Ece Ayhan şiirinde doğa-kültür çatışması — 2*

Coşkan Tugay Göksu

Eksik Güç Eros’tan Mutlak Hazzın Evi Thanatos’a
Yönelen Arzu

Derginin bir önceki sayısında yayımlanan yazımın ilk bölümünde Ece Ayhan şiirine genel bir bakış ve yorum getirmiştim. Sonrasında da şairin şiirini şizofrenik söyleme ve başarısız öznenin baba’ya bakışına göre değerlendirmeye çalışmıştım. Bu bölümde, yazının ilk bölümünde yalnızca ismen atıfta bulunarak geçtiğim Eros ve Thanatos’u detaylandırmaya çalışacağım.

İkame, bir nesnenin yerine bir başka nesneyi geçirerek yol alması, nesneden nesneye zıplayarak ilerleme çabasıdır (Erdem-Ergül, 2014:11). İmgesel alandan dil tarafından alıkonulmuş ve hadım edilmiş şair, kültürel alanın eksik haz dolu nesnelerinden kurtulmak, mutlak hazza az da olsa yaklaşabilmek ve yabancılaşma fenomenini olabildiğince askıya almak için kentin, dünyanın, dilin kurduğu ve artı değer verdiği her şeyin yerine İmgesel alanına ait haz yüklü nesnelerini koyar. Bu kurtulma sürecinde kültürel alandaki Eros’tan doğa alanındaki Thanatos’a güçlü bir atılım görürüz.

Ece Ayhan’ın meşhur şiiri “Yort Savul”da bahsettiği tam da şimdiye dek bahsettiklerimi kanıtlar nitelikte: “İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha/ Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?”

Bastırma, “benin acı veren ya da katlanılamayan fantezi ve duygulanımlara karşı direnmesi” sonucu ortaya çıkar (Freud, 2011: 37). Bu doğrultuda özne, Thanatos’un ölüm içgüdü ve dürtülerine ve dolayısıyla imgesel alana yönelir. Bunun nedeni, Thanatos’un ölüm içgüdü ve dürtülerine ulaşılması durumunda hiçbir eksikliğin hissedilmeyeceği ve mutlak hazza ulaşılacağı düşüncesi olarak açıklanabilir. Eros’un cinsellik ve yaşam dürtülerine karşı Thanatos’un baskın gelmesi “ölüm” kaynaklıdır. Çünkü “ölüm”de mutlak bir haz ve doyum söz konusudur. Yaşamda vaat edilen haz, yetersizdir, hadım edilmiş özneyi doyurmaktan uzaktır. “Simgesel/kültürel alanın bütün haz ve arzu, nesne ve merkezlerini tüketmiş durumdadır. Simgesel/kültürel alandaki haz nesnelerine ulaş(a)mamak veya ulaşıldığında ise bunların şaire sunduğu eksik hazzından ortaya çıkan hoşnutsuzluk durumu, aslında şairi, Eros’un kültürel alandaki yaşam ve cinsellik içgüdü ve dürtülerini olumsuzlayan ve hiçleyen nedenlerin başında gelir. Buna karşın şairin, Simgesel/kültürel alana ait her olumsuzlama ve hiçleme edimi diyalektik olarak hem arzuyu hem hazzı hem de bilinci ortaya çıkarır (Şen, 2015). Şair bu doğrultuda iyinin ve kötünün ötesine yönelir.

Freud’a göre Simgesel/kültürel alanı bir arada tutan Eros’un cinsellik/yaşam içgüdü ve dürtülerinin ortaya çıkardığı haz, Thanatos’un ölüm içgüdü ve dürtülerinin ortaya çıkardığı hazdan çok daha düşük seviyededir. Söz konusu haz, hadım edilmeden, dünyaya gelmeden önceki İmgesel alanda bulunan mutlak hazdır ve buna ulaşmak ancak ve ancak ölümle mümkün görünür. Fakat burada dikkat edilmesi gereken “haz ilkesinin doğal sınırı(nın) gerçeklik ilkesi” (Maccannel, 2015:89) olduğudur. Yaşam ölüme doğru yol aldığı için cinsellik bu yoldaki büyük bir umuttur diyebilirim. Eros’un ölüme direnen etmen olarak taşıdığı anlamı Thanatos açığa vurur. Cinsel dürtüler gerçek yaşam dürtüleridir, diğer dürtülerin işlevleri nedeniyle ölüme götüren yönelimlerinin tersine iş görür onlar (Ricoeur 2007: 254):

Duyduk ki, bir daha/ Kuş getirmek sınıfa/ İntihar olmuş cezası/ Hal ve gidiş tüzüğünde

Biz kuşları tutmuyoruz ki/ Kapıda koyveriyoruz/ Dönüp onlar ceplerimize giriyorlar/ N’apalm? (Ayhan 2014: 159)

Bu dizeler bana göre, Freud’u destekler nitelikte. Kültürel alanın en güçlü alanlarından biri de eğitimin kurumları olarak bildiğimiz okullardır. Buralarda özneler, Öteki’nin arzusuna göre şekillendirilir, kalıplandırılır ve Simgesel alana tehdit olmayacak, Eros’un hükümdarlığını tehlikeye sokmayacak hale getirilir. Şairin burada dişil bir “duyum” ile öğrendiği bilgiler onu ölüme götürür bir vaziyetle duruyor karşımızda. Ne yapıp edip cebine giren kuşlara ise Thanatos’un ölüm içgüdü ve dürtülerinin temsili dememde bir sakınca yok. Hal ve gidiş tüzüğünün cezayla birleşmesi, yani yasağın bir derece daha artırılması arzuyu beslemekte ve özneyi bir adım daha meydan okumaya yaklaştırmaktadır. Karşımıza çıkan böylesine güçlü haz eylemi, hoş olmayan ve can sıkıcı bir gerilimi azaltmak (intihar, ölüm) ya da ortadan kaldırmak değil tersine hoş ve nefis bir gerilimi (mutlak haz) sürdürmek ya da artırmaktır (Comte-Sponville 2013, 190). Fakat burada şair yine yanılır bana göre. Çünkü Thanatos’un mutlak haz alanında yasak ve yasa olmadığı için bütün bir hazzın kendisi de yoktur aslında. Şairin ayırmak, ayrılmak, bölmek istediği şey aslında arzusunun bir numaralı dayanağıdır:

Artık yeter ve yetti patron!/ (Gerçeklikte ‘patron’ diye yazılan bir sözcük var mıdır dünyada? Yalnız bir soru bu.)/…/ Ama iki şehrin de bir denizleri olacak/…/ Ve üç denizle üçe bölünmüş bir kent olarak; biraz İskenderiye’ye benzeyecek/…/ Evet kimse artık onun peşinde değil/ Peki ama gerçeklik nereye gidiyor?/ Aşk ve şiir nereye? (Ayhan 2014: 247)

Üstte bahsettiğim paradoks işte bu dizelerde şairin farkındalığı olarak karşımızda. Sürekli bir gerçekliğe yönelik vurgu, şairin aslında gerçeklik tarafından tatmin olmadığını, Öteki’nin de gerçekliğin peşini bıraktığını söyleyen bir yakarıştır diyebilirim. Şair, arzusunu Öteki’nin arzusu olmaktan çıkarmak için çabalarken yine kendini onun yanında ve onun isteklerini dile getirir pozisyonda bulur. Bu gerilimden kurtulmak için şehirleri denizlerle böler fakat onları tekrar birleştirmez. Tıpkı Turgut Uyar’ın “Terziler Geldiler“ şiirinde olduğu gibi. Oradaki terziler ile burada konuşan özne, şehrin ve kentin kısıtlayıcı, yetersiz haz barındıran boğuculuğunu yakıp yıkar, kesip biçer fakat toparlamaz. Turgut Uyar kurtuluş olarak ormanı gösterirken Ece Ayhan kurtuluşu denizde görür. Buna karşın şairin, “Simgesel/kültürel alana ait her olumsuzlama ve hiçleme edimi diyalektik olarak hem arzuyu hem hazzı hem de bilinci ortaya çıkarır.” (Şen, 2015). Şairin Simgesel/kültürel alana karşı olan bu tavrı, aslında var olan karşısındaki Hegel’in olumsuzlama ve Sartre’ın hiçleme tutumuyla benzerlik gösterir. Yine Lacan, Adorno ve Zizek’in negatif diyalektiği de benzer şekilde olumsuzlama üzerine kuruludur (Yibing 2012:3).

Ben sakal bırakmıştım göze batmıyor/ Gel benim korkum gel çok korkmak istiyorum/ Vedha! Seni sevmeye başladığımız zaman öldün/ Ne denebilir seni sevmeye başladığımız zaman öldün (Ayhan 2014:15)

Burada, kültürel alanın bütün haz ve arzularının tüketilmesi ile karşı karşıyayız sanki. Hayatın en büyük arzularının ve tutkularının ölümün sınırında deneyimlenmesi kabulüyle yola çıktığımda, şairin sevgi-ölüm-korku metaforlarını bir arada kullanmasını anlamlandırmak kolaylaşıyor. İmgesel alandaki mutlak hazzı şairin sevgi metaforunun karşısında durur. Fakat ölmüştür. Şair artık oraya yabancılaşmış, Kültürel alan içine enjekte edilmiş durumda beklemektedir. Yüzünde bir fazlalık olarak “bıraktığı” sakalları bile Öteki’yi rahatsız edemez. Bu noktada Thanatos’a ait, acı çekmekten zevk alma durumu olan mazoşizm ve acı çektirmekten zevk alma hali sadizm gibi ölüm dürtüleriyle karşılaşıyoruz. Şair, tüketilmiş kültürel alan hazlarının sınırında mutlak hazzın yaşandığı “ölüm”e mazoşist bir halde, deyim yerindeyse ipleri eline alarak yaklaşmak istiyor. Thanatos’un bu iki ölüm dürtü ve içgüdüsünün nedeni ise kişisel aygıt olan “Ben-Ego”nun suçlu İd ile yasakçı Süperego arasındaki sıkışmışlığıdır. Böylesine bir açmazda “suçlu bir İd ile zalim cezalandırıcı aynı ölçüde de onur kırıcı bir vicdan arasında kalan Ben, kendi kendisine işkence etmekten ya da saldırganlığını başkalarına yönelterek onlara karşı işkence etmekten başka yol bulamamaktadır (Şen 2015):

Ben ki son üç gecedir intihar etmedim hiç, bilemem

intihar karası bir faytonun ağışı göğe atlarıyla birlikte (Ayhan 2014:37)

Ölümün sınırlarında gezinen özne, renk olarak bu dizelerde kendine karayı seçmiş. Kara renk ise Kültürel alanının gerçekliğini temsil eder psikanalizde. Suçlu İd ile zalim Süperego arasında sıkışan Ben, yine bu dizelerde asıl olana kavuşmanın ancak ve ancak intihar yani ölüm yoluyla olacağını iddia eder. Tüm arzularının kaynağı, mutlak hazzın yegâne evi olan Thanatos’un ölüm içgüdü ve dürtüleri, şairin Nirvana’sı konumuyla tam da karşımızda duruyor. Son üç gecedir intihar etmeyen şair, aslında şimdiye dek sürdüğü yaşamdaki sıkışmışlığını da gözler önüne seriyor, kendini ifşa ediyor. Bu sıkışmışlığa arzusunu ölüme yönlendirerek dayanabilmiştir dersem yanlış söylemiş olmam.

Gelir dalgın bir cambaz. Geç saatlerin denizinden. Üfler lambayı. Uzanır ağladığım yanıma. Danyal yalvaç için. Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklar bir dilde bilmediğim. Göğsünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler. İçer içki Üzünç Teyze tavanarasında. İşler gergef. İnsancıl okullardan kovgun. Geçer sokaktan bakışsız bir Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatları sığmamış. Bağırır Eskici Dede. Bir korsan gemisi! girmiş körfeze. (Ayhan 2014, 75)

Simgesel/kültürel alan, sürekli olarak kendini var eden öznenin dürtü ve içgüdülerinin ölümü veya boyun eğdirilişi üzerine yükselir. Bu alanda yaşamak uğruna, Eros’un cinsellik ve yaşam içgüdü ve dürtülerinin birçoğundan feragat aslında insan tarafından çekilen acı ve suçluluk duyumunun ilksel ve kökensel nedeni olur. Çünkü kültürel alanda yaşamının bedeli kaçınılmaz olarak mutlak doyum ve tatminin imkansızlığını ortaya çıkarır (Şen 2015). Bu dizelerde, dalgın bir cambaz olarak somutlanan, şairin İmgesel alandaki kökenidir. Acı çekmekten ağlar vaziyette bulunan kendi yerine yerleşir. “Görme”nin eril bir imge olduğunu daha önce söylemiştim. Burada anlatılan kadının kör olarak nitelenmesi Simgesel/kültürel alana açık bir saldırıdır. Onun kör olması ve bilinmeyen bir dilde sayıklaması, şairin ulaşmaya çalıştığı, yabancılaştığı dilin “selenli harfi”dir aslında. İçindeki kırık çekmeceler ile tavan arasında (sıkışarak İd-Süperego arasında) herhangi bir gergef işlemekte, sonsuz zamana erişmeye çalışmaktadır. Metafor yoluyla anlatılan söz konusu sıkışmış öznenin insancıl okullardan kovgun olması da iddiamı destekler nitelikte. İçinde kırık çekmeceleri olan ve tavanarasında içki içen öznenin Simgesel/kültürel alanın bir numaralı yerlerinden biri olan okullardan kovulmuş olması da gayet doğal bir durum.

Öznenin İmgesel/doğal alanından getirdiği dürtüleri aslında onu kısıtlayan, hadım eden kültürün gelişimi için temel koşuludur. Dürtü ve içgüdülerin yoğunluğu ne kadar artarsa Simgesel/kültürel alanın gelişimi ve gücü de o denli artış gösterir. Fakat bu dürtü ve içgüdüler, Kültürel alan tarafından serbest bırakılır ve kontrol edilmezse Simgesel/kültürel alanın yıkımı başlar, yasa ve yasaklar yok olur ve nihayetinde kaos meydana gelir. Bakıldığında bu durum önceden belirttiğim gibi öznenin ulaşmak istediği mutlak hazzın olduğu yerdir. Fakat yine belirtmeliyim ki bu mutlak hazzın bulunduğu alanda bir kısıtlama olmadığı için diyalektik olarak bir keyif ve zevk de bulunmuyor. Ellerinden alınan güçlerini geri almaya çalışan içgüdü ve dürtüler, kültürel alanın altını oymak için her an hazır bekler durumda hayatımızda. Bu yüzden Eros’un hazcı içgüdü ve dürtüleriyle Thanatos’un ölüm dürtü ve içgüdüleri, Simgesel/kültürel alan tarafından daimi bir denetlemeye tabii tutulur ve boyun eğdirilmek istenir. “Denetimsiz Eros tıpkı öldürücü eşi, ölüm içgüdüsü denli öldürücüdür” (Marcuse 1998: 31). Bu nedenle bu içgüdü ve dürtüler kültürel alanda doyum hedefine sadece akla ve etiğe uygun olarak ahlakilik, iyilik, güzellik, yapıcılık ve dirilik kategorileri hedefinde yürümez, bu kategorilerin gayriahlâkî, kötü, çirkin, yıkıcılık ve ölüm gibi karşıtları içerisinde de doyuma ulaşmaya çalışır. Fakat Simgesel/kültürel alan, bu dürtü ve içgüdülerin kendisinin buyruğu hedefinde negatif/olumsuz yollardan doyuma ulaşmalarını engeller. Bu noktada dürtü ve içgüdülere sağaltım ve etik yön gösterilerek doyumları olumsallık alanına kaydırılırken negatifliğin/ olumsuzluğun, doyumda saf dışı bırakılması, içgüdü ve dürtülerin tatmininde eksik bir doyum ve tatmini ortaya çıkarır (Şen 2015).

1. Yazın. Bir dal yapayalnız kasabadan köye dönüyordur. Bir sürü boz ayıyla karşılaşır dar bir geçitte./ 2. Umarsız. Üstündekileri başındakileri fora eder. Anadan doğma çırılçıplak./ 3. Ayılar duraklarlar, homurtuları kesilmiştir. Ormanlarında böyle bir aykırılık görülmemişlerdir hiç (Ayhan 2014: 185)

Simgesel/kültürel alanda öznenin kaygısını ortadan kaldıracak ve kendini güvende hissettirecek tek yol ise diğer insanlar gibi kendinin hadımıdır (Green 2004:29). Bu dizelerde tüm mücadele sonrasında yapayalnız kalmış bir “dal”ın durumundan bahseden Ayhan, aslında cezalandırıcı Süperego’ya teslimiyeti de kabul ediyor. Her ne kadar ayılar şaşırmış, homurtuyu kesmiş olsa da özne yapayalnız kalmış, nesnelerle iletişimini kesmiş ve son çare olarak çırılçıplak olmaya sığınmış hâlde. Üstündeki başındakiler, metafor olarak ayıların muhafaza ettiği Simgesel/kültürel alanın ürünleri. Bunları atmak, bunlardan kurtulmak aslında şairin istediği bir şey fakat geldiği noktada gücü tükenmiş görüntüsü veriyor. “Simgesel alanın Öteki’si özneyi onaylamazsa özne özbilince ulaş(a)maz. Özne, Öteki’ne ihtiyacı olduğunu fark ettiğinde muhtaç olduğu bilinci ortadan kaldırma arzusunu duyumsar. Ama muhtaç olduğu bilinci ortadan kaldırırsa özbilinç sahibi olamayacağından yok etme isteği ve yok etmeyi istediği şeye muhtaç olma zarureti arasında sıkışarak mutsuzlaşır. Bu tür ilişkilerde ortaya çıkan bilince Hegel, “mutsuz bilinç” adını verir” (Bumin 2013: 59).

İki yılan sarılıptır, erirken yörünge’ler bir konakta. Nite büküntülerle çevrilmiş./ Bir puhu kuşu kılığında baştanbaşa dolaşmaya çıkıyor kenti/ Dönmemek üzere bir daha (Ayhan 2014:101).

Şair bu dizelerde sıkıştığı alandan kendini aramaya yola çıkıyor. Kendini sıkıştıran kültürel alanın ise kent olduğu iddiasında. Bu doğrultuda onu engelleyen kentin yasa ve yasaklarına bir daha dönülmezse mutlak bir zafere ulaşılacaktır:

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz/ Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde/ Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle/ Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir (Ayhan 2014: 125)

Fakat Jacques Lacan’ın ısrarla söylediği gibi şairin İmgesel alandaki mutlak tatmine ve hazza tekrar ulaşması asla gerçekleşmeyecek ve gücünü birbirinden alan bu gerilimli süreçte özne, yabancılaşmış bir şekilde yaşamını sürdürecek. Fakat Ayhan’ın ısrarı sürer:

“Bir dahaki gelişte dünyaya, nehir yollarından” döneceğiz (Ayhan 2014:133)

Çünkü kapıları/ Götürüyorlar (öyle yanlış ki)/ Cam kırıkları üzerinde/ Üzerinde mi üzerinde üzerinde/ Gülüyor ve/ Gülen artık çingene değildir/ Değil mi değil değil/ Bilmem şu uzakta odaların/ Pancurlarını açmışlar/ Açmışlar mı açmışlar açmışlar/ Denize karşı/ (deniz yoktur ya)/ İçerdekiler içerlerde/ Dışardakiler dışarlarda kalmışlar/ Kalmışlar mı kalmışlar kalmışlar/ Anahtarları çalan bir çingenedir/ Bir çingene mi bir çingene bir çingene (Ayhan 2014: 248)

Kapılar, metafor olarak şairin içeriden kurtulması için umut olan ve yazımın ilk bölümünde bahsettiğim pencerelere benzer. Kapılarının götürülmesi onun artık o eski “mutlu günlere” bir daha ulaşamayacağı gerçeğiyle yüz yüze kalmasına neden olur. Dışarıdakiler artık dışarıda kalmıştır, deniz yoktur ve tutsaklık sürecektir. Şair, umutsuzca boyun eğmiştir Simgesel/kültürel alanın zaferine. Belki de kendi röportajlarından birinde belirttiği üzere “fazla ileri” gitmiştir ve yalnız kalmıştır. Öteki’nin arzularıyla yıllarca mücadele etmiş ve sonunda yenik düşmüş bir yaşamcıdır.

2. İşte ancak o zaman belki

Bir palavrayla avunmak istemediğim için

“Cehennet!” diye fırlama fırlama sabuklardım

3. Çünkü her bir şey fizik — kimya iç içedir

Koyduğumun bu dünyada

Birbirine kenetlenmiş bir çift gibi sivil ve sivil (Ayhan 2014: 254)

Image for post
Image for post

Ece Ayhan, tüm sıkı şairler gibi şiir hayatı boyunca işte bu dıştaki kayıp olanı elde etmeye çalışmıştır bana göre. Bu peşine düştüğü şey bir tutsaklık değil bütüne ulaşma arzusudur diyebilirim. Fakat buna ulaşabilseydi diğer her şeyin bir yanılsama olduğu gerçeğiyle karşılaşacak ve kaosa sürüklenecekti işin acısı. İşte bu doğrultuda Bir’in eksiğinin tamamlanmadığı/tamamlanmayacağı bilinciyle şair son şiirinde kurtuluşu “Cehennet!” çığlıyla bulmaya çalışır. Arada kalmışlığını cennet ve cehennem gösterenlerinin birleşimiyle belirtmiş, bir nevi kurtuluşu burada ummuştur.

Sonuç

Şair adlandırılmaz olanı adlandırmak amacıyla, ana dilinde tam, yeni, dile yabancı bir sözcük bulmak için kendi kendine yabancılaşmaya çalışır. Dolayısıyla duygu fazlasının kendini göstermek için yeni diller, tuhaf zincirlemeler, kişisel diller, poetikalar üretmekten başka yolu yoktur (Kristeva 2009: 57). Cumhuriyet Dönemi şairlerinden Ece Ayhan Çağlar’ın şiirlerindeki doğa-kültür çatışmasını psikoloji literatüründen yararlanarak “çözmeye, anlamaya, anlatmaya” çalıştım. Ulaştığım sonuç, şairin İmgesel/doğal alanında bulunan mutlak hazzın peşinden sürüklenerek şiir yaşamı boyunca Simgesel/kültürel alanla ciddi bir kavga halinde oluşudur. Bu çatışmayı gerek kullandığı cehennet, sabuklama, herhal gibi dönemi için alışılmışın dışında olan kelimelerle gerek de kent, tüzük, sınıf, okul gibi kültürel alanın önemli elemanlarıyla kurduğu şiirlerinden alıntılarla ifade etme çabasına giriştim.

Şairler, doğaya yönelerek kendilerini kendilerine ait hissetmeyi amaçlar. Örneğin bu doğaya kaçış isteği ya da ütopik bir mekân yaratma uğraşı Turgut Uyar’da “Geyikli Gece”, Ülkü Tamer’de “Dokuma” olarak somut bir şekilde aktarılır. Ece Ayhan’ın şiiri bahsi geçen şairlerden hikâye etme yönüyle ayrılıyor bence. Ayhan’ın şiirinde hayatın karşısında pasif şekilde bekleyen, izleyen bir özne yok. Saldıran, yok etmeye ve kavga etmeye çalışan güçlü ve yıkıcı bir özne var (belki de tam tersi yok edilmeye ve saldırıya maruz kalan). Nitekim Kapalı Çarşı onda Çapalı Karşı’ya dönüşür. Şizofrenik söylemi şiirlerinde kullanan Ayhan, bu yolla gösterenin yalnızca kendini işaret etmesini ve dolayısıyla da bunun altında kişisel hikâyesinin barınmasını onaydan geçirir. Bu yazım sevgili Ece Ayhan’ın şiiri üzerine yapılacak çalışmalara bir katkı sağlarsa ne mutlu bana.

Ece Ayhan, Bütün Yort Savul’lar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2014.

Tülin Bumin, Hegel, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2013.

Christopher Bollas, Güneş Patladığında, Şizofrenin Gizemi, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul 2018.

Andre Comte-Sponville, Cinsellik, Aşk ve Ölüm, İletişim Yayınları, İstanbul 2013.

Terry Eagleton, Şiir Nasıl Okunur, Agora, İstanbul 2011.

ERDEM, Tuna-ERGÜL, Seda, Fetiş İkâme, Sel Yayıncılık, İstanbul 2014.

Anna Freud, Ben ve Savunma Mekanizmaları, Metis Yayınları, İstanbul 2011.

Andre GREEN, Hadım Edilme Kompleksi, Metis Yayınları, İstanbul 2004.

Alâattin Karaca, İkinci Yeni Poetikası, Hece, Ankara 2005.

Julia Kristeva, Kara Güneş, Depresyon ve Melankoli, Bağlam, İstanbul 2009.

Juliet Flower Maccannel, “İki Korku Arasında”, Lacan ve Çağdaş Sinema, Say Yayınları, İstanbul 2015.

Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık, Freud Üzerine Felsefi Bir Çözümleme, İdea Yayınevi, İstanbul 1998.

Paul Ricoeur, Yoruma Dair, Freud ve Felsefe, Metis Yayınevi, İstanbul 2007.

Louis A. Sass, Delilik ve Modernizm, Modern Sanat, Edebiyat ve Düşünce Işığında Akıl

Hastalığı, ALFA/Bilim, İstanbul 2013.

Cafer Şen, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Doğa-Kültür Karşıtlığına/Çatışmasına Psikanalitik Bir Yaklaşım, Turkish Studies — International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Cilt 10/8 Bahar 2015, s.1891–1916, www.turkishstudies.net, http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.8021.

Cafer Şen, Saf Şiir ile Şizofrenik Söylemin Müşterekleri Üzerine Bir İnceleme, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, Temmuz-Aralık 2018/10:20, s.139–160.

* Yazının birinci bölümü Natama, Ocak — Mart 2020 tarihli 25. sayıda yayımlanmıştır.

Written by

Üç aylık şiir ve eleştiri dergisi

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store