Gençtik Biz de Bir Zamanlar…
Bölüm 3: 1966 Sonbahar
Önsöz: Yaklaşık elli yıl önceki olaylardan ve hayatlarına dokunduğum arkadaşlarımın yaşamlarından ilham almakla birlikte tüm yazdıklarım hayal ürünüdür. Anı veya tarihi belgesel değildir. Benzerlikler tamamen tesadüfi olup, olaylar tarafımdan dramatize edilmiştir.
Güneşli bir Eylül günü vapur yanaşırken Karaköy rıhtımına içim içimi yemekteydi, ev ne oldu diye. İner inmez hiç vakit kaybetmeden gittim oraya. Neyse kağıt duruyordu pencerede. Ohhh… Derin bir nefes almıştım. Aynı gün babamı iyice sık boğaz edip, bir an önce ev sahibine gitmeye ikna etmiştim. Dönüşünü beklerken iş yerinde, meraktan çatlayacaktım neredeyse. İki saat sonra abus bir çehre ile geldiğini görünce içimdeki ses “Vermemiş işte! Babam da halledememiş!” diye höykürdü. Aynı anda kahveci Arzuman elindeki askıyı havada döndürerek bitivermişti orada ve çay bardaklarını dizmeye başlamıştı önümüze. Babam bana döndü “Şuradan simit kaşar al, adam da bir şey ikram etmedi, açlıktan başım dönüyor!” dedi. Sağduyulu sesim benden önce davrandı: “Yaz helvası da alayım mı babacığım?” diye sordu biraz da yağcılık kokan bir acullukla. “Yok istemem” dedi babam. Hemen karşımızdaki Salihpaşa fırınından dumanı üstünde dört simit ve yanındaki bakkaldan da iki yüz gram kaşar alıp geldim. Endişeli endişeli, merak ve çaresizlik içinde babamın asık yüzüne bakıyordum ki fazla dayanamadı, birden yüz hatları gevşedi ve gülerek “Senin iş tamam” dedi. Derin bir soluk aldım. Utanmasam boynuna sarılıverecektim. Ona olan minnettarlığım bir anda ikiye katlanmıştı.
O günlerde garip bir şekilde annemlerin benim için doğumumdan beri yaptıkları harcamaları kafamda hesap eder, değil miraslarına konmak, bir gün bunları kendilerine geri ödemeyi hayal ederdim hep. “Ne saçma bir düşünce, mademki dünyaya getirmişler seni…” dedi muzır. “Öyle, üniversiteye gidene kadar fazla bir şey yoktu” diye cevap verdi sağduyum “Ama Amerikan Koleji’ne verilen paralar? Daha dört sene en az yok ev kirası, yok yeme içme, yok harçlık derken bir dünya para gider, güya devlet okulu.” “Allahtan giyim masrafın pek yok!” Evet o zaman çalışmakta olan ağbim bütün parasını üstüne başına harcar, Beyoğlu’ndaki hazır giyimcilerden aldıklarını iki üç defa giydikten sonra bana bırakırdı. Annem de onları bir güzel küçültür bana uydururdu çeşit çeşit montları, kadife pantolonları... Arkadaşlarsa Amerikan pazarlarının müdavimi olmuşlardı. Anabala’ya veya Aynalı Pasaj’a pek gidilemezdi ama Tophane’den de çıkılmazdı. O zamanlar ekose ve bol, kısa kollu Amerikan gömlekleri modaydı. Hatta bir keresinde Mudanya’ya gittiğimiz Gemlik vapurunun perdeleri ile bir arkadaşımızın üstündeki gömlek aynı desen çıkmasın mı? Gülmekten yerlere yatmıştık. Bir de genellikle mavi, acayip bir kumaştan “kot” pantolonlar çıkmıştı son zamanlarda. Tek tük gelirdi Salıpazarı’na. Arkadaşlarım alırlar, sırayla giyerdik aramızda.
“Hay yaşa be baba!” dedim sevinçle, “Nasıl hallettin?” “Kolay olmadı. Adam Nuh diyor peygamber demiyordu. Avni bey, emin olunuz biz de her hafta geleceğiz, gençler yalnız bırakılır mı? Anneleri evi derler toplar, onlara sahip çıkarız.” demiş, utana sıkıla “Onların kızlarla filan işi olmaz, terbiyeli terbiyeli derslerine çalışırlar” diye de ilave etmiş, ancak aynı apartmanın üçüncü katında oturan kasabın “Bak eve karı kız getirmesinler, içip içip boş şişeleri merdiven boşluğuna atmasınlar, evde gürültü patırtı istemem” gibi eski kiracıların kötü tecrübelerinden edindiği şartlarını kabul edip, ambar sahibi olduğunu araya sıkıştırarak, kirayı her ay kendisinin ödeyeceğini söylemiş olması, üstüne bir de depozito ve iki aylığı peşin peşin vermesi üzerine paranın tatlı yüzüne dayanamayan adam yelkenleri suya indirmiş, “Tamam beyim, sizin gibi mazbut ve muhterem bir zatın mahdumu da herhalde sizin gibidir.” deyip, anahtarları vermiş. Kasabın akşam karısına, “Bak evi önüne gelene vermediğimiz iyi oldu. İki ay bekledik ama, bugün muhterem bir bey geldi, ona bir buçuk misli fiyatla, iki aylık peşin ve depozito da alarak kakaladım.” dediğini tahmin edemezdik tabii.
Babam “Akşam olsun gider bir bakarız” demişti. Neyse iş sona erip Zeyrek’ten Kadınlar Pazarı’na doğru yürümeye başladık. Pazar’da tezgahlar artık toplanmaya, derme çatma branda çadırlar sökülmeye başlanmış, kekremsi bir koku etrafa sinmişti. Oluşmuş çöp adacıklarının, akan çamurlu suların üzerinden atlaya atlaya, kalabalığın arasından geçmeye çalışırken babam “bak adam benim hatırıma evi kiralamaya razı oldu, beni mahcup etme” diye nasihatler etmeye başlamıştı ki içimdeki ses “Yaa bir içki de içemeyeceğiz mi arkadaşlarla?” diye itirazı bastı. Sağduyum müdahale etti, “Usuletle ve suhuletle oğlum usuletle ve suhuletle”. İmam Niyazi Sokak’ta eski, her katında ancak tek daire olabilecek kadar dar, sarı apartmanın boyası dökülmüş demir dış kapısının kilidini anahtarla açtık. Loş ışıkta, dar ve dik merdivenden yukarı çıkarken, her katta, paspasların üzerine yığılmış ayakkabılara basmamak için epey jimnastik hareketi yapmamız gerekti. Biz atlaya zıplaya önünden geçerken, kulağı kirişte olan ev sahibi kapıyı aralayıp babama bir temenna çaktı, beni de şöyle bir alıcı gözle süzdü, “Gözüm üzerinizde ha!” der gibi. Hemen bütün şirinliğimi takınıp gülümseyerek iki yüzlü bir selam verdim adama ve o anda kendimden nefret ettim.
Çatıdan bozma dairenin her tarafını uzun zamandır havalandırılmamış yerlere mahsus bir rutubet ve küf kokusu sarmıştı. Ama duvarlarında birer soba borusu deliği olan mavi ve yeşil badanalı iki oda geniş ve ferah, üçüncü oda ise bayağı ufaktı. Hatta odalardan birisinin küçük bir balkonu bile vardı. Dış kapıdan girince tam karşıda, taş tezgahın üzerindeki sararmış mermerden bir lavabosu ile suyunun belli belirsiz aktığı bir musluğu ve duvarda iki tahta rafı bulunan küçük mutfağa, odunla ısıtılan kahverengi termosifonlu, paslı duşlu, tavana kadar beyaz fayans kaplı banyoya baktım, kurnası bile yoktu. Tuvalet ise tam bir hayal kırıklığı idi benim için, ayrı yerde ve alaturkaydı. İç sesim “Sen buna yapamazsın ki oğlum!” dedi büyük bir hüzün ile.
Havalandırmak için pencereleri açıp, balkona çıktım. Binlerce damın arasında cami kubbeleri ve minareler, bir iki yüksek kamu binası, ki sağ taraftakinin Belediye Başkanlığı olduğunu öğrenecektim kısa bir süre sonra ve aralardan parça parça görünen kahverengimsi Haliç… Üstüne gerilmiş naylon çamaşır ipleri ve bir kaç tahta mandal ile balkonumuz bire iki ebadıyla iki metrekare ancak gelirdi. Güneşin batışı buradan görülemiyordu. Ama ortalık kararmak üzereydi. Uzaklardan müezzinlerin sesleri duyulmaya başlamıştı. “Akşam olmuş” diyerek, “Aziz Allah” dedim yılların verdiği alışkanlıkla. Derin sessizlik içinde çoğu hoparlörsüz okunan akşam ezanları çoğalarak yaklaşıyor, biri bitip diğeri başlıyor, muhteşem bir kreşendo oluşturuyorlardı. Neredeyse ateistliğime ramak kalmış olmasına rağmen huşu içinde dinleyip “Eee burası Fatih oğlum, kadim İstanbul’dasın ” diye düşünüyordum ki babamın sesi ile irkildim “Haftaya annenle geliriz, o evi temizler, yerleştirir, sonra da taşınırsın” dedi. Sevinçle toparlanıp “Tamam baba” dedim.
Evde dolaşırken içimdeki sesler konuşuyordu gene aralarında: “Nerede Amerikan Koleji’nin konforu nerede burada yaşayacağın sefalet”,“Orası zengin okulu oğlum, babanın verdiği olukla parayı unutma! Burada herkes gibi yaşayacaksın, ne biçim devrimcisin sen!””Orayı da beğenmez, olur olmaz şeylere bile burun kıvırırdın unuttun mu?” Annemlerle Kolej’e gittiğimiz ilk gün “Dean of Students” önde, biz arkada Robert Kolej Yüksek Kısmı’nın dört tarafı saran eski taş binalarından Boğaz tarafındakinde, bir kaç basamak inerek , içinde on on iki karyola bulunan büyük odaya girmiştik. Münir Bey boş somyalardan birini bana göstererek “Burası senin” demişti “Şimdi söylerim yatağını da depodan getirirler.” İçine bir insanın rahat rahat oturabileceği kadar kalın duvarlı, yüksek tavanlı, geniş ve büyük pencerelerinden, yeşillikler arasında Boğaz’ın kıpırtılı maviliği görülebilen, havadar ve ferah bir yatakhane idi burası. “Aşağıda banyolar var, her zaman sıcak su vardır. Haftada bir çarşaflar ve çamaşırlar toplanır, yıkanır ve geri gelir. Hepsinin üzerine adınızı işlemeyi unutmadınız umarım! Yemekler Kuzey Kampüs’teki kafeteryada yenir, yemek saatleri kapıda yazılı” dedi. İçi, eski kovboy filimlerindeki vahşi batı’nın “the Hotel” lerini andıran binanın üst katlarındaki deniz manzaralı tek kişilik odaların büyük sınıflara verildiğini daha sonra öğrenecektim ve hatta onlardan birinde yaşayacaktım bile. Çıkarken kapıdaki tabeladan haftaya konaklamaya başlayacağım yeni yuvamın adını öğreniyordum. “Hamlin Hall”
Münir bey bizi uğurladıktan sonra ortasında büyük bir futbol sahası olan bahçede biraz gezinip, basket sahalarının ve tenis kortlarının arasından arabamıza doğru giderken annem “Oh oh içim rahat etti. Burada her imkan varmış. Yemeklerini muntazam ye. Bak, çamaşırlarını da devamlı değiştir. Hepsinin üstüne adını da işledim. Kimseninki ile karışmaz!” diye sabahtan beri çektiği diskurlara devam ediyordu. Gelirken Bebek kapısından girmiş, daracık ve son derece virajlı bir yoldan ta tepeye kadar tırmanmıştık. Zaten otomobil kullanmayı kırkından sonra öğrenmiş olan babam direksiyonu devamlı bir sağa bir sola kıvırmış ecel terleri dökmüştük. İçimdeki sesler bile korkularından soluklarını kesmişler hiç bir yorumda bulunmaz olmuşlardı. Geldiğimiz yoldan dönüş yoktu. Yeşil üzerine beyaz boya ile yazılmış “Exit-Çıkış” tabelalarını takip ederek arka kapıdan çıktık. Yüz yıllık ağaçların gölgesindeki parke yoldan inmeye başladık. Kenarda dizili bir kaç eski köşkten sonra “Aşiyan Müzesi-Tevfik Fikret Evi” tabelasının önünden geçip, mezarlık ve Rumelihisarı’nın arasındaki dar sokaktan Boğaz yoluna çıktık.
Yıkanmak için aşağıdan odun taşınacaktı, allahtan ev sahibi odunları yazdan hazır etmiş ve kullanabileceğimizi söylemişti babama. Sonra gazete kağıdı ve çalı çırpı ile tutuşturup ısınan suyla da banyo yapacaktım. “Ooo sen bu kadar şeyle hayatta uğraşmazsın gider hamama yıkanırsın, haftada bir!” ”Peki yemek?” Buna ben cevap verdim “Onu da bir şekilde hallederiz, makarna, menemen, olmazsa zeytin, peynir…“ Çamaşırlar kolaydı. Her hafta ambara verip eve gönderecek, temizleri alacaktım. Sadece buradan Unkapanı’na koca bavulu taşımak kalıyordu ki ona da katlanırdım artık. Annem sıkı sıkı tenbih etmişti. Her gün çamaşırlarımı, haftada bir çarşafları değiştirecektim. Babam akşam vapuruna yetişecekti, artık ayrılma vakti gelmişti. Vedalaşıp ayrıldık.
Erhan, Macun’un taktığı isimle “Eta”, geçici olarak bir akrabasının yanında kalıyor ve muhtemelen heyecanla benden gelecek haberi bekliyordu. Babamdan ayrılınca İMÇ bloklarında alt kattaki, ankesörlü telefonlara doğru aceleyle yürüdüm. Büfeden bir jeton alıp telefona attım, not defterimi çıkarttım ve o karanlıkta altı rakamı zor bela seçerek telefonun yuvarlak kadranından çevirdim. Müjdeyi verdim. Ertesi gün gelip eve bakması için sözleştik. Acele ile yetiştiğim vapurda kitapçılara bakmadan doğru üst güverteye çıkmış her zamanki yerimize oturmuştum. Koca yaz geçmişti onu hala görememiştim. Düşünüyordum. Acaba hangi okulu kazanmıştı? Ya yurt dışına giderse hakikaten? İçimi bir sıkıntı kapladı. Güvertenin küpeştesine dayanmış iki sevgilinin havaya attıkları simit parçalarını kapmak için pike yapan martıların çığlıkları kendime getirdi beni. Tornistan manevrasını tamamlayan vapur, Sarayburnu istikametinde hızla yol almaya başlamıştı. Okullar açılmadan onu mutlaka görmeliydim, gerekirse bir gün evinin civarına gidecek, bütün gün bekleyecektim, elbet evden çıkacaktı.
İçimdeki ses hatırlattı birden “Operete bile gitmiştiniz beraber” Evet, evet dün gibi hatırımdaydı işte! Vapurdaki çok seyrek konuşmalarımızın ortak konularından biri tiyatro, özellikle de onun meraklı olduğu Brecht’in epik tiyatrosu olurdu. İki sene önce bir Pazartesi sabahı durup dururken “Bizimle operete gelsene yarın, Şen Dul’a biletimiz var, Tepebaşı Dram’da” demişti beraber vapurdan inip Tünel’e doğru yürürken. Hiç düşünmeden tamam demiştim. “Bir de düşünseydin bari!” dedi iç sesim. “Sözümü kesme” dedim. Tiyatroya çok gitmiştim ama ilk defa bir operet seyredecektim. “Seni biraz yontmak istemiş olmasın?” diye üsteledi. Olabilirdi benim de aklımdan geçmişti. Salı akşamı saat yedi gibi Taksim’de idim. Atlantik’te iki sosisli ve kızarmış patates alarak soğuk biranın fıçıların ucundaki sifonlardan çıkıp köpük köpük Arjantin bardaklara doluşunu, dolar dolmaz da hiç taşmadan durmalarını izledim. Biranın sırası değildi şimdi, uyanık kalmalıydım. İki şişe Bostay’la yetindim ve Galatasaray’a doğru uçarcasına yürümeye başladım. Yolda düşünüyordum nereden çıkmıştı bu davet? Gerçi arkadaşları ile birlikte idi ama gene de vapur yolculuklarımızın ve yolumun üstünde olmasının verdiği avantajla onu okuluna bırakmalarım dışında ilk defa birlikte olacaktık en az üç saat. Bilet parasını vermek icap eder miydi acaba? Böyle bir andavallık yapmak doğru değildi. Benim de onu bir yere davet etmek için bir bahanem vardı artık, bu da işime gelirdi zaten. Yol açılacaktı. Galatasaray Postanesinin yanındaki gazete mecmua bayiinin önünde buluştuk. Onlar üç kızdı bir de ben. Yoldaki konuşmalardan dördüncü arkadaşları gelemediği için çağırıldığımı anladım. Olsundu, bu da benim için bir aşamaydı, hem de hiç hayal dahi edemeyeceğim.
Dışarıdan bakılınca tek kat gibi görünen, yaşlı bir ahşap, konak eskisi, pembe binanın üç kemerli betonarme kapısının önü taksilerden ve özel arabalarından inen insanlarla doluydu. Fuayede muhteşem avizelere doğru yükselen duman ve uğultu bulutunun içinde kuaförden yeni çıktıkları belli olan çoğu tuvaletli, eldivenli, şapkalı kadınlar ve takım giymiş, kravatlı hatta smokinli, papyonlu adamlar hararetli hararetli sohbet ediyorlardı. Sağduyum “İyi ki doğru dürüst giyinmişsin de hırkayla filan gidip oraya rezil etmemişsin kızcağızı” diye fikrini beyan etti. Sarı pirinç çubuklar ile basamaklara tutturulmuş vişne çürüğü bir yolluk ile kaplı ahşap merdivenleri çıkarak koyu kırmızı kadife perdeli locamızın koltuklarına oturduk. Salonda, parterin çevresinde localar kat kat sıralanıyordu göz alan süslemeleriyle. “La Scala mıydı neydi? Oraya benziyor.” dedim, resimlerinden hatırlayarak. Gonglar vurulmaya başladı ve sonunda ışıklar söndü. Seyirciler monokle ve küçük dürbünlerini hazırlamaya başlamışlardı. Nereden geldiği belli olmayan bir müzik sesi duyulmaya başladı. Birazdan ön tarafta bageti ile kumanda eden şefi fark ettim ve alkışlara selam vermek üzere ayağa kalktıklarında da müzisyenleri görebildim siyah tuvaletleri ve smokinleri içinde. Sahnede rengarenk kostümleri ile oyuncular sık sık şarkılar söyleyip dans ediyorlardı. Ama benim aklım oyunda değildi elbette ki. Bu kısa ama benim için uzun beraberliğin tadını çıkarmak için, kayıp giden zamanı elimle, avuçlarımla tutmak istiyordum, bir yandan da seyrederken onu kaçamak bakışlarla. O ise bundan bihaber dikkatle izliyordu oyunu. İkinci arada gene şundan bundan konuşmaya devam ediyorduk ki “Ne zaman gidiyorsun sen şimdi?” diye bir soru duydum. Hiç üstüme alınmamıştım. “ Bir ay sonra okul bitince. Uçak biletlerim geldi. Seneye Ocağa kadar oradayım” demez mi şaşırmış ve yıkılmıştım, o anda boğazım düğümlenmiş, göğsüme bir ağırlık oturmuştu. Son perdeyi hiç hatırlamıyorum, sadece artık onu doya doya seyrediyor, adeta hayatımdan çalınacak ayların acısını çıkarmak istiyordum. Ben bunları düşünürken vapur Kadıköy İskelesine yanaşmak üzere düdüğünü de öttürerek geri manevra yapıyor, çımacılar halatları iskelenin babasına atmaya hazır bekliyorlardı.
On gün sonra eve taşınmıştım. Balkonlu oda Eta’nındı, küçük oda da, bir gün gerçeğine sahip olmak umudu ile kıl testeresi ile kontrplaktan tekneler yapan, Macun’un taktığı ismi ile Kaptan’ın. Yazı masam ancak içerideki bu büyük odaya sığabilmişti. Bütün mobilyaların formikaya döndüğü o furyada dedemden kalma bu maun cilalı, masif yazıhaneyi eskiciye verilmekten son anda kurtarmışım ki bir kaç raptiyesi dökülmüş de olsa, bir de kendi etrafında dönen, deri koltuğu vardı. Babamın ıskartaya çıkarttığı ve en az on yıldır benim kullandığım siyah “Olivetti”m ile birlikte bu masa, hemen hemen yarısını kapladığı odama çok ciddi bir hava vermişti. İki parmakla daktilo yazmayı kendi kendime öğrenmiştim ve bayağı da seriydim. ”Nasıl da dağıtmıştın ama Olivetti’yi?” diye kesti beni muzır gene. Bıkkınlıkla bir kere daha anlatmaya başladım. “Evet, bakalım makine mühendisliğine istidadım var mıydı? Meselâ ellilerden kalma bu eski makineyi söküp takabilir miydim? Büyük bir hevesle, yapabileceğimden son derece emin, babamın tornavidası ile işe koyuldum. Ama hiç de umduğum gibi gitmemişti işler. Kolayca söktüğüm daktilonun parçaları bir çarşafın üstünde umutsuzca bana bakıyorlardı, ben de onlara… Toplamaya nereden başlayacağımı bir türlü bulamıyordum. Bir hatırlasam arkası mutlaka gelecekti, emindim. Üzerinden günler geçtikçe parçaları iyice unutuyor ve gitgide de makineyi toplama isteğimi kaybediyordum. Koca daktilo yok olmuş gitmişti…” Üzüntüden kahrolmuş, melul mahzun dolaşırken her zaman ki gibi babam imdadıma yetişmiş, bir gün çarşafı olduğu gibi toplayarak götürmüştü. Meğerse çarşıda bir daktilo tamircisi varmış. Adam bir haftada benim eski, sevgili makinemi toplamıştı…
Odamdaki duvarları da boş bırakmamıştım. Orta okuldayken resim yapmaya merak sarmış, Şekercioğlu’nun vitrininde ilk defa gördüğüm bir şövale ile iki üç tuval aldırtmıştım babama. Annemin şart koşması ile yere serdiğim çarşafın üzerinde bir elimde fırça, diğerinde palet ünlü ressamların resimlerini taklit etmeye çalışırdım. O zamanlar “Serviler”in kendimce başarılı bir kopyasını yapmıştım. Önde iki servi ağacı arkada dağlar, bulutlu ama pırıl pırıl gökyüzü ve sarı bir ay…”Kulağını keserek Pigalle’de bir kadına hediye eden Hollanda’lı ressamın değil miydi o?” dedi içimdeki ses. Ben “Oydu ne olmuş? Sanatçıların sağı solu belli olmaz!” diye azarlayınca ”En sevdiği renk de sarıymış! Ay’ı bile sarı boyamış!” diyerek yumuşak bir geçiş yapmıştı. İşte o resim hala duruyordu. Odanın bir tarafına özenerek asmıştım. Ernesto’nun sol bir dergiden kesilmiş seyrek sakalları arasında koca purosu, gülümseyen resmi ile Mustafa Kemal’in Hayat Mecmuası’nın kapağından alınmış kalpaklı fotoğrafı da masamın karşısındaki duvara yapıştırılmıştı.
Yatağımı annem Havlucu Ahmet Enişte’nin tavsiye ettiği Kapalı Çarşı Arakiyeciler’deki bir yorgancıya yaptırmış içine yarım yün yarım pamuk koydurmuştu. Bizim ambar’ın Kürt hammalları çok zorlanmıştı Bulgar Pazarı’ından aldığımız demir, kunt somyayı ve benim yazıhaneyi daracık merdivenlerden en üst kata çıkarırken. “Dolap işi kolay oldu” dedi içimdeki ses. Hemen Çarşamba Pazarı’ndan fermuarlı vinileks bir dolap ve bir avuç da renkli plastik mandal almıştık yanında. Devam etti muzır gene sırıtarak “Pembe sarı çiçekli deseni de odana tam uyduydu!””Kes” dedim hiddetle. Annem yaz başından beri, kapıyı aşındıran eskiciden babamın giymediği elbiselerini vererek alıp biriktirdiği plastik kova, leğen gibi eşyaları, evdeki tencere, tava eskileri ile birlikte toplayıp getirmişti. Pazardan da ampul, arap sabunu, süpürge, gaz yağı, ispirto, kibrit ve de bir gaz ocağı satın almıştık yemek pişireceğiz diye. İspirto, ocağın orta yerindeki minare şerefesi gibi duran yere konup yakılıyor, o alev alev yanarken pompalamaya başlıyorsun, alttaki hazneden gelen gaz yağı ile üstteki kafa akkor haline geliyordu. Ocak yanarken sönmeye yüz tutarsa yeniden pompalıyordun. Annem bunu bana defalarca yaktırarak ve öğrendiğimden iyice emin olarak Bursa’ya dönmüştü.
Bir ara gidip kırtasiyeciden daktilo kağıdı ve karbon, kurşun kalem, silgi ve kalemtıraş , bir bayiden de gazeteleri almıştım. Onlar gittikten sonra okumaya daldım. İsmet Paşa “Ortanın solundayız” demişti…“Bak bak bak, ne zamandan beri?” dedi muzır sesim. Artık CHP den ne köy olurdu ne kasaba. Eskimişti. Annemlerin partisiydi. “Şimdi TİP var!” dedi sağduyum. Akşam, kaçırılıp dövülen yazarını manşete çekmişti. Şöyle üstünkörü bir okudum. “Zülfiyare dokundu herhalde” diyordum ki hatırladım “Tural Paşa? Çok sert yazıyordu hakkında son günlerde…” Ankara’ya yürüyen işçiler haberi ile ilgilenmedim, “Sosyalizm için yürüselerdi ilgilenirdin” dedi muzır. Başımı salladım.
Lise birdeyken bir anda 4,5 numara miyop çıkmış olan gözlerim pilot, jet pilotu olma hayallerime son vermiş, rotayı yazarlığa çevirmiştim. Cumhuriyet’in “Yunus Nadi” yarışmasına gazetelerde okuduklarımdan çok şey öğrendiğimi sanarak ama özellikle evdeki daktilodan aldığım güçle ve kendimin de şaştığı bir öz güvenle gönderdiğim yazı tabii ilk yüze dahi girememiş “yazarlık” hevesim de büyük yara almıştı böylelikle. Hoş birinci olan makalenin yazarı da yıllarca hapislerde çürümüştü “komünizm propandası” yapmaktan. Derginin sayfalarını açamamıştım, çünkü sayfa açacağı almayı unutmuştum. Parmakla açmayı da sevmezdim. Yırtık pırtık olurdu. Altmış bir de esen yarım yamalak özgürlük havası içinde yayımlanmaya başlayan ve kısa zamanda müptelası olduğum YÖN’e kıyamazdım. Dergide her hafta “Kuvay-ı Milliye Destanı”ndan dizeler yayımlanıyor ben de defalarca gözlerim yaşararak okuyor, arka arkaya gelen “Memleketimden İnsan Manzaraları”, “Şeyh Bedrettin”, “Taranta-Babu”dan parçaları ezberliyordum. İçimdeki ses “… bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…” diye tekrarlarken dalmışım.
Ertesi gün Eta’yla babası, küçük bir skoda kamyonetle eve geldiler. Babası lisede bizim müdürümüzdü. Ak saçlı babacan bir hocaydı. Ama en büyük takıntısı sabahın köründe okul tuvaletlerini basmak, sigara içen yatılı öğrencilerin paketlerini toplamaktı. O yüzden Macun Aydın kendisine “Kenef” lakabını takmıştı. İşin garibi kendisi de, bütün diğer hocalar gibi fosur fosur sigara içerdi. Kamyonet şoförü ile birlikte eşyaları -bir somya, bir yatak, birkaç mutfak eşyası- merdivenlerden yukarı taşırken, Kemal Hoca bir ara yalnız kaldığımızda birden bana döndü, elindekini gösterip sordu: “Sen içiyor musun?” Kullanmamanın verdiği rahatlıkla böbürlenerek ”Hayır, hocam, içmedim ben hiç” dedim. Yüzü hiddetten kızararak ”Bizim eşek günde bir pakete dayandı. Benim öğrencilerden topladıklarımdan içmeye alışmış” dedi, öğrencilerini bu illetten kurtarmaya çalışırken, kendi çocuğunu kurban veren babanın hüznü ile gözlerinde. Bana yalvardı, “Adaş bak seni çok sever, dinler. Lütfen onu bu illetten kurtar. Sen ona tesir edebilirsin” “Tamam hocam, siz merak etmeyin” diye mırıldandım, bu konuda hiç bir şey yapamayacağımı bile bile. Zaten o zamanlar sigara konusunda hiç bir bilgim yoktu. Sadece bir kaç denemede ben hiç bir zevk almamıştım o kadar.
İlk akşamdan yemek yapmayı gözümüz yemediği için dışarı çıktık. Amaçsızca itfaiyenin önünden geçip, yeni açıldığını gazetelerden okumuş olduğum alt geçidin üstünden yürürken solumuzdaki Bozdoğan Kemeri’nin içinden çıkan arabaların tam altımızda kaybolup az ilerde tekrar ortaya çıkmalarına dalmıştım ki Eta, bir yandan Yeni Harman paketinden çıkardığı sigarasını yakarken “Çuçuğum,” dedi kendi konuşma tarzı ile “Nerede yiyelim?” “Bilmem ki ben buraları hiç bilmiyorum” dedim. “Lahmacun yer miyiz?” diye sordu. Adını bir iki kere duymuştum ama İstanbul’da yapıldığını hiç bilmiyordum. “Oluur!” dedim “Yeni bir yer açılmış, hesaplı da” diye ekledi. Güneş batmak üzereydi. Tek tük arabanın, ihtiyar belediye otobüslerinin geçtiği yolda çok az da yayalar vardı bizim gibi. Önümüzdeki sık ağaçların arkasında çifte şerefeli bir minare görülüyor ve karşısında, bahçesindeki büyük havuz, heykeller ve sıralanmış bir sürü bayrak direği ile biri yüksek diğer alçak iki modern bina “Burası Belediye Başkanlığı’dır haa!” diyordu. Kısa sürede yaktığı ikinci sigara üzerine babasının sözü aklıma geldi. “Ne zevk alıyorsun bundan? İkinci oldu. Bak nefes nefesesin!” diye ilk çıkışımı yaptım. Sanki “Sen ne anlarsın ki?” der gibi “Çuçuğum, bir tane de sen yak istersen!” diyerek karşı hamle yaptı.
“Şef, buradan sapacağız”. Belediye’yi geçtikten sonraki yollar kavşağından sağa sapan yeni yapılmış kaldırımlarına ağaçlar dikilmiş, bir kenarındaki boş arsada taştan kalelerin arasında çocukların top oynadığı geniş ve parke yoldan yürümeye başladık. Her yazılı şeyi okuyup beynimin bir köşesinde biriktirmeyi adet edinmiş olduğum için “Gençtürk Caddesi” diye fısıldadım kendi kendime. Gemi lumbozu gibi yuvarlak pencereleri olan dört beş katlı, kâgir bir binanın önünde sekiz dokuz yaşlarında iki kız çocuğu sek sek oynamışlar evlerine giriyorlardı, anneleri çağırdığı için. O anda babamın olası bir erken evlenme ihtimalimi ortadan kaldırmak için sık sık beynime işlediği “Oğlum senin evleneceğin kız daha yedi-sekiz yaşında!” sözleri aklıma geldi. Amma da yapmıştı babam yaa! Daha bunlar küçücük çocuklardı…Babalıktı işte, onun sözüyle mi evlenecektim! …Bazen apartmanlar bazen de bir iki katlı çürük çarık eski binaların arasından aşağı doğru yürürken Eta “Geldik, burası” dedi. Vitrin yapılmış bodrum kat penceresinin önünde bekleşen iki üç kişinin arasından geçerek, beş basamak indik ve dar kapıdan içeri girdik. İstanbul’un ilk lahmacuncusu “Hacıbozanoğlu” na merhaba diyordum böylelikle.
Üç dört formika masa, açık kapağından görünen ateşi salonu sımsıcak yapmış küçük, kırmızı tuğlalı fırınının bulunduğu dükkanda başlarında beyaz önlüklü bir usta ile iki yardımcısı harıl harıl çalışıyorlardı ortadaki taş tezgahın başında. Yamaklardan biri hamur açıyor diğeri büyük bir tepsi içinde önceden hazırlanmış malzemeyi üzerlerine yayıyor, usta da uzun küreklerle bunları fırının içine sürüyor, bir iki silkeliyor, fırının içinden de olmuş “lahmacun”ları çıkarıyordu. Yardımcı kız ise üzerlerine isteğe göre limon sıkıyor, baharat serpiyor, kırmızı bir tozla yoğurduğu ince doğranmış kuru soğanları yerleştirip kağıda sararak pencereden dışarıda bekleyen müşterilere veriyordu. “Büyük şef! Üçer dürüm yeriz değil mi?” dedi Eta. “Dürüm ne ki?” dedim boş bulunarak. “Sen buralarda yenisin galiba” edası ile bana döndü ve “Kağıda sarılıyor, ama sen Kolejlisin ya, Allah bilir şimdi tabak nerede, çatal bıçak nerede dersin!” O kadar açtım ki iğnelemesine aldırmayarak yemeğe başladım. Hayatımda ilk defa yediğim çiğ soğanla boğuşurken, alttan akan yağların her tarafıma bulaştığını fark etmemişim. Eta “Büyük şef, ne ettin ya! Gömleğini mahvettin” deyip kahkahalarla gülmüştü halime. Hesabı ödeyip çıkarken de “Şef, lazım olur” diyerek kasanın yanındaki büyük kavanoza elini daldırmış, müessesenin ikram ettiği “Bafra” sigaralarından bir avuç alarak cebine atmıştı.
O akşam eve gidip yattığımda düşünürken onu, birden aklıma geldi. Nasıl gelmemişti bu şimdiye kadar? Daha Eylül ayında idik. Mevsim bitmediğine göre antrenmanlar devam ediyor olmalıydı. Moda plajına gidersem mutlaka bulurdum onu. Ertesi günü öğlene doğru oradaydım. Bu saatlerde biterdi su topu antrenmanları. Mevsim sonu olduğu için plajda çalışmaya gelen sporcular dışında pek kimse yoktu. Tabii kapıda bilet filan soran da. Denize doğru uzanan tahta iskelelerin üzerinde bir plaja hiç yakışmayacak görüntümle, bej hırkam, pantolonum ve siyah pabuçlarımla denize doğru yürüyordum. Onu görme, onu bulma isteğim o kadar kuvvetliydi ki kıyafetimin garipliğini düşünmüyordum bile. Neyse ki her zaman iğne atsan yere düşmeyecek kadar dolu olan ortadaki güneşlenme iskelesi bomboştu. Sadece en uçtaki kulede iki genç atlama antrenmanı yapıyor, yedi sekiz kişi de başlarında boneleri ve deniz gözlükleri ile denize doğru uzanan iki iskele arasındaki boşlukta su topu oynuyorlardı. Ama gelen bağırışmaların hepsi erkek sesiydi, erkek takımıydı bu!
Geçen değil ondan evvelki yaz gene St Joseph’i kazandığı için ailesi ile buraya taşınmış Bursa’lı bir arkadaşım beni plaja getirmişti. O gün tanıştırmıştı beni onunla aynı sokakta oturan çocuk. Yıllardır erkek okulunda okumuş olmanın verdiği çekingenlikle kafamı kaldırıp yüzüne bile bakamıyordum. O ise başka bir şeyin derdindeydi. Bir yandan sarı saçlarını kurularken “Gözlüklerimi bulsanıza çocuklar, ben bulamıyorum” demişti. Ben hızla etrafıma bakınmış, siyah ince çerçeveli gözlüğü hemen alıp uzatmış ve “Bunlar mı?” demiştim, ilk defa yüzüne bakarak. Lacivert gözleri dalgalanmış “Evet, evet teşekkür ederim” demişti. Ertesi gün vapura giderken Moda’nın ara sokaklarından birinde onu görmüş, vapura kadar izlemiştim, bir merhaba desem mi diye düşünerek. Sağduyum “Vapurda tesadüfen karşılaşmış gibi yap” demiş ve ben de söz dinlemiştim.
Bunları düşünerek Bomonti Bira Bahçesi’nin önünden yürürken “Kemal” diye seslendiğini duydum. Bu oydu. Kalbim hızlı hızlı atmaya, karnıma ağrılar girmeye, bacaklarım titremeye başlamıştı. “Ne arıyorsun burada?” Bütün cesaretimi toplayarak “Sana bakmaya gelmiştim” demiştim. Muzır “Bakmak mı o da ne demek?” diye dalga geçer, sağduyum “Garip de karşılamadı galiba seni pek” derken “Merak ettim hangi okula gideceksin?” dedim son bir gayretle. “Robert Koleji öğretirsin artık bana!” diye cevap verdi gülümseyerek. Bir anda umarsızlık ve pişmanlık duygusu sarmıştı bütün benliğimi. Bir yandan ayağıma kadar gelen fırsatı kaçırdığım için hayıflanıyor, derslerime çalışmayıp atıldığıma bin lanet ediyor, ama utancımdan bunu bir türlü söyleyemiyordum ona. “Ayrıldım ki ben oradan” dedim, kendime de yabancı gelen bir sesle. Ve aklıma ilk gelen bahaneleri sıralamaya başladım. “Mücadele etmem lazım, memleketin durumu, Amerikan emperyalizmi… ” Boş gözlerle bakmıştı bana…
