Arya’ların Efendisi: E Lucevan Le Stelle


Herkesin gündelik dinlediği hareketli müzikler dışında kaçamak yaptığı kafasını dinlediği yavaş, chill müzik türleri vardır. Kimisi çok softa kaçar jazz açar, kimisi r&b açar, kimisi de klasik müzik keşfine çıkar.

3–4 sene önce Facebook anasayfamda James Brown ve Pavarotti’nin “It’s a Man’s World” adlı düetleriyle karşılaşmıştım. Tekrarda olan bir parçadan kurtulmak için açtım videoyu. Ve huyumdur ve kesinlikle kazanılması gereken bir huydur, bir şarkıyı asla tamamen dinlemeden kapatmam. Daha önce filmlerden kulağıma aşina gelen normal James Brown dayı paşa gibi şarkısını söylüyordu. Ama sonra bir ses girdi şarkıya, tüylerimi diken diken etti. Yan sekmeye tekrar videoya baktığımda; o zamana kadar sadece Cennet Mahallesi’nde spagetti manyağı olan halini gördüğüm Pavarotti amcayla karşılaştım. Mest olmuştum. O zamandan beri iki günde bir, yolda, evde, kulaklıkta hep dinledim bu şarkıyı.

Öyle bir sempatim oluştu birden bu adama. Araştırdıkça daha da hayran oldum. Michael Jackson’dan sonra böyle etkilemişti biri beni ilk defa, gerek konuştuklarıyla gerek bulunduğu etkinliklerle.

If you see me once, you cannot confuse me with another. 
-Luciano Pavarotti

Bulunduğu etkinlikler dedim, çünkü bu adam şöhretini hep bir şeyler için çabalayarak kullanmış. Neredeyse her sene Pavarotti & Friends isminde charity konserler gerçekleştirmiş diğer ünlü isimlerle. Bunlardan birinde çok sevdiğim insanlardan olan Stevie Wonder ile yaptıkları düete takıldım birkaç gün de.


Daha sonraları operanın nasıl duygu aktarımında güçlü olduğunu öğrenmeye başladım. Ufak ufak sonatlar aryalar dinledim/izledim. Çok farklı ve önceden tatmadığım şeyler hissettim dinlerken. Klasik orkestra müziğinden de öte. Ve kendimi yeteri kadar aktarım alabildiğimi hissettiğimde The Three Tenors’e giriştim. En ünlü konserlerden biri olan Los Angeles (1994) videosunu izleme şerefine eriştim.

The Three Tenors (1994)

O kadar güzel ve nizami bir ortam var ki, insan gerçekten gözlerini alamıyor hiçbir detaydan. En azından bana öyle geldi.

Sesiyle dağı taşı oynatan adam iki alkış duyunca 9 yaşında çocuğa dönüveriyor.

Youtube’da gece yarısı yatmadan önce alışkanlık haline getirdiğim şarkıları dinlerken sağ tarafta ismini duymadığım yüzlerce videosundan biri olan Pavarotti — E Lucevan Le Stelle‘yi gördüm. Ve bir süredir dinlemediğimden “iyi uykumu getirir bu benim şimdi” diyerekten açtım. Birden böyle ruhunuzu içinden çekip alan parçalar vardır ya, introsu bana öyle hissettirdi. Tüm ilgim odağım birden o videoya gömüldü, yüzümü düşürecek kadar kendisini hissettirdi ses. Müzik.

Neyin nesi diye arattığımda en bilinen aryalardan biri olduğunu öğrendim. Arya’nın ne demek olduğunu da o zaman öğrendim. Operada bir drama veya duygu değişimi yapılacağında sergilenen bölümün adına Arya deniyor. Yani duygunun en yükseldiği en içtenleştiği bölüm diyebiliriz.

Ya bu adam çok içli söylüyor ağlıyor falan anlamı nedir ki bunun diye türkçesine de baktım, ağlanacak kadar varmış gerçekten.

Tabii ki devamını araştırıp 1900’da Giacomo Puccini tarafından bestelenen Tosca isimli opera olduğunu öğrendim ve tamamını izledim. İmkanım olsa gideceğim türlerin baş sıralarına opera tırmanmış oldu böylece.

Nerelerden girdim çıktım konu başlığı olan aryaya bağladım yazıyı iyi oldu. Türkçesini de buraya bırakıp mediumdaki ilk yazımı sonlandırayım.

yıldızlar ışıl ışıl parlıyordu…
ve başdöndüren koku havayı sararken
çatırdayan bahçenin kapısı…
ve bir ayak kumu sıyırdı…
tıpkı onun gibi hoş kokan yaratık
hafif kollarıyla sarıverdi beni…
o… öpüşlerin en tatlısı, o… gayretsiz okşaması…
ve ben, titriyorum…
örtüsü kalktı ve tüm güzelliği karşımdaydı..
sonsuza görünmez oluyor aşkımın hayali,
saat ayrılık vakti..
ve ben umutsuzluğumda ölürken..
hiç bu kadar sevmemiştim hayatı…