Açlık Sanatı, Ölüm Gösterisi

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevinin 67. gününe girdiler. OHAL KHK’ları ile işlerinden uzaklaştırılan iki eğitimci, Meclisten yalnızca 500 metre uzakta, İnsan Hakları Anıtı önünde eylemlerini halen sürdürüyorlar.

Kemal Gün, bir operasyon sırasında öldürülen oğlunun cenazesini alamadığı için 80 gündür açlık grevinde. Cenaze önce çıkarılamamış, daha sonra mağarada yapılan kazı çalışmaları sonucunda çıkarılıp Malatya Adli Tıp kurumuna götürülmüş, baba Gün sonrasında ne oğlunun cenazesini alabilmiş ne de dilekçelerine ve sorularına bir yanıt.

Muktedir zulmün hayat belledikleri meşgaleleri ellerinden almasıyla anlamlarını yitiren iki insan ve kadim bir geleneğe göre oğlunu defnetmek isteyen ancak bundan mahrum edilen bir baba uğradıkları haksızlıklara karşı ölümüne dirençle itibarlarını kurtarmaya çalışıyorlar.Her şeylerini ellerinden almak için tüm kurumlarıyla harekete geçmiş devlet iktidarına karşı ellerinde kalan salt canlarını eyleme dönüştürmeyi belli ki son çareleri olarak görüyorlar.

Devlet diye bir kurum yok ortada. Gün gün ölmekte olan çocukları için başvurdukları makamlardan “Dilekçe yazın!” cevabı almış ebeveynleri. Dilekçeleri yazmışlar ancak bunları dahi değerlendirebilecek bir kurum yok ortada, hem idari cevap süresi (60 gün) içinde çoktan yitmiş olabilirler. OHAL Komisyonu aylar önce kuruldu ama ne hikmetse aylardır atanamadı üyeleri. Yargı yolunun üzerinden zaten kadastro geçmiş durumda, verecekleri her kararda hükümetin pozisyonunu gözetmekten tüm yargıçlar da bitap düşmüş durumda. İdari itiraz yolları da kapalı. SGK’nın kamudan ihraç edilenleri ve kayyum atanan özel şirketlerdeki insanları kara listelere alıp bu kişileri işe almayı değerlendiren işverenlere uyarı gönderdiği de göz önünde bulundurulunca onların sivil bir ölüme mahkum edildiği söylenebilir. Onlar da bu mahkumiyet piyesini gerçeğe dönüştürmek için eyleme geçmiş durumdalar.

Şöyle diyor Nuriye ve Semih,

“Çok kişi geldi bize. Kimisi, ‘özel sektörde çalışırsınız, yazık değil mi canınıza’ dedi. Kimisi, ‘Allah akıl fikir versin’ diye konuştu. Kimisi, eylemi bırakmamızı, bizim yerimize dönüşümlü açlık grevi eylemleri yapabileceklerini söyledi. Kimisi, ‘anlıyoruz ama’ dedi. Çok kişi destek oldu. Artık bu aşamaları geçtik. Bizim eylemimiz bir çığlık. Biz hakkımızı istiyoruz. Artık bize değil, devlete, hükümete, muhataplara söylenmeli. Kararlı olduğumuz anlatılmalı. Tek istediğimizin hukuksuzluğun giderilmesi olduğu aktarılmalı.”

Ben pazartesi başladığım diyetleri çok çok üç gün sürdüren, bu üç günlük diyette de kaçamaklar yapmayı ihmal etmeyen bir iradesizim. Bir heves başlayıp yarım bıraktığım şeyler ve bir heveslenip hiç başlayamadığım şeylerle dolu günlerim. Üniversitedeki işim de devam ediyor. Dolayısıyla eylemleri üstüne söz söyleyebilecek belki de son kişiyim. Mahkum edildikleri kadere direnen iradeleri karşısında kendi acziyetimden söz edebilirim yalnızca. Çağrılarına kulak vermek, seslerine ses katmak dışında da seçeneklerim kısıtlı. Çeşitli yerlerden destek ve dayanışma çağrıları da bunu amaçlıyor. Pek çok insan yanlarına gidip onlara desteğini ve hayranlığını bildiriyor eminim. Onlara bırakılan salt yaşamlarını, kutsallığından soyutlanmış canlarını verirken herkes gözlerinin içine hayranlıkla bakıyor, onları cesaretlendiriyorlar. Zaten çığlıklarına kulak kesilmemesi için insanın ya taş yüreği olmalı ya sağır.

Ben de susturamadığım bir çığlığı açlık grevindekilere ulaştırmak istiyorum. Yaşamalılar, yaşasınlar. Devlete rağmen yaşanabileceğini ona rağmen kutsiyetiyle insan kalınabildiğini göstermek için yaşamalılar. Zeynep Hoca’nın çağrısı bu anlamda oldukça önemli. Yaşam hakkı savunusu yapmak yerine susmak ya da yanında olduklarını bildirmek gerekir denmesi haksızdır. Bunu aptalca bir hak savunusu, “bizde ötenazi tanınmadığı için eylemi sonlandırmalısınız” çağrısı gibi lanse etmemek gerek. Açıkçası yaşam haklarının değil yaşamlarının korunması gerekir. Başlarına gelen hiç bir şey uğrunda ölmelerini gerektirmez, o insanlar haklarını, itibarlarını bugün elde edemezlerse yarın edecekler, zulüm kaim olmaz, yıkılacaktır.

Hiçbirimiz de haksızlığa uğramış ya da işinden kovulmuş olan arkadaşımıza girdiği çaresizlik çukurunda ölüm meleğini takip etmesini salık vermeyiz, başına gelen haksızlıklar uğruna canını vermesini de alkışlamayız. Dayanışma benim anladığım anlamıyla kötü günlerin geçeceğine dair umudu birbirine aşılamak olmalı. Tüm devlet kapılarından, yasal korumadan kovulsa da bizim o insanları yaşatabilecek kadar güçlü olduğumuzu gösterebilmemiz gerekmez mi? Böylesi bir durumda arkadaşımıza elimizden geldiğince yaşama tutunması için destek oluruz, değil mi?

İnsaniyet namına vaaz vermek değil amacım. Eylemlerini, ne el ele tutuşmuş, ağızlarımız bir karış açık, hayretler içinde çocuklar gibi, ne de modaya uyup katıldığımız bir gösteri olarak nostaljik duygular içinde yetişkinler gibi izlemeliyiz.

Açlık sanatçısı Kafka’nın bir meseli. Aç kalmayı bir gösteri olarak düzenleyip sanatını ehemmiyetle ve inançla yerine getiren açlık sanatçısının öyküsünü anlatıyor. Sonunda açlık sanatçısını samanlarla birlikte gömüyorlar. Kafesine de genç bir panter koyuyorlar.

Şimdi, açlık sanatçılarının etrafı sirki yöneten emprezaryo tarafından kuşatılmış, elinde mikrofon açlık sanatçısının sanatını övüyor, çocuklar ve yetişkinler de bu gösteriyi hayranlıkla izliyor. Ulus Baker, 96'da yayınlanan ölüm orucu notlarında şöyle diyor, “kendi ölümünü anlamlı bir bütün ve bir eylem olarak örgütlemek, ölüm orucunun bize yalnızca hatırlattığı bir zorunluluktur. Mümkün olan bütün yolları deneyerek ölmek gerekiyor…”

“Açlık sanatçısı en büyük mutluluğu sabahları, gözcüler yorucu, uykusuz bir gecenin ardından kendi ısmarladığı mükellef bir kahvaltının başına sağlıklı insanların iştahıyla toplandıklarında yaşıyordu. Bu kahvaltının gözcülere verilen bir rüşvet olduğunu duyan kişilere kahvaltısız gece nöbetleri önerildiğinde ortadan kayboluyor ancak yine de şüphe duymaya devam ediyorlardı.”

Açlık sanatçısı bir intihar eylemcisi, bedenini ve ölümünü yüce sanatının aracı haline getirmiş. Açlık grevi yapanlar da bazı yönlerden açlık sanatçısına benziyor. Her türden kuvvetin üstünde mücadele verdiği bir beden onlarınki. Seyircilerin hayranlığı, emprezaryonun iştahı, onun açlığı bir erdem gibi sürdürme iradesiyle desteklenen çelimsiz bedeni, solgun yüzü ve çıkık kaburga kemikleri üzerinde tepiniyor. Elbette bu sahnede hiç kimse, birinin, gösteri bitti diyip ışıkları açmasını beklemiyor, hepsi seyrin heyecanına kaptırmış gösterinin sonunu merak ediyor. Gösterinin sonunda emprezaryo açlık sanatçısının kaderini eline alış biçimine övgüler düzüyor, ve sonra anons, kendi iradesiyle giriştiği bu eylemde sorumluluk da sanatçıya ait, açlık sanatçısı tam onun ortasında ölmüş olmasına rağmen sirk sorumlu tutulamıyor bu ölümden. Biz onların eleştirel güçlerinin bedenleri üzerinde ışıldadığını söyleyeduralım, şehadet ile kutsadığımız bu kurbanların devlet kılıcıyla öldürüldüğünü ama asayı tutanın da biz olduğumuzu bilelim.

Tom Gibbons Açlık Sanatçısı’nı şöyle bir animasyona dönüştürmüş.