Esenyurt’tan New York’a — Bölüm 2

Hep hissederdim bunu, birgün gideceğim buralardan. Bankada denetçi olarak çalıştığım eski işim gereği Türkiye’nin birçok şehrini gezmiş, hiçbir şehirde ilelebet yaşamayı kabullenememiştim. “Ben bu şehirde yaşayıp bu şehirde ölemem” demiştim kendi kendime. Belki de ölümü kabullenemeyişin bir yansımasıydı bu, çözemedim hiçbir zaman (bir yazı konusu olur bu). Şimdi gidiyorum, yanıma en sevdiğimi alıp; yeni bir hayat kurmaya doğru, gidiyoruz. Sadece bir şehri değil, bir ülkeyi, çocukluğumuzu, anılarımızı, ailelerimizi, dostlarımızı, alışkanlıklarımızı, kültürümüzü, sevdiğimiz mekanları terkediyoruz. Bir umut uğruna… Huzur umudu…

İnsan otuzlu yaşlara gelince herşey yavaş olsun istermiş. Bu hissiyatı bir süredir ben de yaşıyordum. Herşey yavaş ve sakin dönsün etrafımda, huzurum olsun. Şu şiiri duydum sonra, Yılmaz Erdoğan’dan; tam uyuyordu bana.

hep haberler başlayacak biliyorum
hangi şarkıyı seçsem şansıma
şimdi şifa niyetine giriyorum sulara
mavisine değil denizin
sade tuzuna

Hayatı Sıfırlamak

Somut hayatla olan bağlarımız meğer ne kadar azmış onu anladık. Birkaç fatura, birkaç eşya, birkaç banka hesabı… Ne çabuk sıfırladığımıza şaşıp kaldık. Bu kadar mıydı? Bir hayatı terketmek bu kadar kolay mıydı? Geride bırakılacak ne kadar az şeyimiz varmış meğer. Ne mal ne mülk, iki-üç ay yetecek kadar nakit haricinde, hiçbir şeyimiz olmadan gidiyoruz. Sıfırladık hayatı, sevdiklerimizden gayrı.

Abimle Değiş Tokuş

6 yıl kadar önce bugünlerde ben geçici olarak gittiğim Amerika’dan Türkiye’ye dönüş yapmışken, ağabeyim yeni evlenmiş ve Amerika’ya taşınma hazırlığındaydı. Ben döndüğümde o gidiyordu. 6 yıl sonra bugünlerde Amerika’ya gideceğim kesinleştiğinde, sonunda ağabeyimle ve küçük tatlı yeğenlerimle aynı şehirde yaşayacağımız için mutluluktan içim içime sığmıyordu ki, vize sorunu yaşadıkları için benim Amerika’ya gidiş tarihimden sadece 5 gün önce (11 Mayıs) Türkiye’ye temelli dönüş yapacaklarını öğrendim.

Abim Ertuğrul ve yeğenlerim Enes Yuşa ile Asım Ahmet…

Abim giderken bana şöyle demişti: “İkimizden biri burada ailemizin yanında olmalı, sen burada kalsan!”.

Şimdi sanki kader-denk noktası gibi benim gideceğim netleşince, ‘ikimizden biri ailemizin yanında kalmalı’ mesajı ilan olunuyor gibi onun vizesi iptal oldu ve dönüyor. Kader böyle birşey işte, ne kafa tutabilirsin, ne tahmin edebilirsin. Rüzgârın akışına göre yaşam mücadelesi hayat…

Amerika’ya vardım…

O malum sırıtma

18 Mayıs’ta Amerika’ya vardım. Havaalanındaki kalabalık bütün dünyanın Amerika’ya akın ettiği havasını veriyordu. Beklediğimiz kuyruğun uzunluğu abartmıyorum belki 500 metre vardı. 16 saat yolculuk sonrasında ve sancılı bir baş ağrısıyla o kuyruğu ayakta beklemek gerçekten zor olsa da hayatta kalmayı başardım.

Havaalanından çıkar çıkmaz New York’un göbeğindeki ‘Port Authority’ otobüs terminaline giden Havaş tarzı bir servise bindim. Servis şoförü hiç görmediğim kadar neşeli bir şofördü. New York’a hoşgeldiniz diye bağıra çağıra hepimize selamlar verdi, şebeklikler yaptı. Mesleğini sevmek böyle birşey olsa gerek demeyeli uzun zaman olmuştu.

Manhattan otobüs terminaline vardığımızda daha önceden öğrendiğim New Jersey’e giden 190 numaralı otobüse bindim ve yarım saatlik bir yolun ardından kalacağım yere vardım. Sağolsun ağabeyim Türkiye’ye dönmeden önce kalacağım yeri ayarlamıştı ve şimdi bu yerde evimi tutana kadar misafir olarak kalacağım. Yıllar sonra tekrar bekarlık… Çekilecek çile değil.

Türk Memleketi New Jersey

Başka bir ülkeye gittiğinizde en çok aradığınız şey kültürünüze ait şeyler ve kendi insanınız oluyor. Ne hissettiğinizi ve ne düşündüğünüzü bilenlerle birlikte, eski alışkanlıklarınızı yaşamak istiyorsunuz. New Jersey Türklüğe ait neredeyse herşeyi yaşayabileceğiniz bir yer. Kebapçılar, marketler, pastaneler, kafeler ve hatta kıraathaneleriyle küçük bir Türkiye gibi.

Toros Restaurant, New Jersey (Adana’da yediğimden sonraki en lezzetli kebaptı)

Dil öğrenmek için Amerika’ya gelenlerin burada yaşaması oldukça sakıncalı olsa da, benim niyetim temelde bu olmadığı için burada yaşamanın avantajları olacağını düşünüyordum. Nitekim hızlıca bir network kurabilmiş olmam da beni oldukça haklı çıkardı. Burada -şimdilik- mutluyum.

İstanbul’dan sonra burada yaşamak ise tek kelimeyle ‘huzur’. Birkaç gün önce metrobüste hayatta kalma mücadelesi verirken, şimdi yürüyüş yaptığım yeşil, kuş sesleriyle bezeli, huzur dolu sokaklar bende farklı bir dünyaya geçmiş olma hissi uyandırıyor. Ne demek istediğimi daha iyi anlamak istiyorsanız 2 günde bir yapmaya çalıştığım Periscope yayınlarını izleyebilir ve takip ederek canlı yayınlardan haberdar olabilirsiniz.

Araba Şart!

İlk hafta toplu taşımayla tüm işlerimi çözmeye çalışsam da bir süre sonra kelimenin tam anlamıyla tıkandım. Gitmem gereken birçok yere gidemeyip sürekli ertelediğimi farkettim. Sonunda bir fırsat da çıkınca resimdeki arabayı 2 aylığına kiraladım. Gelir-gider dengesini kurana kadar araba almamaya karar verdim ve şimdilik bu arabayla tüm işlerimi görüyorum. Ne kadar çok işe yaradığını anlatabilmem için burada bir süre de olsa yaşamış olmanız gerekir.

Örnek vermek gerekirse, İstanbul’da yaşayıp sadece E-5 ve TEM yolu üzerinde toplu ulaşım araçları olduğunu, diğer heryere özel arabanızla gidebileceğinizi düşünün. Benzinin ucuz olmasına karşın toplu ulaşım giderleri de bir hayli yüksek. Dolayısıyla arabanızın olması her halükarda avantajlı oluyor. 30 dolara bu arabanın deposunu sonuna kadar doldurabiliyorsunuz. Yaşam standardını göstermesi açısından bu aracın deposunu Türkiye’de 30 TL’ye doldurabildiğinizi düşünün. Kısacası araba şart ve benzin ucuz.

Garage Sale

Daha önceden duyduğum birşeydi, görünce bir fotoğrafını da çektim. İnsanlar evlerinden taşınırken ya da eşyalarını yenilerken satmak istediği eşyalarını garajlarından başlayıp sokağa kadar sergiliyor ve oradan geçen insanlara satmak üzere bir satış alanı kuruyorlar.

Garaj satışı yapan bir hane ve müşterileri

Yoldan geçerken bir uğrayıp acaba ihtiyacım olabilecek ucuza birşey var mıdır diye dalıyorsunuz. Her parça 1 dolar diye satılan inanılmaz şeyler gördüğüm oldu. Amerikan kültürüne ait birşey bu garaj satışı ve çok da güzel bir yöntem bence.Türkiye’de mümkün değil, çünkü böyle evlerimiz yok.

Kaldırımlar

Yine yukarıda çektiğim fotoğraf üzerinden kaldırımlarla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama bence kaldırımlar bir ülkenin refah seviyesiyle ilgili çok şey anlatır. Türkiye’ye bu anlamda bakıldığında kaldırımlarla ülkenin durumunun eşdeğer olduğunu söyleyebilirim.

Amerika’nın tamamında kaldırımların tek bir standardı var ve hiçbir belediye ya da eyalet bu standardın dışına çıkamaz. Yüksekliği, kullanılan malzemesi, yerine göre genişliği hep standarttır. Evin garajına giren yolda asfaltla birleşmesini de devlet kaldırımı yaparken kendisi ayarlar. Bilirsiniz Türkiye’de kaldırımı garaj sahibi kırar ya da köşeden biraz toz beton alıp kendine bir rampa yapar. Devlet malına zarar veriyor olmak, devletin kendisi tarafından, devletin kendi hatasını bilmesinden ötürü mazur görülür.

Yürürken sizi engelleyebilecek herşey kaldırımda gördüğünüz çim alana yapılır ve uzun gri alanda engel olarak hiçbir şey bulunmaz. Kilometrelerce birşeye toslama endişesi olmadan ve önünüze bakmadan yürüyebilirsiniz.

Çamaşırhaneler

Yine Amerika’nın kültürü haline gelmiş bir diğer şey çamaşırhaneler. İnsanların arabalarını kapıya dayayıp valizler dolusu kirli çamaşırı devasa makinelerde yıkadığı bu dükkanlar, 1 çalışanla para basan bankalar gibi.

New Jersey’de bir çamaşırhane (Laundry)

Çeyreklik denilen 25 cent demir paralarla çalışan makinelere muhtaçsınız. Evlerin birçoğunda çamaşır makinesi kullanmak yasak. O yüzden siz de eşyalarınızı 1 ya da 2 haftada bir getirip buralarda yıkıyorsunuz. Sanırım bu sahnelere Amerikan filmlerinden alışığız, o yüzden çok fazla üzerinde durmuyorum. Sadece Türkiye’de evlerimizin içinde aslında ne kadar lüks yaşadığımızı düşündürdü bana.

Manhattan, New York City

New York 5th Cadde üzeri, Rockefeller Center önündeki şaha kalkmış havuz heykeli

Tüm olan biten arasında büyülü bir şehir New York. Devasa binaların arasında kendinizi küçücük hissediyor ve adeta büyüme arzusuyla dolanıyorsunuz. Caddeler o kadar uzun ki, gördüğünüz yere varabilmeniz için 1 saat yürümeniz gerekebiliyor. Hatta dünyanın yuvarlak olduğunu anlamanız için caddenin bir ucundan diğer ucuna bakmanız kafi olacaktır.

Resimdeki gibi görebileceğiniz sanatsal çok fazla çalışmayla karşılaşıyorsunuz. Hatta kılıktan kılığa girmiş canlı sanatsal varlıklar da çok var ortalıkta. Mağazalar, insanlar, oyuncular, moda, iş hayatı, binalar… New York hakkında her biriyle ilgili sayfalar dolusu yazılabilir. Ben daha çok New York’ta karşılaştığım hadiseleri aktarmaya çalışacağım yazılarımda.


Aslında anlatacak daha çok şey var ama bazıları üzerine daha fazla düşünüp sonra paylaşmak istiyorum. Bu yazıya Türkiye’deyken başlayıp buradayken eklemeler yaptım. Bir sonraki burada gördüklerim ve yaşadıklarımla değil, hissettiklerimle ilgili olacak.

Hikayemize ortak olmak isterseniz beni buradan ya da sosyal medya hesaplarımdan takip edebilir, hikayemize daha fazla insan ortak olsun isterseniz alttaki o içi boş kalbin içini doldurabilirsiniz.

Yazının orjinali: mustafagerdan.com