Ulusalcılar ve Muhafazakarlar
Ulusalcılık kavramının ak parti iktidarından sonra yeşermesinin nedeni, ak partinin ellerinden cebren ve hileyle aldığını düşündükleri devlette çıkardıkları acınası seslerdir. Ulusalcıların ahmak söylemleri, aslında kendilerince devletin asıl sahipleri olduğu gibi hastalıklı bir fikirden gelir. Einstein’ın -milliyetçilik insanlığın çocukluk hastalığıdır. demesi Türkiye’de ki ulusalcıları görmemesinden veya kocaman insanların hala — Atatürk yaşasaydı “kara çarşaflı kadınlar olmazdı” , “pkk olmazdı” , “ermenileri seslerini bile çıkaramazdı” gibi cevaplara ihtimal verememesinden kaynaklanıyor sanırım.
Muhafazkar kesimde durum biraz daha farklı. Sağ partilerin teokratik inançlarından gelen itaat etme ve haksızlığa uğrasa da boyun eğme, isyan etmeme geleneği Türkiye’de muhafazakar partilerde de fazlasıyla var. Uğradıkları haksızlık ve antidemokratik yaklaşımlara karşı sokaklara dökülmek, platformlar kurmak bir yana haksızlığa karşı en ufak bir çaba başkaldırı kendi zeminlerinde bile yadırgandı. Hayatlarına şekil veren inandıkları din kurallarına ters gelen zoraki uygulamalarda bile devlet otoritesine karşı çıkmadılar veya geleneklerinden dolayı çıkamadılar. 28 şubatın, başörtüsü yasağının en şiddetli dönemlerinde bile, sokağa çıkıp eylem yapan, muhhafazakar sayısı, yok denecek kadar azdır. o dönemi yaşayan biri olarak eylemlerine destek verirken, muhafazakar erkek hatta bırakın erkekleri başlarını açmak zorunda olan kız öğrencilerin bile çoğunun nasıl tıpış tıpış derslere girip hiçbir şey olmamış gibi devam ettiklerine bizzat şahit oldum. muhafazakar kesim, her zaman için devlete, “sizin düşmanınız biz değiliz, solcular, dinsizler asıl sizin düşmanınız” diye anlatmaya çalışmıştır.
Anti parantez muhafazkar kesim içinde o zaman gücü elinde tutan nur cemaatinin lideri F.Gülen de kızların başlarına peruk geçirerek derslere girebileceği konusunda fetva vermişti. Cemaatin kuruluş yıllarında da buna benzer durumlar yaşanmıştı. said nursi, kendisini isyana davet eden şeyh said’e, devlete karşı asla savaşmayacağını söylemişti. O devirlerde mahkeme savunmalarında hep “bizim elimizde silah yok, biz asayişten, düzenin korunmasından yanayız, kesinlikle devleti yıkmak gibi bir arzumuz ve niyetimiz yok, sizin düşmanınız biz değiliz, asıl bu komünistler, zındıklar bu devleti yıkmaya çalışıyor, biz de onlara karşı savaşıyoruz” minvalinde savunmalar yapmıştır, ve bu düşüncelerinde samimidir.
Durumu toparlayacak olursak muhafazakar kesim, temel hak ve inançlarına devletten atılan tokatlara karşı boyun büktüs ve sabretti Geziden sonra Erdoğan’ın —biz de ne zulümler çektik, ama hiçbir zaman isyan etmedik, hiçbir zaman devlete karşı gelmedik, elimize taş almadık” diye meydanlarda bağırması da bunun en bariz örneğidir.
Tabi bu sabır, iktidarı ele geçirince bitmek tükenmek bilmeyen bir mağduriyet kozu olarak kullanılmaya başladı. Bu koz onlara sürekli bir meşrutiyet illüzyonu kazandırdı. “sandıktan çıkan milli irade” edebiyatıyla esip gürlediler. Muhafazakar kesimin, islam inancına bile aykırı olan bu devlet fetişzmi, inandıkları kavramların tamamen birbirine girmesine neden oldu. İslam dininin aslında insanı okumaya yeniliğe taşıdığını idda edenler, Hz. Muhammed’in en büyük savaşının devrindeki cahiliğe gelenekleriyle, uydurma kutsallara, hurafelere, insan aklına zincir vuran dogmalara karşı yaptığını bu nedenle O’nu en büyük devrimci olarak niteleyenler, maalesef bugün çok daha güçlü bidatlar, hurafeler, dogmalar yarattılar. Gerçek inançlarının özünde olan kutsalların ya anlamları değiştirdiler ya da tamemen rafa kaldırdılar.
Tüm muhafazakarları bir çembere sıkıştırmak doğru değil özellikle gezi sonrasında meselenin devleti değil, insanı korumak olması gerektiği idrak edilmeye başlandı. Bu bir kısmında ciddi bir kopuşa dönüştü. Kırılıp kopan bu kısım; devlet adına muhalefet yapılmayacağını üzünülüp, sevinilemeyeceğini idrak etmeye başladı.
Diğer yandan devletin tam olarak ne olduğu veya kim olduğuna dair hala en ufak fikri olmayan kesim MEB müfredatıyla şekillendirilen zihinleriyle ahkam kesmeye devam ettiler. Devletin ne niçin var olduğu ve meşrutiyetinin neye dayandığına dair hiçbir zaman doğru düzgün bir tefekkür süreci geçirmemiş, farklı görüşlere tamamen kapalı bu büyük kitle sırtında taşıdığı ideolojik kamburuyla, olan bitenden bihaber tamamen karşı takımı suçlayarak kendini mutlu hissetti.
Ulusalcılara geri dönüp baktığımızda ciddi bir şekilde acınası bir durumda olduklarını söylemek yanlış olmaz. Başlarını kapatan kadınlara bile içten içe kin besleyen, bu insanların devlet erkanında yerleri olmadıklarını düşünen hasta ve incelenmesi gereken bu zihniyet; ülkeyi geri götürmek pahasına ak parti iktidarının yaptığı tüm reformları silip atmanın hatta asker otoritenin eski şehvetli günlerine geri döndürmenin peşinde yanıp tutuşuyor. Bu çaresiz ve tiskinç halleri karşıtlarını da delirtmeye başladı. İşte ulusalcılardan bıkan tiksinenler de tek çare olarak Ak partiyi gördü. Ak partinin değil ulusalcıların yaptıkları sayesinde ak partiye katıldılar. Belli bir süre sonra ak partinin salt güç ideolojisinin içinde eriyip tüm itibarlarını kaybedip kral soytarılarına döndüler.
devam edecek…