Makale/ Size Bir Fasık Haber Getirdiğinde…

Evet, “Ey iman edenler! Size bir fâsık haber getirdiğinde” diyor kerim kitabımız Kur’an “Durup gerçeği araştırın”. Bunu yapmazsak başımıza geleceği de söylüyor: “Yoksa istemeden in- sanların hukukuna tecavüz eder ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.” (Hucurât, 6) Cümle cümle tahlil edelim: “Ey iman edenler!” Taberi’nin de isabetle açıkladığı gibi bu hitap tarzı, “mü’minîn”den farklı olarak isbat edilmiş bir imanı haber vermez. İsbat edilmiş olsun olmasın, kendisini islâm’a ve imana izafe edenlere, kendisini Müslüman sayanlara yönelik bir hitap tarzıdır. Bu isabetliyse, zımnen bu hitap tarzını “Ey iman iddiasında bulunanlar! iddianızda samimi iseniz şunu şöyle yapın…” anlamını içeriyor demektir. Öyle ya, “Müslümanım” demek, dünyanın en büyük iddi- asında bulunmaktır. insan böyle büyük bir iddiada bulunacak, fakat en küçük bir isbat zahmetine katlanmayacak. Hiç öyle şey olur mu? Dünyanın en küçük iddiaları dahi sahibine bir isbat yü- kümlülüğü yükler. Adam “Ben iyi yüzerim” dese, “Yüz de göre- lim!” derler. Ben iyi nişancıyım dese “At da görelim!” derler. Berberim, demirciyim, terziyim demenin bile isbat zeminleri vardır. “Yap da görelim” derler. Peki, küçük büyük her iddia için bir isbat gereksin de, insanın en büyük iddiası olan “Müslü- manım” demenin bir isbatı olmasın mı? Onun içindir ki, “Ben Müslümanım” diyen kişiye tek soru sorulmalıdır: “Ciddi misin?” Çünkü iddia çok ciddidir ve ciddi- yet iddianın isbatını gerektirir. “Fâsık haberci”… Âyet, her “yoldan çıkmış”ın (fâsık) habe- rinin de yoldan çıkmış olmayabileceği ihtimalini kabul ediyor. Eğer her fâsık habercinin her haberi fâsık olsaydı, araştırmamızı istemezdi. Bu aklen de böyledir. Her sapığın her işi sapıklık de- ğildir. Nasıl ki, her sadık mü’minin yaptığı her iş doğru düzgün değilse. Eğer şeytan bir kitap yazsaydı, baştan sona her söylediği yanlış olmazdı. Firavun’un bile her yaptığı yanlış değildi. En azından ölürken söylediği doğruydu. Fakat yoldan çıkmışın ge- tirdiği haberin yoldan çıkmış olma ihtimali daha yüksektir. Bu nedenle habercinin fasığı makbul değildir. Fasığın fıskı kendine zarar verir. Fakat fâsık bir de haberci olursa, getirdiği habere ina- nan kimseler fıska ortak olur. Dolayısıyla fasığın “haberci” türü, düz fâsıktan daha zararlıdır. Bu hitaptan zımnen şu sonuçları çıkarabiliriz: 1. Ortada taşınması gereken bir haber varsa, önce bu işe sadıklar koşmalıdır. Sadıklar bu görevden kaçarsa, fâsıklar bu açığı doldurur. Bundan, o haberi taşıması gerekip de taşımayan sadıklar da sorumlu olur. 2. Eğer aynı haberi taşıyan sadıklar varsa, o haberi fasığın ağzından almak mü’mine yakışmaz. 3. Eğer yoksa iman edenler kendi aralarından sadık haberciler çıkarmayı bir görev bilmelidirler. Bunu yapmadıkları zaman, fâsıkların fıskına bilmeden ortak olabilecekleri ihtimalini göz ardı etmemelidirler. 4. Fasığın taşıdığı yalan-yanlış bir habere müşteri olmak, fa- sığın fıskını ödüllendirmektir. Fıskı ödüllendirmek fısk olur. “Haber”… Dikkat buyurun, burada “haber” diye çevirdiği- miz kelimenin metindeki karşılığı, kendisi de Arapça olan “haber” değil, nebe’ . Her nebe’ haberdir, fakat her haber nebe’ değildir. Nebe’, Arapçada sıradan bir haber değil, önemli, muhatabı etkileyecek, muhatabın gelen habere göre bir tavır ve davranış geliştirilmesi istenen haberdir. Değilse, günümüz gazeteciliğin- de “üçüncü sayfa haberleri” adı verilenler nebe’ değildir. Nebe’, Muhatabı “doğru-yanlış”, “haklı-haksız”, iyi-kötü” demek zorunda bırakacak, pozisyonunu etkileyecek habere denir. Günümüzün fâsık habercileri, fısklarını bu tür sıradan haberler için kullanmıyorlar. Onlar daha çok nebe’ sınıfına giren haberler konusunda insanları saptırıyorlar. Günümüz haber üre- tim kartelleri, “fâsık” ötesi haber taşıyıcılarla dolu. Kur’an fâsık- tan haber almaya dahi rezerv koyuyorsa, ya kâfirin taşıdığı haber için ne yapardı? Kâfir ve fâsık haberciden gelen haberlerin öksesine nasıl dü- şürüldüğümüzün çarpıcı örneklerinden bir kaçını burada vereyim de, Kur’an’ın bizi nasıl bir belâya karşı uyanık olmaya çağır- dığını anlayın. (2) Hucurat Sûresi’nin 6. âyeti, biz Müslümanları gerçekten de çağın en büyük deccalı olan medya ve haber üretim kartellerine karşı uyaran bir âyet. Bu medyanın haber adı altında taşıdığı ya- lanlar öyle tumturaklı ki, keskin bir göze ve işleyen bir akla sahip değilseniz zokayı yuttunuz demektir. Hatırlasanıza, 1. Körfez Savaşı sırasında ABD güdümlü medyanın ham petrole bulanmış karabatak kuşu görüntüleri ne kadar da masum bir ‘yalan’dı. Bu âyetle amel etmeyen herkes zo- kayı yutmuştu. Masum gibi duran haber, aslında Amerikan sal- dırganlığını meşrulaştırmak için stüdyoda üretilmişti ve görün- tüler gerçek bir olaya değil, italyan yapımı bir filme ait kareler- di. Filmden “kes-yapıştır” yöntemiyle araklanan bu görüntüler, ilk seyreden için masum gibi duruyordu. insanlığı ölmeyen han- gi kişi zavallı kuşların böyle bir akıbete duçar olmasına razı olur? Fakat işin gerçeği hiç de öyle değildi. Sadece çirkin bir sal- dırıya, masum kuşların bir filmden araklanan görüntüleri alet edilmişti, hepsi bu. Aynı şeyi ABD film endüstrisi, iran aleyhine yapılmış Kı- zım Olmadan Asla filminde de yaptı. Yine Irak işgali sırasında izlediğimiz Yalan Rüzgârı’nı hatırlayın. Bunların benzeri onlarca çarpıtmayla, Türkiye’nin en bü- yük belası olan malum medyanın görüntülü ve basılı kısmında her gün karşılaşmıyor muyuz? “Durup, araştırın”… Bu çevirinin metindeki karşılığı fetebeyyenu. Aynı kelime bazı meşhur kıraatlarda tesebbetû şeklinde de okunmuş. Aslın- da bu kıraat farklılığı bir tür tefsir olarak da anlaşılabilir. Her iki kıraattan yola çıkarak kelimeyi “durup, düşünüp, araştırın” diye çevirmek daha uygundur. Aslında tebeyyünün ilk adımı “tasavvur” ve “zihinde” atılır. Bu durumda bu emrin anlamı “Durup düşünün… Düşünmeden sakın bir adım atmayın… Kafanızı kullanın…” gibi bir açılıma sahip olur. Size yoldan çıkmışın biri haber getirdiğinde, hele bu haber dostlarınızla ilgiliyse, önce kafanızı kullanın. fiu soruların doğru cevabını bulmadan haberi asla ciddiye almayın: -Bu kişi bu haberi neden taşıyor? Bununla neyi amaçlıyor? -Neden bir başkası değil de, bu kişi? Ondan başka kimse bu haberi duymadığı için mi, değilse başka bir sebebi mi var? -Neden bir başka haber değil de, ille de bu haber? Bu haberi taşımayı onun için cazip kılan sebep ne? — Neden bir başkasına değil de, bana taşıyor? Bende işlenme- ye müsait bir ‘maden’ mi buldu? Yalan-dolana inanmaya yatkın bir görüntü mü veriyorum? Değilse, bununla benden neyi elde etmek istiyor? Görüyorsunuz, değil mi? Bir habere muhatap olan kişi, ay- nı zamanda bir sorumluluk yüklenmiştir. Öyle her habere şapka- yı çıkartıp hazır kıta koşmak, haberlerin ağına bir örümcek ağı- na düşen sinek gibi düşmek demektir. Bu tür bir tavır sahibine vebal getiren bir davranıştır. Haber deyip geçmemek gerek. Çün- kü günümüz dünyasında, ister medya yoluyla olsun ister yüz yü- ze olsun, haber masum değildir. Zaten, âyetin devamı bir habere kayıtsız şartsız teslim olmanın ağır sorumluluğunu ve vebalini hatırlatıyor: “Yoksa bilmeden bir toplumun hukukuna tecavüz edersiniz de, sonunda yaptığınıza pişman olursunuz.” Akla şöyle bir soru gelebilir: “Haberi taşıyanın fâsık olduğunu nereden bilelim?” Cevabı açık: Bilmiyorsanız, nebe’ değerindeki önemli haberlere asla inanmayın. Hele Müslümanlarla ilgili ise, o zaman daha dikkatli olun. Bu bir ahlâk sorunudur. Haber taşımak da, habere muhatap olmak da Müslüman sorumluluğu ister. Haber bir emanettir. Emanet emin elden gelmelidir. Ona ihanet etmeyecek bir elden gelmelidir. Emin elden gelen habere de sadakat gösterilmeli, ihanet edilmemelidir.