Interstellar


Bu kadar mükemmel olabileceğini düşünmemiştim. Aklımda sorular vardı. Filmden çıkınca bu sorular katlanarak arttı. IMAX, salon komple dolu, iğne atsan yere düşmez, herkes nefesini tutmuş filmin başlamasını beklerken salon karanlığı gömüldü ve film başlayınca bildiğim her şeyi unuttum.

İnandığım, sahip olduğum, koruduğum, korumam gerektiğini düşündüğüm değerler, farklılıklar, tüm bunların basit ve sıradan şeyler olduğu, inanç, sorular. Kavram karmaşası ve iki saat elli dakikalık bir anlatım. İlk başta anlamadığınız sonra her şeyi anladığınız, anladığınızı sandığınız ama aklınıza takılan şeyler yüzünden anlatamadığınız, Nolan’ın başyapıtı. Önümdeki klavyedeki harflere dokunup bunu kelimelerle bunu tasvir etmeye çalışmak, fırçayı serçe parmakla kavrayıp Mona Lisa’nın röprodüksiyonunu yapmak gibi.

Zaman hep merakımı uyandıran bir kavramdı, süregelen olaylarda düşündüğüm, aklımı kurcalayan soyut biçim. Filmde ele alınış şekli, bunun tasviri o kadar güzel ki, Hans Zimmer’ın soundtrack’lerinin arka planda olduğu sahneler adeta büyüleyiciydi. Son yıllarda izlediğim açık ara en iyi film.