Sosyal Medya’dan Saçma Bir Topluma

Sosyal medya dönemi çıktığından bu yana özellikle Facebook ve Instagram tarzı platformların boş vakit geçirmek için ideal bir yer olduğunu her ortam da söylemişimdir.

Ha hesaplarım yok mu?

Elbette var ama son paylaşımımın üstünden 1 aydan fazla geçmiş. Çok fazla fotoğraf paylaşmayı, durum güncellemeyi sevmiyorum, paylaşanlar da samimi gelmiyor.

Eskiden yemek yerken “gel, birlikte yiyelim” diye çağırılan bir toplumdan; aldığı bir kıyafeti, yediği yemeği çekinmeden paylaşan bir topluma dönüştük. Bu acı gerçekten.

İnsan olarak varoluş ne yazık ki bir başkasının varlığına bağlı. Başkaları bizleri var etmekte. Sayılmamak, toplum dışında kalmak ve yok sayılmak kabul edemediğimiz şeyler. Nesillerdir bir arada kalanların genleri aktarılmakta. Özgün olmak isteyen, sürüden ayrılan, farklı olanlar ne yazık ki gen havuzuna katılamamakta. ( muhtemelen ilk çağlarda falan daha erken ölüyorlardı. ) Bu bizi daha varoluşu daha fazla onaya ihtiyaç duyan ve topluma bağımlı bir hale getiriyor. Sosyal kabul ve onay bizim için yaşam ile özdeş nerede ise.

Diğer taraftan herkes ile aynı olmamak gibi bir güdümüz de var. Bu sebeple kendimize kimlikler inşa ediyoruz. Her yazdığımız, her söylediğimiz, her tükettiğimiz şey bu kimlik inşaasının bir parçası. Kabilelerin renkli boyalar ile kendini boyamasından, dövme yapmaya, iPhone kullanmaktan, sosyal medyada “şahin kesilmeye” kadar her şey bu kimlik inşaasının bir parçası.

Şahinleşmek ise Türk Dil Kurumuna göre “herhangi bir düşünce konusunda keskinleşmek, sertleşmek, katı bir duruş sergilemek” anlamına geliyor. Buna alternatif, çeşitli derecelerde şahinleşmeyi ifade eden daha pek çok cümle kullanırız: İnatlaşmak, diretmek, “nuh demek peygamber dememek” gibi.

Google verilerine göre Türkiye sosyal medya kullanımında Dünya’da önde gelen ülkelerden birisi. Herkesin söyleyecek bir sözü olduğunu görmek için ayrı bir araştırma yapmaya gerek yok. Bir etikete (#hashtag) bastığınızda bilgilisinden bilgisizine, trollünden kinayecisine yüzlerce, binlerce kişinin çoğu zaman düşünmeden yazdığını, kimi zaman da sadece siyasi partisinin ya da çevresinin düşüncelerini aynen yansıttıklarını görürsünüz. Hele ki bir tartışma peydah olduğunda siyasi görüşünüz her neyse diğer tarafın “bunca gerçeği nasıl göremediğine” şaşarsınız. Evrensel bazı doğruları bir kenara bırakırsak, bunca gerçeği görmeyenin siz mi yoksa karşı taraf mı olduğunu kestirmenin gerçek bir yolu yoktur ama yine de kişilerin çok bariz karşı argümanlar karşısında bile saçmalamakta ısrarcı olduklarına şahit olabilirsiniz.

İşte hepimizin düşebileceği bu “saçmalama”nın nedeni yüksek olasılıkla bumerang etkisidir. Sosyal medya gibi yüzlerce, binlerce insanın bulunduğu bir ortamda karşınızdaki kişinin “ben yanlış düşünüyormuşum” diyebilmesi çok ama çok zordur. Basit bir dilekçeyi imzalamanın bile nasıl bir etki yarattığını düşünürseniz, hem yazılı, hem de umumi sosyal medya beyanlarının ne kadar kuvvetli olabileceğini düşünün.

Bir yanımız sürekli millet ne der diyor bize? Sürekli olduğumuz gibi değil olmak istediğimiz gibi davranıyoruz bir yerden sonra. Tutarlılığımızı yitiriyoruz ama “ego” o kadar güçlü ve “farkındalık” o kadar az ki bu tutarsızlık önemli bile olmuyor.

Askere gitmemek için yüksek lisans yapan bir gencimiz, “şehitler ölmez, vatan bölünmez” önermesine sıkı sıkı sarılıyor. Birine Kürt — Ermeni demek, diyen kişiyi “Türk” yapıyor. Yalısında viskisini içenler dediğinizde halktan birisi, bidon kafalı (göbeğini kaşıyan adam) dediğinizde elit ve entellektüel oluyorsunuz. Vatan haini demek birisine sizi vatansever, eşcinsel demek sapına kadar erkek yapıyor.

Demem o ki kimlik inşa ediyoruz her söylediğimiz ile. Başkaları üzerinden kimliğimizi tanımlamak artık her zamankinden daha kolay. Klavye başında her şeye bir şey yazıyoruz, oluyor.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated alper tunga’s story.