ABES

Adam:

Meydan bana kaldı diye sevinerek gerindi yatakta. Dün gece beraber olduğu kadın kalkıp gitmiş kendisini uyandırmadan. Umursamıyor. Sigarasını yakıp o da kalktı beş on dakika sonra. Kadının adı neydi diye düşünür ama bulamaz.

Güne başlamanın en berbat yöntemlerini bulur her keresinde. Bunu bazen uyanır uyanmaz bir sigara yakmaya, bazen de kahrolası bir baş ağrısına borçludur.

Traş oldu istemeye istemeye. Toplantıya gidecek. Boğazlı siyah kazağını ve kadife pantolonunu giyecektir bugün. Canı dişlerini fırçalamak istemez. Lavaboya tükürüp çıkar.

Durakta yine o var. Kısa boylu, tuhaf bıyıklı bir adam. Sürekli tespih çekip kendi kendine mırıldanıyor dua eder gibi. Daha ilk görüşte sevmedi onu. Otobüse en son binme konusunda inatlaşıyorlar uzun bir süredir. İkisi de en son binenin kendi olması konusunda kararlı. Birbirlerini bekliyorlar duraktan bir kaç adım uzaklaşarak. Bir keresinde otobüs kapılarını kapayıp gitti bunları almadan. Detaylarını veremeyeceğim bir dolu teknik geliştirdiler ikisi de. Ama kazanan genelde hep o oluyor. Köşede bekledi bir süre. Koşup son anda bindi adamın arkasından.

Metroya vardı. İlk vagonun, gidiş yönü sol tarafındaki son kapısının önündeki koltuğa oturur boşsa. Değilse bir sonraki treni bekler. Çok önemli o koltuğa oturmak. Kitap okurken sol dirseğini rahatça çıkarabiliyor böylelikle. Diğer taraftan kapıya dayanma sevdalısı kimileriyle gerginlikler de yaşıyor. Hem tepesinde bir karartıdan hoşlanmaz hem de bazen omuzuna ve dirseğine çarpıyorlar.

Geçen gün genç bir kız gelip poposunu çarpmıştı kapı önünde dikilme sevdası yüzünden. Ama nedense sanki o yapmış gibi irkilmiş, yanındaki erkek arkadaşının kulağına birşeyler fısıldamıştı. Bunun üzerine delikanlı gelip bir hışımla dirseğine yaslanıp sarsmıştı onu hiç suçsuz yere. Biraz bekleyip çocuğun omuzuna nazikçe dokunmuş, eğilmesini işaret etmiş ve “Yanındaki kıza bakmam gebertirim seni pezevenk, sen kime çarpıyorsun ulan ibne” demişti gülümseyerek. Çocukla çok sonraları sinemada karşılaştı. Bizimki gülümsedi ama delikanlı oralı olmadı. Yanında da başka bir kız vardı. Gençlik işte…

Kimseye her ne sebeple olsun kalkıp yer vermez. Bunu prensip haline getirdi. Sorduğunuzda sizi ikna edecek bir mantığı var metrolarda neden yer verilmeyeceğine dair. Bununla birlikte her zaman oturduğu koltuğun gazi hamile ve yaşlılara ayrılmış beyaz koltuklardan olması rahatsız ediyor onu. Bu konuyla ilgi dilekçe bile verdi belediyeye. Ona göre tüm köşelerin hamile yaşlı ve gazilere verilmesi büyük bir haksızlık. Üstelik üşenmemiş saymış, beyaz koltuklarla sarı koltukların sayısı neredeyse aynı. Bu demek oluyor ki, gazi yaşlı ve hamile sayısı bazılarına göre kendisi gibi sağlıklı ve normal insanlarla aynı. İşte bu yüzden köşedeki beyaz koltukta oturmasının hiç bir sakıncası yok. İçi rahat.

Son durakta inmek konusunda da bir tarz geliştirdi. Sağ taraftaki son kapının önüne dikiliyor bir durak öncesinden. Püf noktası bu kapının sol yanına yakın dikilmekte. Böylece tren şayet sağdan iniş peronuna yaklaşırsa ilk inen olup tam karşısındaki sakat asansörüne biniyor herkesten önce. Tren soldan yaklaşmışsa, makinist odası ile kapı arasındaki kuytuya sığınıp, önce trene binenleri bekliyor, hemen ardından orta perona inip ters taraftaki sakat asansörüne yetişiyor. Bu formül onu çoğu kere merdiven çıkmaktan kurtarıdı.

Asansör ahalisinden, kafası usturaya vurulmuş pala bıyıklı birisi var ki ondan nefret eder. Bu adam asansöre biner binmez kapıları kapatan düğmeye basar zira. Üstelik sürekli asansörün tam karşısındaki kapıdan (terbiyezi adam, trene binenleri beklemeden inerek yapabiliyor bunları, oysa kendisi kuytuya sığınıp binenlere yol verir sürekli) indiği için asansöre ilk binen o olur her zaman. Adamın kapıları hemen kapama sevdası yüzünden bir kaç kez kıl payı kaçırdı asansörü.

Tren durağa yaklaştığında hazırlanıyor. Ama bu sefer her zamanki kuytusunda başka biri var. Morali bozuluyor. Neyse ki binecek tarafında fazla kişi yok. Kapıdan çıkar çıkmaz kitabın arasından bir yaprak düşüyor. Almak için eğilip elini atıyor ama yakalayamıyor. Rayların üzerine düştü. Yaprağı kitabın arasına koyduğunu çok net anımsıyor ama ne olduğunu bulamıyor bir türlü. Asansör kaçacak bu arada. Acele edip son anda yetişiyor. Kel kafalı sevimsiz adam bu sefer de başaramadı kendisini dışarıda bırakmayı. Gülümsüyor.

Kadın:

Kapıyı yavaşça kapattı adam uyanmasın diye. Merdivenleri iniyor. Asansör korkusu var. İçkiyi fazla kaçırıp tanımadığı evlerde uyanışı ilk değil ama ilk kez bu kadar şaşkın. Hemen hiç birşey anımsamıyor geceye dair.

“Sabah duş da alamadım, leş gibi ter kokacağım iş yerinde” diye geçirdi kafasından. Adamın adını düşündü ama bir türlü anımsayamadı. Melih diyesi geldi.

Buranın bir site olduğunu anlıyor dış kapıdan çıktığında. Epey büyük, çıkışı zor buluyor. Biraz ilerdeki büfe açık. Sigara ve gazete alıp otobüse nereden bineceğini öğreniyor. Yakınmış, bir iki blok ötesi. Cami varmış, altında da bir market varmış. Metro istasyonuna giden otobüs orada dururmuş her onbeş dakikada bir. Aslında orası durak değilmiş ama ilerdeki yol kapanınca güzergah değişmiş, orayı durak yapmışlar. Marketin de işine gelmiş doğrusu. Büfeci marketi işletenlerin parmağı olduğundan emin. Zaten camiyi de onlar yaptırmış. Bu yeni bir akımmış. “Cami hiper market”. Mantar gibi türüyorlarmış. Neyse işte, daha önce de dediği gibi orada onbeş dakikada bir metro otobüsü dururmuş. Gerçi yüz metre aşağıya yürümek isterse şansı daha da artarmış zira oradaki durak burdakine nazaran çok daha iyiymiş. Orası ana cadde olduğundan tüm güzergahların kesişim yeriymiş. Aslına bakılırsa herkes o duraktan binermiş otobüslere. Halk otobüsleri bile geçermiş oradan. Büfeci de hep oradan binermiş. Tek kötü tarafı artık belediyedeki sorumlu kişiler nasıl ayarladılarsa, geçti mi ardı ardına beş otobüs birden geçermiş aynı anda. Oysa duraktan çıkış saatleri ile oynansa o otobüsler toplu halde geçmez çok daha da güzel olurmuş.

Kadın marketin önündeki durağı tercih ediyor. Yürümek istemiyor sabahın köründe.

Durakta adamın biri çekiyor dikkatini. Elinde tesbih, sürekli kendi kendine mırıldanıyor. Hemen önünde yaklaşık on kişi var ama bu adam birkaç adım geride durmuş. Sırada mı değil mi anlayamıyor. Soruyor ama nafile yanıt yok. Çaresiz sıraya geçiyor.

Tesbihli adam hemen arkasından biniyor otobüse, onun ardından biri daha biniyor son anda ama onu göremiyor ileri doğru itildiğinden. Sıkışık ve ter kokulu bir otobüs. Arkasındaki adamın mırıltıları kulağına kadar geliyor. Ne dediğini anlayamıyor.

Metro istasyonunun yabancısı. Otobüsten inenler ondan evvel buluyorlar turnikeleri. Neyse ki o da atıyor kendini bir şekilde son vagona. Gidiş yönüne doğru son kapının sağ tarafındaki kuytuya yaslanıyor. Hemen ilerde, köşedeki koltukta oturan iyi görünümlü ve kitap okuyan bir adamın yanında neden dikilmediği için kızıyor kendine. Orada olsa adamın yer vereceğinden çok emin.

Son istasyona yaklaşırken kitap okuyan adam yerinden kalkıp hemen arkasında beliriyor. Hoş adammış. Kendini Chole onu da Colin olarak hayal etmişti yol boyunca okuduğu kitaptan etkilenip. Adamın kendisine ters ters baktığına dair bir şüphe uyanıyor içinde göz ucuyla süzebildiği kadar. Bir sıkıntısı vardır diye düşünüyor üstüne alınmadan. Ters istikametteki kapı önünde olduğunu fark ediyor tren perona yaklaştığında ama çaresiz. Arkasında bekleyen adam geri dönüş yolunu tıkamış, diğer kapıya ulaşamaz. En uçtaki kapı olduğundan binen sayısı bir iki tane. Onlar da yana çekiliyorlar zaten. İnip merdivenlere doğru hızla giderken asansörü fark ediyor son anda. Ani bir manevra ile o tafara doğru ilerliyor. Kabindeki kel kafalı bir adamın asansörün düğmelerinden birine bastığını görüyor hayal meyal. Metroda kitap okuyan adam da tökezliyor çıkışta. “Sanırım ayağı kaydı” diye geçiriyor içinden. Kapılar kapanmadan sabah alıp da okuyamadığı gazeteyi araya sokuyor. Kapılar sensörlü, yeniden açılıyorlar. Dazlak adam bozuluyor sanki ama hemen arkasından onunla birlikte asansöre yetişen adam tam tersine gülümsüyor.