siyasi paravanı bulmuş, antikomünizm de İslamcılık ile gerekli ideolojik gıdayı ve meşruiyet zeminini kazanmıştır. 1960'larla birlikte Necip Fazıl gibi, Osman Turan, Fethi Tevetoğlu gibi “entelektüellere” Mehmet Şevki Eygi gibi yeni isimler eklemlenmeye, Korkut Özal, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan gibi isimler akademide, bürokraside ve siyasette yükselmeye başlamıştır. Benzer dönemde İsmail Kahraman gibi, Fethullah Gülen gibi 1940 kuşağı isimler antikomünizm şemsiyesi altında şekillenen örgütlenmelerde öne çıkan gençlerdir.

Zamanımızın bir kahramanı İsmail Kahraman, 1960'ların ikinci yarısında Milli Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) başkanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Antikomünizmin gençlik örgütlenmesi olan MTTB’nin 1967'de başkanı olan İsmail Kahraman’ın başkan seçilmesi o kadar kolay olmamıştır. MTTB aylar boyunca başkanını seçememiş, muhafazakar MTTB’nin seçimleri türlü rezilliğe sahne olmuştur.

11 Aralık 1966 tarihli Milliyet gazetesinden okuyoruz.

Üç gündenberi devam eden MTTB Genel Başkanlık seçiminin 12. turunda da dün bir sonuç alınamamıştır. Genel Başkan adayları Halis Akaydın, İsmail Kahraman ve Alaettin Koçak gerekli çoğunluğu sağlayamadığından seçim devam etmektedir…

Aynı haberi okumaya devam ediyoruz:

MTTB’nin Kütahya’da yapılan büyük kongresine katılan dokuz genç, eğlenmek için geldikleri şehrimizde bir pavyonda kadın yüzünden olay çıkarmışlar ve beş bin liralık hasar yaptıklarından Adliye’ye verilmişlerdir.

KİTAP DÜŞMANI MÜSTAKBEL KÜLTÜR BAKANI

İsmail Kahraman ancak 1967'in Mart ayında MTTB’ye başkan olarak seçilebilmiştir. Kahraman’ın seçilmesi tesadüf değildir. MTTB’nin kemik milliyetçiliğine Kahraman ile birlikte İslamcılık aşısı yapılacak ve bu aşının tutması için aktif bir eylem çizgisi takip edilecektir.

1990'larda Kültür Bakanı da olacak olan dönemin MTTB Başkanı İsmail Kahraman’ın ilk icraatlarından biri 25 Ağustos 1967'de savcılığa başvurarak bugün Kaptan Mihalis adıyla basılan, o günlerde Ya Hürriyet Ya Ölüm adıyla basılmış dünyaca ünlü yazar Nikos Kazancakis’in kitabının toplatılmasını talep etmesidir. Kitabın “Türklük aleyhine” olduğunu söyleyen İsmail Kahraman’ın savcılıkta yaptığı tehditkar açıklama şöyledir:

48 saatlik mühlet veriyoruz. Bunu ortalıktan kaldırmazlarsa, biz böyle bir kitabı barındırmayacağız.

1967'de İsmail Kahraman’ın bir diğer icraatı Kıbrıs meselesi üzerinden gerilen Türkiye — Yunanistan ilişkilerini gerekçe göstererek üniversitelilerden bir “Gönüllü Ordusu” kurması ve Yunanistan sınırına yürümesidir. 2000'li yıllarda askeri vesayetle savaşacak olan “Gönüllüler Ordusu Komutanı” Kahraman, sınırdan aldığı toprağı, bir Türk bayrağı, kılıç ve Kuran ile birlikte Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’a hediye etmiştir. Kahraman’ın yolculuk öncesi yaptığı konuşma şöyledir:

Parola Kıbrıs, işareti harbdir. Her an harekete hazır gönüllü ordusunun öncüleri ve keşif kolu olarak sınır boyuna gidiyoruz. Bu gidişimiz aynı zamanda bir temenni ile başlamaktadır: Bu da başlamasını mutlaka istediğimiz harbe ilk iştirak edenler olmaktır.

Komünizmle Mücadele Derneği’nin 29 Ekim 1967'de düzenlediği “Cumhuriyetin 44. Yılında Türk Milliyetçiliği ve Komünizm Tehlikesi” konulu mitingde konuşma yapan MTTB Genel Başkanı İsmail Kahraman’ın sözleri hem günümüze ışık tutması hem de MTTB’nin çizgisindeki değişimi göstermesi açısından not edilmeye değerdir:

Cumhuriyeti anma günlerinde maziye küfür ve hakaret etmek moda haline gelmiştir. Geçmişe küfretmek ve onu inkâr etmek hıyanettir. Osmanlı İmparatorluğu devrini ve onun müesseselerini anlamamak tarihimizi bilmemenin neticesi olabilir. Nitekim “umum-nukudum emrindedir” fermanıyla, Anadolu’ya, gönderdiği paşasına, Kurtuluş Savaşımızın organizasyonunu havale eden, son padişah Sultan Mehmet Vahdettin vatan haini olarak tanıtılmak istenmektedir. Gerçekten millî olan doğru bir tarihe kavuşma ve hakikatleri görme durumuna ulaşmalıyız.

Yalçın Küçük’ün Türkiye’de “iç savaş” başlangıcı olarak işaretlediği 1968 yılı antikomünist cephe açısından son derece önemlidir. 1968 Haziranı’nda yenileme seçimi yapılacaktır. 1965 yılında parlamentoya girerek düzene kök söktüren Türkiye İşçi Partisi’nin senatör ve belediye başkanlığı sayısının artmasına müsade edilmemelidir. Bunun yanısıra üniversitelerde büyük ve etkili boykotlar örgütlenmekte, üniversiteler giderek sosyalist ve antiemperyalist düşüncenin kalelerinden biri olarak anılmaya başlanmaktadır. Buna acilen engel olunmalıdır. Kahraman burada “önemli” görevler üstlenecektir.

“KARA KAŞLI BEHİCEM, YAĞLI İPİNİ BEN ÇEKECEM”

TİP’in meclise girmesine neden olarak görülen milli bakiye sisteminin kaldırılarak seçim sisteminin değiştirildiği gün olan 18 Şubat 1968'de MTTB ve başkanı İsmail Kahraman boş durmamıştır. Kahraman’ın o günlerde ağırladığı bir yabancı misafirini yolculamaktadır.

Kahraman, 1965–1966'da başta komünist parti üyeleri ve sempatizanları olmak üzere yüzbinlerce insanın katledilmesi ve bir o kadar insanın sürgün edilmesinin altında imzası olan suhartocu örgütlerden Pancasila Gençliği’nin “komünistlerden temizlenmiş” Endonezya’daki yeni adı olan Endonezya Gençlik Teşkilatı’nın Başkanı Muhammed Sıddık’ı ağırlamaktadır.

3 gün boyunca Türkiye’de kalacak olan Sıddık’ın Yeşilköy Havaalanı’ndan uğurlanması da tam olarak Kahraman ve Sıddık’a yakışacak cinstendir. 18 Şubat’ta Sıddık’ı uğurlayan MTTB’ciler, havaalanında Sıddık ile birlikte namaz kılmak istemiş, havaalanında caminin olmadığını öğrenen grup olay çıkarmıştır. Havaalanı müdürünün devreye girmesiyle grubun havaalanında istediği yerde namaz kılmasına müsade edilmiştir.

Endonezya’da ABD’nin yönlendirme ve desteği sonucu komünistlerin kanlı şekilde tasfiyesi ile tanınan katillerle iletişimde olan MTTB’ciler, bu konuda kendilerinin de hazırlıklı olduklarını sık sık dile getirirler. (1) Havaalanında namaz olayından sadece 15 gün sonra Taksim Meydanı’nda komünizme karşı “Şahlanış Mitingi” düzenlenmektedir. Miting esas olarak Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Çetin Altan’ın Nazım Hikmet için “Vatan haini” denilmesine itiraz ederek “Nazım Hikmet vatan şairidir” demesinin ardından Adalet Partililer tarafından Meclis’te darp edilmesi üzerine TİP tarafından düzenlenen “Uyanış” mitingine yanıttır. Kahraman’ın başkanlığındaki MTTB’nin mitinge çağrısı şöyledir:

Şahlanış mitingi, nurun zulmeti boğuşu, ezeli ve ebedi düşman Moskof’un kızıl hayranlarının susturuluşudur… Şahlanış mitingi, Müslüman Türk’ün kendi öz doktrinini, Türkiye’nin ebedi başşehri İstanbul’un göbeğinden, Taksim meydanından o misli görülmemiş kalabalığın şahsında Türk milletinin haykırışıdır. Çetin Altan; Yüce Meclisin şerefli kürsüsünden, bir şerefsizin, Moskova’ya kaçan komünist vatan haini Nâzım Hikmetoviç Verzanski’nin methini yapmış, vatan hainliği mahkeme kararıyla tescil edilen Verzanski’nin vatan şairi olduğunu söylemişti. Bunun üzerine mahut aşırı solcu çevreler, teşekküller, TİP ve hempaları Taksim’de “uyanış” adını verdikleri bir miting tertiplemişler, mitingde yaptıkları konuşmada, Türk milletinin temsilcisi Yüce Meclise bile tecavüzden çekinmemişlerdi. Milli ve manevi değerlere saygınlık” parolası ile hareket eden MTTB, komünist uşaklarına, hain emellerini yaymak isteyenlere “dur” demiştir.

Mitinge dair detayları 4 Mart tarihli gazeteden okuyoruz:

“Komünizme karşı” dün Taksim Meydanında düzenlenen “Şahlanış Mitingi”nde konuşan MTTB Genel Başkanı İsmail Kahraman, hükümetten komünizme karşı sert tedbirler almasını istemiş ve “Son fikri ikazı yapmış bulunuyoruz. Bunlar yapılmadığı takdirde sıra fiili ikaza gelmiştir.” demiştir.

Konuşmadan sonra Sultanahmet Meydanı’nda öğle namazı kılan topluluk Taksim Meydanı’na yürüyüşe geçer. Miting yöneticileri tarafından yol boyunca atılan sloganlar ve yapılan çağrılar şu şekildedir:

  • Davamız Allah’ın Kuran’ın yoludur
  • Allahsız vatan haini komünistlerin kirli çamaşırlarını ortaya koyacak olan mitinge katılın

Mitingde açılan pankartlar ve dövizler ise şöyledir:

  • Azgınlara son ihtar: Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız
  • Allahsız komünistleri Müslümanlar ezecektir
  • Allah bizimledir
  • Komünizme cihat açıktır
  • Yaşasın sağ
  • Tezimiz İslamdır
  • Sular çekilecek, komünistler biçilecek

Taksim’e varan topluluk tarafından ise yine gazetelerin bildirdiğine göre şu sloganlar atılmıştır:

  • Hoşt komünist
  • Kahrolsun komünistler
  • Komünistlerin çanına ot tıkayacağız
  • Cellat Kara Ali, zengin olacağın günler yakın
  • Vatan haini Nazım Hikmet
  • Kara kaşlı Behicem, yağlı ipini ben çekecem
  • Aybarof, Nazım Hikmet’in yanına
  • TİP’li tipsizler, bir avuç ipsizler

Kalabalığa ilk seslenen isim yine İsmail Kahraman’dır. Kahraman, hükümetten “safra kusan orak çekiç aşıklarına karşı tedbir almasını istemiş” ve sözlerini şöyle sürdürmüştür:

Kökü dışarıda olan teşkilatlar türemiştir. Bu teşkilatlar kapatılmalıdır. Bunlar sadece parlamentodan değil, yurttan atılmalıdırlar. Ahlaki uçuruma gidiş önlenmelidir. Marks, Lenin neşriyatına ne zamana kadar tahammül edilecektir? TRT kendine ne zaman milli bir veçhe verecektir? Bir Mao çırağı çıkıyor Nazım Hikmet için ‘Vatan Şairi’ diyor. Bu melunlara hayat hakkı tanınamaz. Komünizmi kahredecek kararlar istiyoruz.

Görüldüğü gibi Behice Boran’ın (2) ipini çekmek isteyen, cellatların zenginleşeceği günlerin yaklaşmasını dileyen kalabalığa İsmail Kahraman, “komünistlere hayat hakkı” tanınmaması gerektiğini belirterek destek vermektedir.

1968 yılının 23 Mart günü Bursa’da toplanan “Milliyetçi Kuruluşlar İstişari Toplantısı”nda MTTB Başkanı İsmail Kahraman yine başrol oyuncuları arasındadır. Toplantıyı Türkiye Komünizmle Mücadele Dernekleri Genel Başkanı Doç. Dr. Saffet Çolak yapmıştır. Hedefte komünizm ve laiklik vardır:

Ana davamız petrol davası mı? Hayır. Bütün çeşmelerden petrol akıtsak yine mutlu olamayız. Toprak reformu mu? Yine hayır. Kürrei arzı iki kişisye taksim etsek yine kavga devam edecektir. Aya füze gönderiyorlarmış, bu onların ilericiliğini göstermez. Bu toplulukta vicdanlar kapalıdır. Tarihte bugünkü kadar insanlar zengin olmamışlardır. Fakat çalkantı devam etmektedir. Ana davalarımız bunlar değildir. Ana davamız insanın içindeki çalkantıdır. Dava enaniyet (benlik) davasıdır. İslamiyette dünya işleri ile din işleri birdir. Sözlerimin laikliğe aykırı olduğunu söyleyecekler çıkabilir. Fakat laikliğe aykırı değildir. Hıristiyanlık itikadı ile Müslümanlık olmaz. Halbuki kültür İslamiyettedir. Bunun dışındaki kültürsüzlüktür.

Gazetenin aktardığına göre Nurcuların aktif şekilde maddi destek sağladığı toplantıya sınırlı katılım olmuş, zamanımızın bir kahramanı İsmail Kahraman gazetecilerin fotoğraf çekmesini engellemeye çalışmıştır.

NATO’NUN, ABD’NİN ÖNÜNE YATANLAR

Dediğimiz gibi 1968 yılı önemlidir. Özellikle Fransa’da benzersiz şekilde yükselen işçi ve öğrenci hareketi aynı dönemde Türkiye’de hayata geçen grevleri ama özellikle üniversite boykotlarını gündeme getirmiştir. Yükselen öğrenci hareketinin antiemperyalist karakterinin baskın olması, 1967'den itibaren 6. Filo’yu hedef alan ve giderek yoğunlaşan eylemlerin varlığı, işbirlikçi gericileri rahatsız etmektedir.

Milliyet “Dünya’da ve Türkiye’de Gençlik” isimli bir yazı dizisi başlatır. Yazı dizisinde MTTB Başkanı İsmail Kahraman’ın da “Manevi Açlık” isimli bir yazısı yayımlanacaktır (25 Mayıs 1968). Kahraman önce olayın Avrupa boyutunu ele almakta ardından sözü Türkiye’ye getirmektedir.

Kahraman’a göre Avrupa’da tek bir işçi-gençlik hareketi yoktur.

Avrupa’daki gençlik hareketlerinin hepsinin altında dış görünüşte aynı sebepler yatmamaktadır. Bir tarafta, totaliter — komünist bir rejimin, Rusya’nın emperyalist baskıları altında inleyen bir halkın gençliğin, hürriyet için başkaldırması… Diğer tarafta ise, demokratik bir nizamın hüküm sürdüğü ülkelerde bu düzene karşı çıkanların “düzeni değiştirmek” isteyenlerin isyanı… Polonya ve Çekoslovakya’daki gençlik totaliter — komünist rejimin baskısına, Rusya’nın memleketlerini daha fazla sömürmesine dayanamamış, hürriyet aşkı ile yanarak şahsiyetini bulma yönünde ilk adımını atmıştır.

Oysa Fransa’da ise “kızılların isyanı” söz konusudur. Kahraman için mesele basit bir üniversite reformu vs. değildir. Olan biten Cohn-Bendit gibi Yahudilerin kışkırttığı (“Kızıl Deni’nin Yahudi asıllı olması dikkate değerdir” diye yazmaktadır Kahraman), gençliğin içine düştüğü “manevi açlığı” sömüren hadiselerden ibarettir. Bu hadiseleri kışkırtanlar dağıttıkları bildirilere Lenin, Stalin, Mao görselleri basmakta olan, orak-çekiç gibi yabancı bayrakları memleketlerine çekecek kadar gözü dönmüş, “enternasyonal güçler” tarafından yönlendirilen vatan satıcılarıdır.

Türkiye’de gençliğin manevi açlığını sömürmek için bekleyen, “basit, aldatıcı Marksist reçeteler sunan, havarilik taslayan, mukavvadan kahramanların” şubeleri vardır. Milliyetçi — muhafazakar Türk gençliği bunlara ve “sapık ideolojilere” prim vermeyecektir. Bunları büyük bir hamasetle anlatan Kahraman, komünistlerin “son oyunlarından” birini de deşifre etmekten geri durmaz:

Hadiseleri “midelerin dolması” açısından gören, dinine “irtica” diyerek tecavüz eden, dilini inkar eden, tarihine, mazisine kıyasıya hücum eden, sınıf kavgasını meydana getirmek isteyen, bir takım aldatılma yolunda olanlar son “NATO’ya Hayır” haftası ile, enternasyonal karargahın kararını Türkiye’de de gerçekleştirmek provasını yapanlar…

Oldukça uzun yazının dönüp dolaşıp NATO’ya bağlanması gerçekten manidardır. Kahraman’ın hep yaptığı, NATO ve ABD’nin önüne siper olma meselesine yeniden geleceğiz.

1968'de daha önce de söylediğimiz gibi üniversitelerde ciddi bir hareketlilik vardır ve bu hareketlilik işgal ve boykotlar şeklinde kendisini göstermektedir. İlerici-sosyalist öğrenciler taleplerinin karşılanmaması halinde işgal ve boykotları sürdürmeye kararlıdırlar ve bu kararlılık kazanım getirmektedir. 25 Haziran 1968 tarihinde İTÜ Rektörü Bedri Karafakıoğlu aralarında Harun Karadeniz’in de olduğu İTÜ İşgal Konseyi’nden 6 kişilik bir temsilciler ekibiyle görüşmüş, görüşmeler Harun Karadeniz’in gazetelere verdiği demeçlerden anlaşıldığı üzere olumlu geçmiş, ancak henüz tam olarak sonuçlanmamıştır. Bu nedenle İTÜ gençliği işgale devam kararı almıştır. Tabii ki İsmail Kahraman boş durmaz.

MTTB Genel Başkanı sıfatı ile bir bildiri yayımlayan Kahraman “komünist ihtilali”ne karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgular:

Düşman, üniversitemizin, fabrikamızın, mağazamızın, hatta evimizin içine kadar girmiştir. Boykotlar ve işgaller adı altında, kendi ifadelerine göre kızıl ihtilal provası hainane niyetlerini zorbalığa dökmeleri bakımından üzerinde dikkatle ve ibretle düşünülmesi gereken son hadiselerdir. (…) Eliyle, diliyle, gönlüyle bütün kötülüklere karşı koyup İslam-Türk insanını ihya ve inşa gayretiyle yüreği yanan ıstırap ve çile çekenlere selam olsun.

Birkaç gün önce insanlara hayat hakkı tanınmamasını isteyen Kahraman’ın boykotu zorbalık ve hak gaspı olarak adlandırması özellikle dikkat çekicidir.

Benzer şekilde Türkiye İslam Enstitüleri Talebe Federasyonu Başkanı Cahid Baltacı bir açıklama yaparak boykotları kırmak yahut başarıya ulaşırsa talepleri sabote etmek için şiddet kullanmaya hazır olduklarının sinyalini vermiştir:

Haklarımızı kanuni yollardan almak hedefimizdir. Ancak haklı davamız bu tutumumuzdan dolayı halledilemez, boykot ve işgal gibi fiili durumlar meydana getirerek hak istihsaline çalışanların istekleri yerine getirilirse o zaman bizim de başka yollara başvurmamız tabiidir.

Bu esnada, hemen belirtmek gerekir ki, gericiler de Ankara’da İlahiyat Fakültesi’nde boykottadır. Nisan ayında Hatice Babacan’ın (Ali Babacan’ın halası) öğretim üyelerine karşı takındığı tavır ve ifadeler gerekçesiyle fakülteden ilişiği kesilir. Öğrencilerin iddiası ise Babacan’ın türbanı gerekçesiyle okuldan atıldığı yönündedir. Zamanımızın bir kahramanı İsmail Kahraman “ilim hürriyeti”ni savunmak için fakülteye siyah çelenk bırakarak şu açıklama yapar:

Bu, üniversite tarihine yüz karası olarak geçecek bir karardır. Örtünmenin dini hürmet ve vecibe olduğu kanaatinde olan bir kız talebeye karşı hukuka, vicdana, mevzuata sığmayacak terör hareketlerine girişmiş, mini eteğe, balo kıyafetine ses çıkarılmayan İlahiyat Fakültesi’nde başını örttüğü için Hatice Babacan bayıltılıp hastahanelik edilinceye kadar çeşitli baskı ve tehditlere maruz bırakılmıştır.
Partizan, sapık cereyanlar sahibi, ilmi ehliyeti sadece kartvizitinde yazılı kişilerin fakülteden çıkarılmasını, memleketçi ve milliyetçi gençliğin millî ve manevî değerlerini her zaman ve her şartta korumaya muktedir ve kararlı olduğunun bilinmesini istiyoruz.
Şayet, fikir hürriyetine aykırı olarak alınan bu karar kaldırılmazsa çok kötü neticeler doğabilir.

Eylemler, 6. Filo karşıtı gösterilerle birleşerek yaz aylarına sarkmıştır. 17 Haziran’da basına bir açıklama yapan İsmail Kahraman, saf talepleri olan öğrencileri istismar etmeyi düşünen “ardniyetli, Fransa’daki durumlara özenen, talebeyi değil, menfur ideolojilerin muvaffakiyetini düşünen bazı kişilerin işgal konseyleri, ihtilal komiteleri” kurduğuna dikkat çekmiş, Kenan Evren’e ileride yapacağı konuşmalar için ders verircesine “anarşi ortamı doğurmak, kardeş kanı akıtmak” isteyenlerin olduğunu vurgulamıştır. Hükümeti komünistleri gerekirse şiddetle bastırmaması durumunda askeri darbe ile karşı karşıya kalacağı şeklinde uyaran Kahraman açıklamasının sonunda şunu söylemiştir: “Türkiye’de bir Kızıl Deni olamaz, Türkiye Fransa haline getirilemez.”

Bu açıklamalardan kısa süre sonra, 17 Temmuz’da 6. Filo’yu protesto eden bir gösteri sonrasında polisin İTÜ Gümüşsuyu öğrenci yurduna yaptığı baskında Vedat Demircioğlu, yurdun üst kat penceresinden atılarak komaya girecek ve birkaç gün komada kaldıktan sonra 24 Temmuz’da hayatını kaybedecektir. 18 Temmuz’da ise süren protestolar esnasında 6. Filo’nun bayrak gemisi Shangri-La uçak gemisinin askerleri denize dökülmüş ve denizden toplanan Yankee fotoğrafları ortaya çıkmıştır. (Hemen bir parantez açarak belirtmek gerekir ki bugün aynı konumda Tanrıverdi Holding tarafından Shangri-La Hotel inşa edilmiş, bu otel 2013 yılında Tayyip Erdoğan tarafından açılmıştır. Aşkın böylesi…)

Hem 6. Filo’yu protesto etmek hem de bu esnada öldürülen Vedat Demircioğlu’nu anmak için yapılan gösteriler de gericiliğin hedefi haline gelmiştir. Vedat Demircioğlu’nun defnedileceği Konya’da Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) “Emperyalizmi Kınama” mitingi düzenlemek ister ancak Konya’daki gerici esnaf örgütleri ve Komünizmle Mücadele Derneği bu mitingin yapılmasına karşı çıkarak hem mitinge hem de cenazeye saldırır. Antiemperyalist duyarlılığın yükselmesi karşısında panikleyen gericiler 3 Ağustos 1968'de Beyazıt Meydanı’nda “Komünizmi Tel’in Mitingi” düzenlerler. İsmail Kahraman’ın yamaklarından Nurettin İspir,(3) solcuların sokağa çıkması halinde “Konya olaylarının süreceğini,” Kahraman’ın bir başka yamağı ise “gerekirse İstanbul’da taş taş üstünde bırakmayacaklarını” kürsüde ilan etmiştir.

Mitingde taşınan döviz ve pankartlarda şunlar yazmaktadır (4):

  • Damdan düştü şehit oldu. (Demircioğlu’na gönderme)
  • Müslüman Türkiye
  • Türkiye kıyamete kadar İslam kalacaktır
  • Sosyalist yalan söyler
  • Meşru nizama saygı
  • Demirel, öl de ölelim
  • İrtica yok, diriliş var

İsmail Kahraman, bu kez mitingde assolist olarak sahne alır. Kahraman’ın nutkundan bir bölüm şöyledir:

Milletçe komünizme savaş açtık. Zafer inananlarındır. Zira Allah inananların yanındadır.

Dedik ya 1968 önemlidir diye…

1968'de Mehmet Şevket Eygi’nin gazetelerinden biri olan Bugün (diğeri Babıali’de Sabah) sık sık “cemaat-i kübra” halinde toplu namaz çağrıları yapmaya başlamıştır. Bu çağrılardan birinin adresi de İzmir’deki Hisar Camisi’dir. (5) 10 Ağustos günü cemaat sabah namazını kılarken caminin şadırvanına konulan saatli bomba patlar. Aynı saatlerde Amerikan Haberler Merkezi’ne molotof kokteyli atılır ve, tesadüf odur ki, Komünizmle Mücadele Derneği’nde yangın çıkar. Daha sonradan MİT’in yaptığı anlaşılacak bu seri saldırılar olağan şüpheli “kızılların” üzerine yıkılır. Aynı anda hem cami, hem Amerikan Haberler Merkezi hem de Komünizmle Mücadele Derneği’ne saldırı düzenlenmiş olması Amerikancılık, İslamcılık ve antikomünizm arasındaki ilişkiyi duyarlılıkları sömürülmek istenen halkın aklına kazımak için oldukça işlevseldir.

Olay buram buram tertip kokmaktadır ama ne gam! Kızılların üzerine yıkılan istihbarat saldırısını kınamak işi yine zamanımızın bir kahramanı İsmail Kahraman’a düşer. Kahraman, Ticani Kemal Pilavoğlu’nun (6)gazetesi İlahi Işık’ın aktardığına göre şu açıklamada bulunmuştur:

Türk Yüksek Tahsil Gençliğini temsil eden MTTB olarak bomba koyma hadisesi ile yapılan çılgınca ve iğrenç tecavüzü Türk Gençliği adına şiddetle takbih ve tel’in ederiz. Türkiye’de mevcut, ezilmeye ve tükürükle boğulmaya mahkum, ezeli ve ebedi milli düşman Komünizmin uşakları (…) kahredilmelidir.

Bütün provokasyonlara karşı Şubat 1969'da zirveye varan antiemperyalist duyarlılıklar, 6. Filo karşıtı eylemlerde somutlanmaya devam ediyordu. Antiemperyalist gençler, 11 Şubat 1969 günü Beyazıt Kulesi’ne Vedat Demircioğlu’nun resmi olan bir bayrak çekmiştir. Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün gazetesi, kuleye kızıl bayrak çekildiğini iddia ederek “Tarihimizin en kara günü” manşetiyle çıkar ve Eygi başyazısında “kızıl komünistlere hadlerinin bildirilmesi”ni neredeyse emreden bir yazı kaleme alır. Aynı gün çıkan Mehmet Barlas’ın babası Cemil Sait Barlas’ın gazetesi Son Havadis’in manşeti de “Komünistler kuleye kızıl bayrak çektiler” demektedir.

MTTB Başkanı İsmail Kahraman, konu üzerine ardı ardında açıklamalar yapar. 13 Şubat tarihli açıklamada Kahraman,”Amerika’yı tel’in yürüyüş ve mitinglerini Türkiye’yi komünistleştirme planında bir adım” olarak niteler ve 14 Şubat tarihinde düzenlenecek bir “Türk bayrağına saygı mitingi”ne çağrı yapar.

15 Şubat’ta basılan Eygi’nin Bugün gazetesi İsmail Kahraman’ın çağrıcısı ve düzenleyicisi olduğu mitingi “Kızılları Boğmanın Vakti Geldi” başlığı ile manşetten verir ve şöyle haberleştirir: “Kızıl emperyalizmin para ile tutulmuş uşaklarını en ufak bir kıpırdanışta gebertmek için and içildi.”

Hem mitingde hem de daha sonrasında 6. Filo karşıtı bir yürüyüşün düzenlececeği 16 Şubat için bu kez Beyazıt Camisi’nde “toplu namaz çağrısı” yapılmıştı. Çağırıcı yine Hisar Camisi olayında olduğu gibi Eygi ve Bugün gazetesi idi. Namaz çağrısı kisvesi altında yapılan aslında Dolmabahçe’ye demirleyecek olan 6. Filo’yu koruma ve yurtseverlere saldırı çağrısıydı. Meşhur, 6. Filo’yu kıble bilip namaz kılma olayı işte bu esnada gerçekleşmiştir.

16 Şubat, tarihe Kanlı Pazar olarak geçecek saldırının yapılacağı gündür ve bu tarihi taşıyan Bugün gazetesinde Mehmet Şevket Eygi’nin meşhur yazısı yayımlanacaktır. “Cihada Hazır Olunuz” başlıklı yazının bir bölümü şöyledir:

Bilmiş olunuz ki, büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekun savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. İmtihan günleri gelip çatmıştır. Kaderden kaçmak, kurtulmak ne mümkün. (…) Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan! İslam’da askerlik ve cihad ihtiyari değildir, mecburidir. Allah ve ona kulluk borcunun içinde cihad farizasının da bulunduğunu bir an bile unutma. Stalin ve benzeri deccallerin piçleri olan kızıl veledler sokaklara dökülüp Türkiye’yi yıkmak isterlerse bütün Müslümanları karşılarında bulmalıdırlar… Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz. Herkes vazifesine koşsun, herkes komünizm küfrüyle savaşa hazırlansın. Komünistler ve onları destekleyen hain şahıs ve müesseseler kahredilsin… Bir Müslüman yüz komüniste bedeldir. (…) Müslümanlar, komünizmle çarpışan devlet kuvvetlerine yardımcı olsunlar. Komünistlerin amansız düşmanı olan Genelkurmay Başkanı Cemal Tural Paşa, anti komünist faaliyetlerinde milletçe desteklensin. Kaderi ilahi bu kumandana ilahi bir hizmet verirse, müslümanlar ona yardımcı olsunlar. Bilsinler ki seçimsiz başa geçecek iktidar, onları doğrayacaktır.

Bugün ülkenin çeşitli yerlerinde patlayan IŞİD bombalarının menşeini merak edenler Kahraman’ın ağabeyi Mehmet Şevket Eygi’nin açık açık darbe ve katliam çağrısı yaptığı bu yazısına düştüğü şu nota bakabilirler:

Not: “Bir şeyler” olursa, silahlar patlar patlamaz, vazifeye koşmağa çalışacağız. İnşallah kızıl kafirlerin, Deccal uşağı dinsizlerin tepelerine birer intihar uçağı gibi ineceğiz…

Tekrar olacak belki ama bin kere tekrar etsek azdır: İşte o gün, 16 Şubat 1969 günü gericiler, memleketine sahip çıkan işçilerin ve öğrencilerin üzerine, kıble belledikleri 6. Filo’yu ve genel anlamda ABD’yi korumak için saldırmış ve iki TİP üyesi işçi öldürülmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştır. Tek bir kişi bile ceza almamıştır.

Saldırıdan bir gün önce cihat çağrısı yapan Bugün’ün ertesi günkü manşeti ibretliktir: “Komünistler halka hücum etti.” Yine Eygi’ye ait olan Babıali’de Sabah’ın manşeti ise benzer bir iğrençliktedir: “Günlerden beri, masum talebeyi ve işçiyi kışkırtan komünistler dün yine kan akıttı. Sabrı taşan halk, komünistleri ezdi.”

Barlas’ın Son Havadis gazetesinde yazan Orhan Seyfi Orhon’un yazısı da yine gericilerin ABD ile ola bağlarını göz önüne seren cinstendir.

Şu sırada bizi seven bir yabancı dostumuz Türkiye’ye ilk defa gelseydi limanımızı ziyaret eden müttefik Amerikan 6'ncı filosuna defol deyişimize çok şaşıracaktı.
Bu sapıklıkların karşısında hiçbir tepki göstermediğimizi, bütün muhalif seslerin onlardan tarafa olduğunu görerek hiçbirimizin bunun manasını anlamadığına hükmedecekti.

Neyse ki iki işçiyi öldürmek suretiyle 6. Filo’ya sahip çıkılarak “yabancı dostlara” mahçup olunmamıştır.

ABD gemilerini kıble etmelerinin büyük olay yaratması üzerine yobazlar kendilerini savunmaya geçseler de özürleri kabahatlarinden büyük olmuştur. Mehmet Şevket Eygi’nin 30 Mart tarihli Bugün yazısında konuya ilişkin savunması şöyledir:

Rusya ve Çin, Allah’ı inkar ediyor. Amerika ise Allah’a inanıyor, dini var. Amerika’da İslamiyeti yayabilmek hürriyeti var. Amerika inançlarımıza hürmet ediyor. Amerika ehvendir, ehaftır. Rusya kızıl kafirdir. Amerika ehli kitaptır.

Yazının başındaki fotoğrafta Fethi Tevetoğlu’nun dört elle sarıldığı bayrak, cihada çağrısı yaparken Mehmet Şevket Eygi’nin salladığı bayrakla aynı bayraktır.

Kahraman’ın ağabeylerini bırakalım ve zamanımızın bir kahramanı Kahraman’a dönelim…

1969 yılında MTTB başkanlığına Kahraman veda ederken, MTTB dönüşümünü tamamlamış, ABD’nin Soğuk Savaş stratejisi uyarınca “İslamcı ve Türkçü” olan antikomünist cephenin gençlik örgütlenmesi haline gelmişti bile… Üstelik, MTTB’nin yükselen sol harekete ve duyarlılığa karşı sokak gücünü ve eylem becerisini, dahası “vurucu” niteliğini pekiştirmesi, “ülkücü komandolar” için bir zemin hazırlaması yine bu dönemde olmuştur.

RADAR ALTI YILLAR, MÜTEAHHİTLİK, VAKIFÇILIK

1977 yılında Milli Selamet Partisi’nin Rize birinci sıra milletvekili adayı olan İsmail Kahraman (7), MSP’nin oylarının düşmesi neticesinde Meclis’e giremez ancak mensubu olduğu MSP, 2. Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasında kilit parti olmayı becerir.

Darbenin yaklaştığı bu tarihten sonra İslamcı hareketin belli kritik isimleri gibi -örneğin, Abdullah Gül- “radar altından uçan” İsmail Kahraman, darbe sonrası Milli Görüş çizgisinde faaliyet gösteren Refah Partisi’ne hemen üye olmaz.

Darbe öncesinde Kahraman İnşaat, Sanayi ve Ticaret A.Ş.’yi kuran İsmail Kahraman müteahhitlik işlerine hız verir. Kahraman, Şenesenevler’e ilkini 1979'da diktiği 12 katlı apartmanların sayısını artırmakla meşguldür. Aynı zamanda Korkut Özal ve bir dizi diğer isimle birlikte Erbakan’dan mesafelenmiş olan Kahraman, — belki de henüz ataması yapılmadığından — politikada “particilik” yerine “vakıfçılık” üzerinden ilerlemeyi tercih eder ve Birlik Vakfı’nı kurar. Kurucuları arasında Tayyip Erdoğan’ın, Cemil Çiçek’in de olduğu Birlik Vakfı, Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde belediye ile kurduğu “sıcak ilişki” ile anılır. Bu ilişki sayesinde, İsmail Kahraman’ın kendi ağını genişletmesi ve tahkim etmesi mümkün hale gelmiş, hem de Milli Görüş içine uzanması sağlanmıştır. Birlik Vakfı, Milli Görüş’ün gelenekçiler — yenilikçiler olarak ayrışmasında ve yenilikçilerin bu ayrışmada üstünlük elde etmesinde etkili bir odak olarak anılmaktadır.

Refah Partisi, siyasal etkisini geliştirdikçe Kahraman’ın RP ile olan örgütsel mesafesi kısalır. Korkut Özal ve Necmettin Erbakan arasındaki çeşitli pazarlıklar neticesinde Refah Partisi’ne giren Kahraman, partiye girer girmez kritik roller oynamayı sürdürür. RP’nin “iktidar yürüyüşü”nde kritik rol oynayan “sivil toplum” hamlesinin mimarlarından biri Kahraman’dır. Kahraman, burada kritik bir rol üstlenmiş, partinin kritik kadroları arasında pay edilen STÖ sorumluluklarından Kahraman’ın payına MÜSİAD düşmüştür. Bunun yanı sıra Refah Partisi’nin düzenlediği “alternatif eğitim şurası”nın da organizatörlerinden olan Kahraman, şurada yaptığı konuşmada şöyle demiştir.

Çağımız inanç çağı. İnançlı insanlar yetiştirilmeli. İlkokul birinci sınıftan itibaren Kuran-ı Kerim dersi konulmalıdır.

VE BAKANLIK…

1996 yılına geldiğimizde Doğru Yol Partisi ile Refah Partisi koalisyonu kurulur. Koalisyonun kurulmasında RP’nin grup başkanvekili olan İsmail Kahraman yine en etkili isimlerden biridir. Koalisyon görüşmelerinin gayr-ı resmi kanalı İsmail Kahraman ile DYP’nin Genel Başkan Yardımcısı olan İsmail Köse üzerinden ilerlemektedir. Köse, Kahraman’ın MTTB Genel Başkanı olduğu 1967–69 yılları arasında MTTB Genel Sekreteri’dir. MTTB geçmişi koalisyonun kurulmasında bir katalizördür.

Zamanımızın bir kahramanı İsmail Kahraman da koalisyonda yerini alır. Kahraman, Kültür Bakanlığı koltuğuna oturtmuştur. Kültür Bakanlığı’na kendisinden hemen önce oturan isim olan Agah Oktay Güner de yabancı değildir. Birlik Vakfı’ndandır. Birlik Vakfı, bakanlık koltuğunu soğutmamıştır.

Bir yıllık kısa bakanlık döneminde bir dizi tartışmaya imza atmayı başarır Kahraman.

AKM’de düzenlenen törenlerde içkili kokteyl yapılmasını yasaklayan, Rumeli Hisarı’nda konserleri engelleyen, Bodrum’da Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak hizmet veren Bodrum Kalesi içindeki şapelin mescide dönüştürülmesi emrini veren, Resim-Heykel-Fotoğraf sergisindeki nü eserlerin odaya kapatılmasını isteyen, Besmele ve Kelime-i Tevhid yarışması düzenleyen, AKM’de iftar yemeği veren, SİT alanlarına göz diken, koruma kurulu üyelerine yaptığı baskılarla anılan, Bakanlık’ta solcu diye bilinen personeli ilk fırsatta sürmesi ile gündeme gelen, müze olarak kullanılan tarihi kiliselerin camiye dönüştürülmesine onay veren, kültür faaliyeti olarak Kuran kurslarına giden İsmail Kahraman’dan başkası değildir.

Rize’de Kuran kursu ziyaret eden Kültür Bakanı İsmail Kahraman takkesiyle

Kahraman’ın bakanlığının ilk icraatlarından birisi Taksim’e “ihtiyacı karşılayacak” bir cami projesini gündeme almaktır. Kahraman, her fırsatta bunu dile getirir. Bakan’ın amacı “çok sayıda kilisenin bulunduğu ama caminin bulunmadığı Taksim’i bu ayıptan kurtarmak”tır. Taksim’e cami yapılmasına karşı çıkanlara “yobaz”, “kelaynak” gibi yakıştırmalarda bulunan Kahraman, cami ihtiyacını iki sebebe dayandırır: Birincisi, bölgedeki mescitlerin kapasitesi sınırlıdır; ikincisi “1453'te fethedilen İstanbul’da Pera artık Beyoğlu olmuştur.”

RP Pendik örgütünün 21 Temmuz 1996'da düzenlediği “Sevgi Şöleni”ne Tayyip Erdoğan’la birlikte katılan Kahraman, “Bu cami yapılacak ve çok daha ileriye gidilecek” diyerek topu Erdoğan’a atmıştır. Erdoğan’ın “Sevgi Şöleni”nde yaptığı “sevgi dolu” konuşma günümüzle yakından ilgilidir.

Erdoğan, basına “at cambazları, kel aynaklar, yobazlar” diye seslenirken şunları söylemiştir:

Köşe yazarları yüzde 90'ı İslam olan ülkede, İslama saldırıyorlar. Bunlar at cambazı, sirk cambazı. RP iktidarda değildir, hükümet ortağıdır. Koalisyonda olmamızı bile hazmedemiyorlar. Bu gericiler, yobazlar, mürteciler, biz iktidara geldiğimizde ne yapacaklar? Kendi yaptıkları yasaları beğenmiyorlar. Bu Anayasa’yı, bu Seçim Kanunu’nu, belediye tüzüğünü onlar hazırladı. Biz şimdi onların kanunlarıyla hükümete geldik. Bu nedenle çıldırıp kuduruyorlar. RP’nin referansı İslamdır. Şimdi onların kanunlarıyla amel ediyoruz. Daha adil düzen anayasası gelmedi.

İsmail Kahraman, burada da kalmaz. Beyoğlu Belediyesi’nin Taksim’de açtığı iftar çadırında bizzat namaz kılar. Dönemin belediye başkanı Erdoğan da “gurur duyarız” dediği cami projesi için her fırsatta desteğini açıklar.

Kahraman, Taksim’e cami yapılmasına karşı görüş beyan eden İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanı Prof. Dr. Semavi Eyice’yi “Hıristiyanların oyuncağı” olduğunu söyleyerek görevinden almış ve şu açıklamada bulunmuştur:

Onların oyuncağı olan kişiler de ‘camiye ne lüzum var’ diyor. 73 yaşındaki bir profesör de ‘ben sanat tarihine ihanet etmem. Cami, Taksim’in dokusuna uygun değil. Ben buna imza atmam’ dedi. Rahman’a gitmemiş, alnını secde okşamamış ki… O zaman ben attım imzayı, kendisini kapının dışına koydum.

Koltuk mühimdir ve boş durmaz. Kahraman, “kapının dışına koydum” dediği Eyice’nin yerine Kadir Topbaş’ı atamıştır.

1996'nın Ağustos ayında Hacıbektaş’taki anma törenlerine tüm uyarılara ve “Madımak’ın katillerini istemiyoruz” mesajlarına aldırmadan giderek töreni provoke eden yine Kahraman’dır. Töreni provoke eden Kahraman olmasına rağmen, şaşılmayacak şekilde polisten dayağı yiyen Kahraman’ı protesto eden Hacıbektaşlılardır.

Bugünlerde pek gündeme gelmesini istemeyecekleri bir icraat da vardır. “İttihatçı” Enver Paşa’nın mezarını Türkiye’ye getiren de yine İsmail Kahraman’dır. Enver Paşa’nın naaşının nakli esnasında tam zamanımızın kahramanı İsmail Kahraman’a uygun bir tören düzenleten Kültür Bakanı, gazetecilerin “Nazım’ın da mezarı gelecek mi” sorusuna “bu konunun bakanlığını ilgilendirmediğini” söylemiştir. Kahraman’ın 1960'larda “Nâzım Hikmetoviç Verzanski” aleyhine yaptığı basın toplantılarını hatırlayan pek çıkmamıştır.

Tayyip Erdoğan ve İsmail Kahraman Dortmund’da Milli Görüş etkinliğinde… (Milliyet, 15 Haziran 1996)

Gericiliğin en cüretkar çıkışlarından biri olan 1997 Sultanahmet Mitingi’nin altında da yine İsmail Kahraman imzası vardır. Abdullah Gül ile birlikte… 28 Şubat kararlarının alınmasının ardından 8 yıllık kesintisiz eğitim bahanesiyle sokağa dökülen gericilerin en büyük mitingi 11 Mayıs günü düzenledikleri miting olmuştur. Miting aslında bir miting değildir. Valilikten izin “İsmail Kahraman ve Abdullah Gül’ün halkla imam hatipler konulu sohbet toplantısı” başvurusu ile alınmış, toplantıyı düzenleyen İmam Hatip Mezunları Derneği, yoğun katılım sebebiyle kalabalığın Sultanahmet Meydanı’na taştığını, miting yapmadıklarını iddia etmiştir.

İsmail Kahraman, Refahyol koalisyonu dağılıp 1997 Haziranı’nda görevden ayrılınca radar altı uçuşlarını sürdürür. Hükümetin en çok konuşulan bakanı olmasına, hakkında 100 bin dolarlık hizmeti 480 bin dolara yandaş şirketlerden alması, 70 milyar lirayı dinci kuruluşlara aktarması gibi iddialar olmasına rağmen “ 28 Şubat zulmü” pek kendisine uğramaz.

İsmail Kahraman işkembecide hizip faaliyetleri esnasında… (Milliyet, 15 Mayıs 1999)

RP’nin kapatılması ile Fazilet Partisi’ne geçen Kahraman, 1999'da AKP’ye evrilecek FP içindeki “yenilikçi” isyanın önde gelen isimlerindendir. “Daha demokrat, daha çağdaş” gibi yaftalarla parlatılan ve yıllarca demokrat, özgürlükçü diye yutturulan AKP’yi oluşturan bu ekibin ne olduğu İsmail Kahraman’a bakılarak kolayca anlaşılabilir. Daha doğrusu anlaşılabilirdi… İş işten geçti.

BİRLİK VAKFI’NDAN ANAYASA ÖNERİSİ

İsmail Kahraman’ın laiklik açıklamasına şaşırmanın neden gerekmediğini Kahraman’ın biyografisi anlatıyorken, aslında Kahraman’ın kurucusu olduğu Birlik Vakfı’nın 2012 yılında yaptığı anayasa önerileri de açıkça göstermektedir. Söz konusu öneriler şu şekildeydi:

  • Anayasanın giriş bölümü sadece şu cümleden oluşuyordu: “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak yüce yaradanın devletimizi sonsuza kadar koruması dileğiyle bu anayasayı kabul ediyoruz.”
  • Anayasa taslağında laiklik ifadesi geçmiyordu. Öneride laikliğin ülkeyi müdahalelere açık hale getirdiği ve sorun yarattığı belirtiliyordu.
  • “Başkent, Ankaradır” ifadesi ve bayrak tarifi anayasadan çıkarılmıştı.

Dolayısıyla, İsmail Kahraman’ın sözleri hem geçmişi hem de güncel siyasi pratiği ile uyum içindedir ve kimse bireysel çıkış, yanlış anlaşılma, maksadını aşan ifade saçmalıklarına sarılmamalıdır. Hayatının her döneminde örgütlü olmuş ve gericiliği örgütlemiş bir insanın “kişisel” açıklama yapacağı, tesadüfi, hesapsız çıkışlarda bulunacağı yalanına kimse inanmaz, inanmamalıdır.

MTTB başkanlığından meclis başkanlığına uzanan İsmail Kahraman’ın öyküsü aslında Türkiye’nin 1960'lardan bu yana ABD çıkarları için emperyalizm eliyle soldan arındırılma ve gericileştirilmesi öyküsüdür. 6. Filo’ya, NATO’ya kendisini siper eden gericilerin ülkenin bütün ilericilerine ve ilerici birikimine nasıl saldırdığının öyküsüdür.

Görüldüğü gibi Türkiye’de gericiliğin tarihi tıpkı zamanımızın bir kahramanı İsmail Kahraman’ın kişisel tarihi gibi antikomünizmin tarihidir.

O nedenle “bizim” gericilikle kavgamız yalnızca gündelik değil, tarihseldir ve genel geçer değil, ayakları bu ülkeye basan cinstendir. O nedenle bugün aydınlanma bayrağı “bizim” elimizdedir.

O zaman “kahrolsun şeriat” derken, Brecht’in Galileo’nun Yaşamı’ndaki meşhur cümlesini ona bir kesme işareti ekleyerek bu uzun yazıya son söz yapalım:

Kahraman’a ihtiyaç duyan ülkeye yazıklar olsun!


(1) MTTB’nin “mücahit yetiştiren” silahlı bir yeraltı örgütlenmesi de olduğu, 1962–1965 yılları arasında Milli Türk Talebe Birliği’nde Tiyatro Müdürlüğü yapan Metin Akpınar’ın itirafı ile bugün gazetelere yansıdı: “Evet, bunu söyleyip söylememe noktasında tereddüt ediyorum. Biz Milli Türk Talebe Birliği’nde, Kıbrıs’a 115 tane mücahit yetiştirdik ve bizim aşağıdaki spor salonumuzda kara kuşak karateci yardımıyla, Ercan Çitlioğlu kulakları çınlasın; hocamın da katkılarıyla orada bu arkadaşlar ciddi çalışma yapıldı. Bu arkadaşlar yakın dövüş ve beden eğitimlerini bizde yaptılar. Silah eğitimlerini başka yerde yaptılar. MTTB’nin böylede ciddi bir katkısı vardır. Bunu da övünerek söylüyorum.” Erol Bilbilik de Amerikaperestler isimli kitabında “Kırklar Komitesi” adı verilen gizli bir MTTB örgütlenmesinden bahseder: “Üniversite ve üniversite dışında dincilerin güvenli­ğinin sağlanması ve ey­lemlerin daha etkinleşti­rilmesi için, başkanlığını Osman Yamukoğulları’nın yaptığı, yönetiminde İsmail Kahraman vb. militanların yer aldığı, 40 kişiden oluşan gizli bir İnzibat Komitesi. (…) Komite’nin kurulmasına, ey­lemlerde bulunmasına zamanın MİT Müsteşarı Fuat Doğu katkı sağladı. Komite’nin eylemlerin­den Komite’nin kurulmasına, ey­lemlerde bulunmasına zamanın MİT Müsteşarı Fuat Doğu katkı sağladı. Komite’nin eylemlerin­den yeleri sol­culara ve komünistlere karşı ey­lemler planlıyor, uyguluyor ve bunların tümünü komandoların üstüne yıkıyorlardı (…)”

(2) Bu yazı yazıldığı esnada CNNTürk’te Şirin Payzın, annesinin teyzesi olan Behice Boran’ı kendi elleriyle asmak için tezahürat yapanların önerilerini “Anayasa laik mi dindar mı olmalı?” başlığıyla “demokratik” şekilde tartıştırıyor.

(3) İspir’in arkadaşı Mehmet Cemal Çiftçigüzeli kendisini şöyle anıyor: “Yıl 1967… Edebiyat Fakültesi 200 kadar komünist öğrenci tarafından işgal etmişti. Çoğu da Filistin’de ve Eşek Adası’nda şiddet eğitimi almıştı. Milliyetçi öğrenciler olarak biz de MTTB’li 20 kadar öğrenci fakülte bahçesindeyiz. Ne olduğunu bile anlamadan “Komando” lakaplı rahmetli Mustafa Ok, ardından Nurettin İspir omuzlarıyla girişteki camları kırarak “Ya Allah Bismillah.. Kahrolsun Komünistler “ diyerek içeri girdiler, arkalarından da biz. Panik başladı, kartondan kahramanlar arkalarına bile bakmadan kaçınca ortalık süt liman oldu birden bire. Fakülte yöneticilere teslim edildi; Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi hocalarımız ancak odalarına girebildi ve dersler yeniden başladı.”

(4) Mitingin diğer ayrıntıları için soL’da daha önce yayımladığımız şu habere bakılabilir: Şeriat özlemini dile getiren İsmail Kahraman kimdir? Kanlı Pazar’dan TBMM Başkanlığı’na.

(5) Hisar Camisi 1970'lerden başlayarak Fethullah Gülen’in adıyla ve vaazlarıyla anılacaktır. Gülen, 1966'dan itibaren İzmir’e merkez vaizliğine atanmıştır. İzmir ve 1960'ların ikinci yarısı Cemaat’in kendi söyleminde de doğum yeri ve tarihi olarak geçmektedir.

(6) Hemen Kemal Pilavoğlu hakkında bir parantez açalım: 1950'lerde müritleriyle “Atatürk büstlerini parçaladığı” gerekçesiyle hapis yatan Ticani tarikatı lideri Pilavoğlu, 27 Mayıs sonrasında Bozcaada’ya sürülmüştür. Adanın Kaymakamı Kutlu Aktaş’ın anılarına göre Pilavoğlu, 100'ün üzerinde müridiyle ada ekonomisine egemen olmuştur. Pilavoğlu’nun eşinin şüpheleri ve şoförünün ihbarı üzerine Pilavoğlu Bozcaada’daki evinin üst katında mahsur tuttuğu üç erkek çocuğu istismar ederken basılır ve “fiili livata” suçuyla yargılanır. Yargılama esnasında Pilavoğlu ölür. Halil Nebiler de Türkiye’de Şeriat’ın Kısa Tarihi kitabında olayı detaylarıyla ve mahkeme dosyasından alıntılarla, mağdurların ifadelerine yer vererek anlatır.

(7) Tayyip Erdoğan bu konuda bir istisnadır. Erdoğan, bu yıllarda, MSP İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı görevini üstlenmiş, darbe sonrasındaki askerlik arasından sonra Refah Partisi’nde siyasete geri dönmüştür.