Nilüfer Nurgül Özdemir
Jul 4 · 4 min read

Düşlerini Sakın Bırakma

‘Düşlerini sakın bırakma, özel düşlerini kimseye kaptırma…’* demişti kadın. Hiç tanışmıyorlardı. Sıradan günün sıradan bir akşamüstü, lise yıllarının hercai aşklarının buram buram gönlünde estiği yıllardı. Sevinçle okuldan eve döndüğü günlerden birinde, pazar poşetlerini taşımasına yardım etmişti o kadına sadece. Vedalaşırken gözlerinin içine bakmış ve ‘düşlerini sakın bırakma’ diye tembihlemişti kadın ısrarla. Zamanla bu sözü unutacağını hiç akıl edemedi, hatta bu sözün ne anlama geldiğini bilmediğini bile bilmiyordu.

Bu sözü, ona söyleyen kadının gözlerinin içine bakmış ve bilmiş bir edayla; ‘Asla. Onlar benim ve düşlerimi gerçekleştirecek kadar kararlıyım’ demişti. Sonra? Sonrası, hayat işte… Zaman geçti. Yıllar bitip tükendi teker teker. 10 yıl önce, üniversiteden mezun olurken hayal ettiklerini yapmıştı biraz da olsa. Huzurluydu bunun için, hatta biraz da gururlu. Herkes gibi bir kafesin içinde olduğunun farkında bile değildi. Hayatın önüne koyduklarını kendi düşleri bilmişti. Yanılmıştı elbette ama o güne kadar yanıldığının da farkında olmadı. Sözümona, işini seviyordu, idealleri vardı. Sözümona bu onun düşüydü, düşünün içinde yaşıyor ve yaşadığı sıkıntılara katlanıyordu. Sözümona, düzenli bir hayatı, sevdikleri ve sevenleri vardı. Mutluydu en nihayetinde. Nereden bilebilirdi, mutlu olmayı bile bilmediğini. İnsan anlayabildiği kadardı bu hayatta.

Anladığı kadarı yetmemişti işte kaderine. Kadın ne demişti ona; ‘Özel düşlerini kimseye kaptırma’. Sanıyordu ki toplumun, geleneklerin, göreneklerin, inançların, ailesinin, arkadaşlarının ona verdikleri; okulda, üniversitede öğrendikleri, daha doğrusu öğretilenler, hayata doğduğu bu kurulu düzen, büyüdüğü şehirler, hatta bu düzen içinde tutturduğu dikiş bile onun düşleriydi! Yanıldı…

Düşleri vardı onun elbet.
Bilmediği düşleri.
Unuttuğu düşleri.
Çocukken içine düştüğü düşleri.
Heyecanları, sevinçleri, mutlulukları vardı.Rengarenk top havuzlarının içine düşmüş gibi keyif aldığı ama bunlarının hepsini birer oyun sandığı, oysa gerçekten mutlu olduğu anları, gerçekten sahip olduğu düşleri vardı.

Düşlerinin ne olduğunu bile bilmeyen bir zavallı olduğunu öğrendi bir gün. Elindeki pazar poşetinin yırtılmasıyla rengarenk oldu dünyası. Bir saliselik bir an. Elinde tuttuğu o poşetten elmalar, armutlar dört bir tarafa saçıldı, domatesler patladı, patlıcanlar yuvarlandı. Kaderle randevu bu sefer patlıcan ve domatesler eşliğinde geldi. Büyük bir olay olmadı, bir ayrılık yaşanmadı ya da bir kaza…Hiçbir şey olmadı. Bir sinir hücresine dokundu patlıcanlar sadece. Bir anının kokusuna gitti aklı, bir çocukluk sesi geldi kulağına. O kadar. Hayatı; fazla doldurulmuş, birazda özensizce tıkıştırılmış bir pazar poşetinin ansızın, tam da parmaklarını mosmor ettiği o en zor anda, altından yırtılıverdi. Her şey ortaya saçılacaktı işte…Bunca saçmalık, bunca saçma bir aradalığa, bunca yavanlığa, bunca tek düzeliğe, ruhunu içten içe kemiren bu dayanılmaz boşluğa daha fazla tahammül edemedi kaderi ve hayatı.

Uzunca bir süredir o da gülmüyordu. Herkes gibi. Bunun iş yoğunluğu, hayat telaşı olduğunu sanmıştı ilk başlarda. Ama öyle değildi belli ki. Onu içten içe kemiren sorularıydı aslında onu kaderiyle karşılaştıran.

Ya bunlar onun hayal ettikleri değilse?
İşte bu sorunun yanıtını duymak istemiyor ve sürekli bu sorudan kaçıyordu. Ama sormuştu bir kere ve kaderi ona yazgılıydı. O da bilmiyordu, herkes gibi. Hayatının bir yerinde kaderini kendi elleriyle yazdığını. O kadere yazgılı olduğunu. Kimisi bu kaderden kaçabiliyor, kimisi ise yakalanıyordu işte. Sorular pandoranın kutusunu açıyor olmalıydı.

Kendi elleriyle yazdığı kaderi, kurduğu düşleri hayat ona yeniden hatırlattı, o pazar poşetiyle birlikte. Ama fark etmedi o an kaderiyle karşılaştığını. Basit bir çocukluk, basit bir hatıra tekrarı sandı tüm olanları. Sonrasında hiçbir şey aynı olmadı. Garip bir arayış başladı. Bir taraftan elindekiler anlamsızlaşırken, diğer taraftan garip hülyalara dalıyordu. Düşlerinin elinden gittiğini sandı ilk başlarda. Olduğu yerde mutsuzdu, huzursuzdu. Ona göre düşsüz kalmıştı işte. Düşleri elinden alınmıştı sanki. Öyle sanıyordu. Ezberlediği düşlediği elinden alındıkça hırçınlaşan genç kadın, düşsüz kaldıkça mutsuzlaşacak, zamanı elinde bir oyun hamur gibi bir o yana bir bu yana çevirmeye başlayacaktı.

Hiçbir amacı olmadan, hiçbir yere varmayacağını bile bile zamanı tüketecek, ruhuna karanlıklar çökecek, canı yanacak, yandıkça susacak ve artık kendisi ile bile konuşamaz hale gelecekti.

Boşlukta asılı kaldı uzunca süre genç kadın.
Talihsiz poşet yırtığının üstüne, bir daha hiç mutlu olamayacağını sandı. Bir daha hiç inanamayacağını..

Yine yanılmıştı.

Hayat da, zaman da boşlukları sevmezdi.
Vazgeçti, eskileri elinde tutmaktan.
Yorgundu çünkü.
Önce, eskileri kaldırdı tek tek hayatından.
Eskiden yapmaya alıştığı her şeyi bir kenara bıraktı.

Narkozun etkisinden çıkarken, gerçeğe uyanmak kadar acı vericiydi bu.

Ama şimdi uyandığı dünya ne kadar acı verirse versin, öncekinden daha gerçekti.
Şimdi sadece kendisi vardı.
Şimdi sadece karanlığı.
Uzunca bir süre kaldı o karanlıkta.
Uzunca bir süre, yapayalnız.
Herkesin durduğu o karanlığa, o da herkes gibi alıştı sonra.
Tek bir farkla, karanlıkla oyun oynamayı denedi kadın.

Karanlığa tahammül etmenin başka yolu yoktu.
Karanlıkta dans etmeyi bile denedi.

Denedi.
Yoruldu.
Yine denedi.
Kaybedecek bir şeyi yoktu nasılsa.
Karanlık hep vardı ve oradaydı.
Onunla oynamak yapılabilecek en akıllıca şeydi.
Ve sonra bir gün rengarenk top havuzlarının içine düştüğü günleri de hatırladı.

Zihninde ve yüreğinde onca yıl süren karanlık dağıldı.

En sevdiği oyunları hatırladı önce, en mutlu olduğu anları sonra..

Ve sonra düşlerini:

Kağıdı kalemi alıp çizdiği artistlerin kaküllerini,

her seferinde yeniden ama yeniden denediği çizgilerini,

çizdikçe benzetmeye başladığı o yüzleri;

sonra toprağı suya bulayıp, suyu toprağa katıp yaptığı çanakları, çömlekleri,

kurttuklarını,

kuruyan o çömleklerle kurduğu oyunları,

hiç bilmediği gizemli evlerde aradığı hayaletleri,

henüz 10 yaşındayken kimselere ihtiyaç duymadan şarkılar mırıldanarak oyun oynayabilme kabiliyetini,

civcivleri,

dedektiflik kitaplarını,

Bir toprak bahçeye girerken bir podyum sahnesinde yürüdüğünü sanışını;

Sayfa 5’ten sayfa 21’e gidinizleri, bir de gidebilmeyi;

Her yaz kıçını dalayan o ısırganları ama yine de vazgeçmeyişini hatırladı sonra…
Ve sonra gülümsedi kadın.
Canı yandı önce.
Yıllarca unuttuğu her bir düşü için gözyaşı da döktü.
Ama üzülmedi.
Aksine, onlara yeniden kavuşmanın sevinciydi bunlar.

Sonra gülümsedi kadın ve bu kez anlayarak ve en içinde, en derin gizinde hissederek tekrar etti:

DÜŞLERİNİ SAKIN BIRAKMA! ÖZEL DÜŞLERİNİ KİMSEYE KAPTIRMA !*

20.08.2016, Ankara

*Tomris Uyar

    Nilüfer Nurgül Özdemir

    Written by

    Cofacilitator, Photographer, Dreamer, PQart V.D.Academy Owner www.pqart.net vizyon.politika. konumlandırma socialmedia @nilufernurgul

    Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
    Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
    Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade