“Case Study” — Tasarımı Anladığım İlk Projem — Arch 310 Yaratıcılığı Form’a Dökmek
Evet. Böyle bir başlık açınca insanın aklına “3.sınıfa kadar ne yaptın?” gibi bir soru gelebiliyor. Şöyle söyleyeyim, neredeyse canım çıktı arkadaşlar. Hem mimarlık pratiğini ve tasarımı sorgulayıp, hem de bir yandan kısıtlı zamanda anlamlı bir şeyler üretmek, 2 yıllık süreç içerisinde biraz stresli biraz da yorucuydu. Çünkü çevremde beni büyüleyen ve mimaride istediğim cevapları verebilecek biri yoktu. O yüzden sürekli proje deneyip, gerekli gereksiz çabalar harcadım projelerim içime sinene kadar. Ve üzücüdür ki genellikle hiçbir proje o dönemde içime sinmiyordu, bir türlü istediklerimi, fikrimi aktaramıyor gibi hissediyordum. Ta ki 310 projesinde 2 yıldır sorguladığım bazı soruların cevaplarını alana kadar. O döneme kadar çok yoruldum fakat asla pişman değilim, o dönemden bu döneme tasarımda anlatacak ve aktaracak çok fazla bilgi ve tecrübe edindim.



Girişi yaptığımıza göre, beni aydınlatan kısma geçelim. Bir fikir tasarıma nasıl uygulanır? Soyut bir kavramın mekandaki yansıması nasıl olur? Neden form araştırıyoruz? Düz bir çizgi ile bir yayın arasındaki fark nedir? Neden organik veya düz şekiller kullanırız? Mimaride organik veya düz formlar mimarın tarzını mı yansıtır? Fikir — Form — Mekan bunların arasında bir tutarlılık olmalı mı yoksa istediğimiz mekana istediğimiz fikri yerleştirebilir miyiz? O zaman mekan ve form fikir ile nasıl bir ilişki içinde?.. Daha bir sürü soru sorabilirim bu fikir — form — mekan ilişkisi hakkında. Bu soruları hala kendime soruyorum düşüncelerimi geliştirmek için fakat 3.sınıfta bir şeyler olmaya başladı ve bu sorunun cevabını kısmen de olsa aldım. O yüzden projemin bazı kusurları da olsa beni bir hayli tatmin etti. Şimdi gelelim projenin başlangıç noktasına:
Projemizin konusu yaklaşık 10.000–12.000 m² lik kapalı alana sahip bir “Mimarlık Okulu” tasarlamaktı. Arazimiz belliydi. Belki bilenler için İzmir’de 9 Eylül Üniversitesi Tınaztepe Kampüsü’nde Mimarlık Fakültesi bulunan kısmına yapacaktık tasarımımızı. Benimle beraber Furkan ve Batuhan ile başladık çalışmaya. Dipnot olarak bu projede 3 kişiydik. Zaten NBF de böyle doğdu. :)
Arazide çok fazla bir bilgi yoktu. Bağlamda tutunabileceğimiz çok fazla bir bilgi de yoktu. Çünkü kampüs zaten tasarlanmıştı bir şekilde ve her şey belliydi çevresinde. Projenin vize sunumuna kadar neredeyse sürekli denemeler yaptık. Bir türlü hoşumuza gitmedi. Mimarlık Okulu nasıl olmalı? Bir okul nasıl olmalı diye sürekli kendimizi sorguluyorduk. Fakat daha doğru düzgün bir cevap bulamamıştık bu sorulara. Okul projelerine bakıyorduk, araştırıyorduk, hatta bir ara artık dayanamayıp beğendiğimiz bir projeyi kopyalayacaktık bile… çünkü artık geçemeyeceğimizden korkuyorduk istediğimiz sonuca ulaşamayınca.









Biz güzel bir proje yapmak için doğru tanımı yapmak gerekirse neredeyse sürünürken, zaman sürekli hızla ilerlemeye devam ediyordu ve yaptıklarımız bize bir sonuç vermiyordu.
Ve sonra bir makale ile karşılaştık :
Mimarlık bizi daha yaratıcı bir hale getirebilir mi?
Bu makale ile aslında tam olarak şansa karşılaşmadık, projeyi başlatmak için bağlamdan çok fazla tutunacak bir yer bulamayınca, bizde projenin kendisine odaklandık; Mimarlık Okulu öğrencilere mimarisiyle ne katabilir? Mimarlık Okulu ne içindir?
Mimarlar için en gerekli özelliklerden biri yaratıcı olmasıdır. Fikirleri harmanlayabilmeli, gördüklerini başka yerlerde de akıllıca kullanabilmelidir. Peki mimarlık yaratıcılığı mekanlar, organizasyonlar ve fonksiyonlar sayesinde arttırabilir mi? Google’a aynen şöyle yazdık: “Architecture and creativity”.
Ve sonunda bahsettiğim makaleyi bulduk. Makale özetle başta şundan bahsediyor; 1942 yılında 2.Dünya savaşının ortasında, MIT’ nin ışınım laboratuvarlarında daha fazla askeri geliştirmeler yapmak için birçok bilim adamı işe alınıyor ve bu laboratuvar daha büyük bir yere geçiyor. Bu büyük yer de 1 günde tasarlanıp 6 ayda hızlı bir şekilde yapılıyor.
Makalede söylenilene göre, bu binanın ne düzgün bir havalandırma sistemi ne de iyi bir ısıtma — soğutma sistemi var. Savaştan sonra bu bina yıkılmak için hazırlanırken, MIT’nin, öğrencileri barındıracak yeterli laboratuvarı olmadığı için bu binayı kullanmaya devam kararı alıyorlar ve hatta farklı bölümlerden öğrencileri de bu binaya transfer ediyorlar. Daha sonra bu binanın içinde rekor derecede icat yapılıyor ve birden bire dünyanın en yaratıcı yerlerinden biri olarak görülmeye başlanıyor.

Peki bu nasıl gerçekleşti? Neden bu hayal kırıklığı bina dünyanın en yaratıcı yerlerinden biri seçildi?
Bu büyük ve karışık organizasyona sahip binanın içerisinde bilim adamlarının inzivaya çekilecek, mahremiyet alanları yoktu, herkes birbiri ile iç içeydi. Hatta farklı bölümlerdeki bilim adamları bile bazen yan yana çalışabiliyordu. Herkes aynı sirkülasyon koridorlarından geçiyordu, bazen yollarını şaşırıyorlardı ve gitmek istedikleri yere gidebilmek için birilerine sormaları gerekiyordu.
Bu da aralarında etkileşimi doğurdu. Bilim adamları birbirleri ile konuşmaya, birbirlerine güvenmeye, vakit geçirmeye başladı. Birbirlerinden çalışmaları hakkında fikir aldılar, tartıştılar ve uyguladılar. Aldıkları fikirleri kendi fikirleri ile birleştirdiler, yaratıcılıkları artmaya başladı ve bilim adına bir sürü gelişmeye imza attılar. Yani mimari onları etkileşmeye, sosyalleşmeye zorladı. Bazen asansörde karşılaştılar, bazen çalışma mekanlarında, bazen ise yiyecek otomatlarında.
Bu bina bilim adamlarına öyle mekanlar sağladı ki, birbirleri ile iletişime etkileşime geçmeye başladılar.
Buraya kadar güzel gittik. Şimdi gelin mimarinin yaratıcılığını arttırdığı fikrini tarih üzerinden değerlendirelim:

Atina okulu, dünyanın en yaratıcı yerlerinden biri olarak kabul ediliyor. Resimde gördüğümüz üzere dünyada ileri gelen filozofların konuştuğunu, tartıştığını tutkuyla bir şeyler yaptıklarını görüyoruz. Tam olarak tarihi bir kanıt sayılmasa da, ressam bir sürü düşünürü tek kareye kompoze ederek farklı düşüncelerle etkileşimin, iletişimin bizi yukarıya taşıdığını söylemiş de olabilir. Tabiki bu benim mimariye yorduğum yorumum. :)
Bu aydınlanma dönemi resmine ve tarihine baktığımızda, yaratıcılığın fikirlerin tartışılmasından, yeni fikirlerin ortaya atılıp daha iyi fikirler çıkarılmasından doğan bir sonuç olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bu mekanı mimar olarak düşündüğümüzde, masalar, sandalyeler ve bir kahve servisi düşünebiliriz, ama daha yukarıdan baktığımızda bu mimari elemanların bir bütün halinde hizmete sunulması, insanların oraya gelip rahatça sohbet edebilmelerini ve fikirlerini paylaşabilmelerini sağlıyor. (İnsanların bu mekanda yaptığı eylemler: Oturma, konuşma, yemek, içmek, tartışmak, paylaşmak…vb.)
Birçok akım, fikir ve dönemler bir anda ortaya atılmadı, ilk önce tartışıldı, mükemmelleştirildi ve daha sonra uygulamaya geçildi. Mimarlıkta fikrimizi çizime aktarmak gibi. Bu mekanlar insanların fikirlerini, atılımlarını paylaştıkları ve geliştirdikleri yerler. Çünkü o zamanlar, insanların belli bir amaç uğruna toplanıp konuşabildikleri yerler bu mekanlar olmuştu.
Şimdi bu edindiğimiz bilgiyi mimari ile nasıl ilişkilendirdiğimize gelelim:

Atina Okulu’ndan aydınlanma dönemine ve daha sonra bir mimarlık okulunda keşfettiğimiz bir üçüncül mekan. Buna üçüncül mekan dememin sebebi belli bir fonksiyona sahip olmamasına rağmen esnek bir şekilde birçok getiriye sahip olması. Gelin diagrama bir göz atalım; diagramda gördüğümüz yazılarda şunlar yazılı:
- Görsel Unsur:(Diagramda sol üstte) Bir üçüncül mekana adım atmanız için ilk önce o mekanı görebilecek bir mesafede ve görsel özgürlükte olmanız gerekir. Göremediğiniz bir yere gidemezsiniz, gitmek istemezsiniz.
- Dikey Unsur: (Diagramda sol ortada) Farklı kotlarda görsel unsur ile o mekanla etkileştikten sonra, oraya ulaşabilmek için dikey unsuru yani en somut terimiyle merdivenleri, asansörleri veya rampaları kullanırız.
- Fonksiyonel Unsur:(Diagramda sağ altta) Bu unsur ise o mekana neden gittiğimiz ile alakalı. O mekanda ne var? Bir sergi alanı mı? Oturma alanı mı? Toplanma alanı mı? Bu diagrama ve Melbourne Tasarım Okulu’na baktığımızda sağda öğrencilerin projelerini sergilediği bir sergi alanı, ortada oturma alanları ve yanlarda sirkülasyonların olduğunu görüyoruz. Bu üçüncül mekandaki küçük fonksiyonlar orada ufak toplanma alanları yaratıyor. Bu toplanma alanları da aynı İngiliz kahve evindeki ya da Paris kafelerindeki gibi bir konuşma, tartışma, paylaşma, yeme-içme, toplanma ve daha birçok eylemleri doğuruyor. Bu toplanma, fikir paylaşma eylemleri ise yaratıcılığı tetikliyor. Buradaki örneğe baktığımızda projelerin sergilendiğini gördüğümüzden bir mimarlık okulunda bu üçüncül mekanların ve böyle fonksiyonların öğrencilerin kendi projelerini geliştirmek için çok büyük bir artısı olduğunu anlıyoruz.
Artık gelelim projeye:
Başlarda sürekli deneyip içimize sinecek tasarımı çıkaramadık. Arazinin bağlamı da bize güçlü bir referans sağlamadığı için çok çeşitli formlar denedik.
Sonra farkettik ki, ağaçlar bize yol gösterebilir.
İlk olarak, arazimizdeki mevcut mimarlık okulunu tamamen kaldırdık. Daha sonra oradaki bütün ağaçların gerçek konumunu işaretledik. Sonra çok basit bir şey yaptık. Bir dikdörtgenler prizmasını aldık ve ona sirkülasyon ile beraber bir adet fonksiyon verdik. Daha sonra bu dikdörtgenler prizması formunda olan hacimleri birbirleri ile farklı açılarda kesiştirip etkilerini incelemeye başladık. Belirlediğimiz tanımlı açılarda kesiştirdiğimiz hacimler, kesişme alanlarında bize üçüncül mekanlar yaratmamızda yardımcı olabilir diye düşündük.
İncelememizin bize sonuç vereceğini görünce, ilk başta söylediğim ağaçların rehberliğini kullanarak hacimlerimizi ve formumuzu oluşturmaya başladık. Ağaçların rehberliği şu şekilde irdeledik; ağaçlara zarar vermeden, aralarında çizgiler oluşturduk ve oluşan çizgilere 3 boyut vererek dikdörtgenler prizmasına çevirdik. Bu kesişen çizgilerin belirli açılarda olmasına da özen göstererek ağaçlara zarar vermeden, ağaçların arasında bir üçüncül mekanlar kompozisyonu oluşturduk. Birazdan vaziyet planını gördüğünüzde anlaşılmış olacağını düşünüyorum.



Bu kütleyi oluşturduktan sonra, (altını çizmeliyim ki bu kütleler bir anda oluşmuyor, sadece final ürününü gösteriyorum) programımızdaki kütleler belli olduğundan ilk başta yapmamız gereken kesişim alanlarını ve geri kalan kısımlarının planlarını çözmekti.

Her bir kütle farklı bir programa ait olduğunda, o kütlelere ait kesişim noktaları da farklı kimliklerde üçüncül mekanlar yaratıyordu. Örnek vermek gerekirse akademisyenlere ait hacim ile kütüphane hacminin kesişmesi araştırma yaparken birden bire hocanızı kesişim alanında görüp ona soru sorabilme veya bir düşüncenizi onunla paylaşabilme imkanını sağlıyor.









Bu projeden sonra, fikirlerin en iyi harmanlandığı yerin sessiz sakin yerlerden çıkmadığını, barındırdığımız fikirleri geliştirmenin en iyi yollarından birinin beyin fırtınası ve tartışmayla çıkacağını anladım. Ve mimarinin de buna ön ayak olabileceğini gördüm.O yüzden bu proje fikrin mimariye yansıyabildiğini bana en iyi şekilde anlatan ilk proje oldu. Bu projeyi sevme ve paylaşma nedenim de budur.
Ek olarak büyük resme baktığımızda, önceleri süregelen “Form follows function”, “Function follows beauty” gibi kalıplaşmış sözlerden uzaklaşıp, form ile fonksiyonun ayrışması yerine, birbirlerini güçlendirebileceğini, özellikle formun fonksiyonu zenginleştirebildiğini bu projede gördüm. Case Study başlığını bu yüzden attım. Bununla ilgili yaptığım çıkarım ise “Form enhances function.” oldu. İleride bunu daha ayrıntılı inceleyip anlatabilirim diye düşünüyorum. Şimdilik ilgilenenler için bu da bir beyin fırtınası olsun. :)
Okuduğunuz için teşekkürler. Proje hakkında tartışmak ve konuşmak isteyenler için instagram hesabımdan bana mesaj atabilirsiniz.
