öl de vücudun huzur bulsun.

göklere erişmek için toprağın altına gömülmeyi bekleyen insanoğlu ne kadar aciz olduğunun farkında mı? tabii değil lan manyak mısın? tam da buraya şey yapalım, âh ünlü’den alıntı koyalım: “insanoğlu acizdir muhtaçtır fazla artistlik yapmamalıdır.” neyse metafiziksel egom bunların hepsini kenara itiyor ve âh ediyor bazı anlara. hani kışın sonu bahardı? belki sadece yalanlarla büyütülmüş bir neslin tohumu olduğum için, bir başka yalana inanmışımdır. ey Attila İlhan hani umut ölmezdi? çeyrek asırlık bombok hayatımda öğrendiğim şey de ados’tan gelsin: “sanma, sandığın şey olmaz asla!”

ya öyle işte. bi anlam bulamıyorum, en sevdiğim vakitler ne biliyor musun? o büyük otobüs duraklarında beklerken karşıdaki yüksek binaları izlemek. inanılmaz huzur katıyor. betimleyelim öyleyse: günün yorgunluğu dolmuş çizgilerimle adımladım sokakları, o büyük durağa geldiğimde kulaklığım beni dehşete sevk ediyordu. ‘emine hanım konyağı içmiş karyolada yatıyor’ dediği gibi bir rüzgar sakallarımı okşadı. tüylerimin dikenleşmesi ile gözlerim tek bir noktaya takılı kalıyordu. yüksek binanın en ucuna, gökyüzüyle birleştiği yere bakıyordum. keklik ötüyor, derdim artıyor ve yorgunluk daha fazla çöküyordu.

hiçbir şey huzur getirmiyor, buraya kusulanlar ağır birikinti oluşturuyor. bu kısır döngü çöktüğü gün yaramdaki iltihapları yaracağım. iyice gerilen hayatın ucundan kıyısından tutunurken halatın kopacağı tek gerçek. kaçıyorum şehrin sokaklarından ateş topu gibi yanıyor göğsüm. kendi mezarımı kazıp huzur içinde yatmayı istiyorum.

ne yazarsam yazayım soğumuyor bir şeyler, hiçbir şey geçmiyor. o ara kulaklıktan geliyor cevap: “ölümün karşısına geçen her şey soldu.”

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.