11:34

Bir gün.

Sol göz kapağımı hafifçe aralayıp göz ucumu, avuç içimde tuttuğum, dedemin ölümüyle bana kalan köstekli saate doğru çeviriyorum; saatten yansıyan ışıklar önce korneada, sonra mercekte kırılıp, retina üzerindeki sarı lekeye düşüyor. İşte tam o anda muazam bir organ devreye giriyor. Beyin. Gözüm beyni hücrelerime saatin 11:34 olduğuna dair kodları gönderiyor. Beyin ne harika bir organ! Hemen saaatin 11:34 olduğu sonucuna varıyor. Fakat saatin 11:34 ile alakası yok! Gecenin bir yarısındayız, arada bir geçen bir arabanın veya mırlayan bir kedinin sesi boş sokağı inletmeye yetiyor. Beyin ise imge ve mana arasındaki çizgide afallıyor; bir yanda gözler yardımıyla edindiği bilgi, diğer yanda altındaki sokağın saat 11:34’te asla böylesine boş olmayacağını bilmesinin tecrübesi. İmgeler birer anlama sahip olabilirler, ama her zaman doğru anlama gelmek zorunda değiller. Dünyayı bu hale getirenin, yaklaşık bir buçuk kiloluk eciş bücüş, pörsümüş bu aciz et parçasının olduğuna inanmak oldukça güç.

Parlak beyaz sokak lambaları, sokağı aydınlatmaları yetmiyormuş gibi, bir de ışıklarını penceremden içeri fırlatıyor. Lambalar, sanki çocukların dövüldüğü, kadınların öldürüldüğü, erkeklerin aşağılandığı, insanların acı, elem, keder, ıstırap çektiği gerçeklerini aydınlatmıyormuş gibi, bonkörce ışıklarını saçıyor; umursamazca bütün pislikleri göz önüne çıkarıyor.

Cıvıl cıvıl restorant toteminden yansıyan bir kısım ışık, ter ve tozun harmanlanarak alın yazısını örttüğü garson bir gencin dudaklarında garip bir dans tutturuyor; diğer bir ışık demeti, bir amelenin sırtına binerek kambur oluşturmuş neşeli bir şarkı söylüyor; terkedilmiş bir köpeğin tüylerini tarıyor. İnsanlığın, vicdanın görmezden gelindiği yüksek voltajlı spot ışıklar altındaki ikiyüzlülük seremonisi. Aydınlık bir dünya asla çekilmeyecek bir yerdir, çünkü aydınlık, dünyanın bütün pisliklerini göz önüne serer; bunları görmemek için ise ancak kör olmak gerekir.

Aynı gün, birkaç saat uykudan sonra.

Bir akşam vakti bu düşüncelerle uyanmak , insanı tarifi zor acılar çektiği bir ruh kalıbına sokuyor. Her an artmakta olan varolmanın dayınılmaz ağırlığı, o ağırlığı omuzlarda hissederek uyanmanın acizliği, her geçen gün ruhun bir sigara gibi tükenişini hissetmenin çaresizliği… Boyası bakımsızlıktan dökülen duvarda suretimi görüyorum her sabah, boya her gün biraz daha dökülmüş oluyor. Duvarın tam önünde, zor ayakta duran bir sehpanın üzerindeki minik televizyon. Bana titrek dizlerim üzerine ilişmiş kafamı hatırlatıyor. Antensiz, hiçbir kablo bağlantısı yok, elektrik kablosu dışında. Yaşamak için hiç bir sebebi olmayan ama sadece kalbi attığı için hayatta kalan bir adam gibi. İnce ince, kulaklarımdan başlayıp beynimin içine doğru kafamı delen sıcak karıncalanma sesi.

Ben bunları hissederken, sokakta “hayat” dedikleri dere akmaya devam ediyor. Hayat… Bir köle olabilmek için yıllarca okullarda heba olmak. Hayat arabayla iş ve ev arasında iplik dokumak; hayat, para ezmek; keşlik, alkoliklik vesaire… Aslında bütün suç hayata bir organizmaymış gibi yaklaştığımız için, onu önemsediğimiz ve anlamaya, daha da kötüsü güzelleştirmeye çalıştığımız için.

Saate bir kez daha bakıyorum, bu sefer saatin kendisi dedemin sesiyle söylüyor bana saati “11:34”. 11:34. Aslında dünyanın tüm saatleri her zaman 11:34’ü gösterir. Bunu da hayatın bir suçuymuş gibi gösterebilirsiniz. Fakat bilmeliyiz ki, dünya bizim cehennemimiz.

Birkaç gün sonra, uzunca bir süre uyuyamayıp yatakta debelendikten sonra.

Vücudumu kaplayan ter, beni ıslak bir kütüğe çevirdi. kendimi kaldıramayacak kadar ağır hissediyorum. kolarımı kullanarak, zorlukla vücudumu kaldırıyor ve küçük penceremden koca dünyaya bakıyorum. İçi boş parantezlere benzeyen içi boş kıyafetler caddede ilerliyor. Bir kısmı dev çamaşır makinelerini andıran ibadethanelerinden çıkıyor, bir kısmı ise yokluğunda kendilerini kaybedecekleri, minik yaşam ünitelerine dönüşen cep telefonlarıyla oynaşıyor. Kazanmak için tüm zamanlarını harcadıkları paralarını önemsizce harcamak için birbirleriyle yarışıyorlar. Aynı maddeden yapılan iki ürün düşünün, biriyle kıçlarını siliyorlar diğerine ise hayatlarını harcıyorlar.

Yine damarlarım kabardı, tüylerim havalandı ve sesleri su altındaymışım gibi duymaya başladım. Aşağı bakmaktan vaz geçerek kesilmiş koca bir ağaç gibi kendimi yavaşça bırakıyorum ve dökülmüş rengarenk yaprakların arasına buluyorum kendimi. Geldiğim yere huzurlu bir şekilde döndüğüm güzel bir hayal kurarak uykuya dalıyorum.

Uzun bir süre uzaylıları bekledikten sonra, tahmini bir zaman belirtemeyeceğim.

Kimsenin umursamadığı, umursamadığını fazlasıyla umursadığım çöplüğümde gözlerimi açıyorum. Bir gün daha. Caddeden geçen, yüksek sesle müzik çalan bir arabadan “Hangi yakın zamanda öleceğim, kim bilir” diye bir söz kulağıma çalındı. Ardından patlayan egzoz sesi şarkının geriye kalan kısmını dinlememe engel oldu. Kanepeden aşağı düşmüş sol kolumun parmak ucunda bir kımıldama hissediyorum. Elimi usulca kaldırıp baktığımda bir kalorifer böceği adeta bir insan gibi ne yaptığını ve ne yapacağını bilmeden, kararsız bir şekilde ordan oraya koşturuyor parmağımda.

Saate uzanıyorum, zincirinden tutup yukarıdan sallandırıyorum. 11:34’ü gösteriyor. Bu onun görevi, 11:34’de kalmak. Aynı zamanda sessiz, bir edith piaf şarkısı kadar, bir klimanjero dağı kadar, bir gobi çölü kadar sessiz.

Sağırlaşacak kadar kendi sessizliğimin gürültüsüne maruz kaldıktan sonra.

Odanın tam ortasındaki, üzeri gazete ile örtülü masanın önünde dikiliyorum. sadece bir sandalye var, o tek sandalyenin kucağına oturuyorum. Bir kaç günlük ekmek parçaları, sıcak bir elma var. Kemirmeye çalışırken elma ve ekmekleri, masanın üzerine serili yıllar öncesine ait gazetinin artık ezberlediğim haberlerini okuyorum yeniden. Siyasetçiler keyfine bakarken birbirini boğazlayan sempatizanları, kadınlara, kendinden güçsüzlere ve eşcinsellere şiddet uygulayan yavşaklar, bilmem nereyi sel aldı, macera dolu amerika, avrupa, uzak doğu… Fakat öyle bir haber var ki her masaya oturuşumda ilgimi çeken; “şapkalı katil yeniden ortaya çıktı.” Kurbanlarını öldürdükten sonra, oturur vaziyette bırakıyor ve başlarına şapka takıyor.

Neden şapka takıyor? Anlatmaya çalıştığının ne olduğunu hala çözebilmiş değilim. Zorla yaşayan, kurallar zinciri ile hareketsiz hale gelmiş bu adam ya da kadın sesini duyurabilmek için, kendini iyi hissedebilmek için veya tahmin edemediğim bir sebepten dolayı cinayet işliyor. Belki kırmızı ışığı ihlal ediyor, yere çöp atıyor, çayırları eziyor, toplu taşımayı biletsiz kullanıp yaşlılara yer vermiyor kısacası bize yapmamız gerektiği söylenen şeyleri yapmıyor ve biz sadece onu cinayet işleyen biri olarak biliyoruz. Ve yaptıklarını tamamen bilinçli yapıyor olabilir. Etrafında çöp kutusu göremediği için yere çöp atmak zorunda kalan biri olamaz.

Masada duran şapkayı alıyorum ve kanepeye doğru sürünüyorum. Şapkalı katil beni öldürmeden önce son kez saate bakıyorum. 11:34 tam tahmin ettiğim gibi. Sonra şapkayı başıma geçiriyor ve öylece bekliyorum.

Bir zaman sonra. Belki bir gün, belki bir hafta.

Gözkapaklarım kapalı. Dünyaya bakmamak dünyayı çekilir kılmıyor maalesef. Kulak kapaklarının olmaması acı verici. İşitme algımızı da ellerimizi kullanmadan kapatabilsek. Bir de keşke dünya kendi etrafında ve güneş etrafında dönerken, mevsimler geçerken, gulf-streem güney amerikadan aldığı sıcak sularıı Kuzeye çıkarırken, kuşlar, balıklar balinalar göçerken, ağaç yaprakları tomurcuk patlatırken ve zaman geçip de dökülmeye başlarken, hayatı hayat yapan gerçek olaylar gerçekleşirken arkada fon müziği olsa Dünya daha güzel bir yer olmaz mıydı? Sadece bahane arıyorum, kalkıp köşedeki plağı çalıştırıyorum. Artık dünya dönerken bir fon müziği var.

Plak çalar vasıtasıyla, bir gitar Paco Dê Lucia’nın kolları arasında usulca ağlıyor. Umarım kimse Aranjuez’in yaşadığı türden bir trajedi yaşamaz ve böyle acıklı besteler yazmak zorunda kalmaz.

Şapkalı katili düşünüyorum, bu kadar korkunç olmayı nasıl becerdi? Sebebi neydi? Nefreti kimeydi? Kendinden nefret etmeyen, tiksinmeyen birisi başkalarına karşı nasıl nefret besleyebilirdi? İçimden biri söylüyor bunu ve yamacımdan koca bir tükürük atıp ardına bakmadan bırakıp gidiyor. Sanki nefret ettiği bir adamla konuşmuş gibiydi.

Epey bir zaman geçti. Ya da ben öyle hissediyorum.

Yerde duran içi kül ve izmarit dolu ayakkabımı alıp oturuyorum. Bir maltepe yakıyorum ve şapkamın gölgesine gizlenmiş gözlerimle, Dünya ile gözlerimin kesiştiği, odam olarak adlandırdığım yeri seyre dalıyorum.

Gözüm alabildiğince uzanmış koca bir duvar. Kalın, koca eski püskü taşları üst üste biçimsizce istifleyerek, özensizce, alelacele yapılmış. Bir çember şeklinde etrafımı çevirmiş, içerisinde mahsur kaldığım bir kale. Şüphesiz kendimi güvende hissediyorum ve yalnız. Soğuk, üzerimde berbat kokan, kirli paçavralar var. Evet, kendimi güvende hissediyorum her şeye rağmen, ve yalnız. Yanlız kendimi yalnız hissediyorum, hem de hiç hissetmediğim kadar.

Duvarın ötesinden sekoya kokuları. Taşlarda beliren suretler o kokuları olduğu gibi geldikleri yere gönderiyor. Sinirlenen duvar yükselmeye başlıyor; korkuyorum yükseliyor; çaresizim yükseliyor; yükseldiği için daha da yükseliyor. Gökyüzü yavaşça kayboluyor, ellerim duvarın gölgesinde yitiyor, bedenim yitiyor. Gözlerimi açıyorum, Pink Floyd’un Careful with That Axe Eugene şarkısındaki çığlıklara uyanıyorum. Şarkı, kafasına baltayı yiyen Eugene’ın ıstırabını anlatıyor.

Birkaç albüm dinledikten sonra.

Saatle oynuyorum. Sanki saatin, zaman kavramının insanlar oyuncak gibi oynayışını hiçe sayarmış gibi ben de elimdeki saatle oynuyorum, üstelik o saat 11:34'den başka hiç bi zamanı göstermese de. Sokağa çıkmak, caddede yürümek. Pamuktan bir gemiyle denize açılmak veya gazeteden bir uçakla uçmak gibi. Düşünülmeden yapılan ve kalıplaşmış aptal davranışlar; sahte kimlikler ve sahte kimliklerin sahte duygu yanılsamaları. En kötüsü bunların dikkatle, titiz ve ciddi bi şekilde yapılması. Bu çürük fikirleri perçinlemek adına kalan çürük elmayı tamamen kemiriyorum.

Zehirli elmanın etkisi geçip uykumdan uyanıyorum, fakat bir prensesin öpücüğüyle uyanmalıydım. Zehirli elmanın son kullanma tarihi geçmiş olmalı, bunu o cadıya ödeteceğim.

“Gol yemem! Sörf, tabi ki yerim” diyor bi adam ve bir gözümü hafifçe aralamama sebep oluyor. Uzun saçlı bi adam bu tipinden elinde tuttuğu gofreti bile yiyemeyeceği anlaşılıyor. “Zaten sen asıl golü yemişsin” diye mırıldanıyorum. Sesim kulağıma yabancı geliyor. Rüzgardan dolayı anten normal konumunu aldı anlaşılan. Daha fazla reklam görmemeyi umut ederek arkamı dönecekken Çakal ve Road Runner başlıyor. Nedense severek izlediğim nadir televizyon mahsüllerinden. Çakalın kendini kaybetmeye mahkum edişi, bu mahkumiyeti kolaylaştırmak için her daim mağlup olacağı hayali bir kuş türü yaratışı, bu uçamayan kuşun her seferinde çakalı alt edişi, aslında Çakal’ın oyalanmak için, hep düşüyor olduğu o uçurumu unutmak için kendine oynadığı nevrotik bir oyundan ibaret.

Tıpkı bizim yaptığımız gibi. O çakal bizlerin bir yansımasıydı, bizi bize dramatik bi şekilde aktarıyordu. Daha çocukken ilerde nasıl birer hayvan olacağımızı söylüyordu. O uçurumdan ağır çekimde düşerken, sadece yere düştüğümüz vakit toz kaldırabilmeyi umut ediyorduk.

Kendimi kovalıyorum. Yanakları kırmızı, rengi yerinde bir ben bu. Sıskalıktan belli olmayan ben değil, fiziği yerinde bir ben bu. Temiz ve kıyak elbiseler giymişim ve vitaminsiz ben tarafından kovalanıyorum. Fakat yetişemiyorum kendime. Tam yakalayacakken kendimi bir anda hızlanıp tozu dumana katıyorum. Fakat dur, tam yakaladım derken kendimi bir uçurumdan düşerken buluyorum. Bu kez bırakıyorum kendimi boşluğa. Hiç çaba sarfetmiyorum. Her zaman bi türlü düşemediğim, sonu olmadığını düşünüdüğüm boşluğa, nihayet. Çarpmasını bekliyorum naciz bedenimin yeni bi düşe. Belki o zaman inandırabilirim kendimi her şeyin beynimin bir oyunu olduğuna ve kaderin sadece nefes alıp verdiğim an yanımda olduğuna. Sitemliyim biraz düşerken senariste bedenimden ötürü, dar gelmiş ruhum bu bedene. Uçmak isterdim özgürce ama çok geçti artık giymiştim üstüme. Düşmeye, yere çakılmaya, yerin sillesini yemeye az kala uyanıyorum. Saate bakıyorum hilafsız. 11.34. Başka kaç olabilir ki?! Eminönünde yeraltı çarşısından beş sene evvel 10 liraya kapattığım paha biçilmez “Du Pre” plağı çalıyor. Cehaleti böyle durumlarda destekliyorum.

Posterlerle, gazetelerle, notlarla, yazılarımla pencereleri, güneş ışığı alan her açığı kapattığımdan gece mi gündüz mü bilmiyorum. Müzik sokak seslerini engellediği için de mutluyum, içinde bulunduğum boşluğu kimse kirletemiyor. Ancak kapıya vurmalar sıklaştı, birkaç defa uykumdan uyandım, aralıklarla kapıma geliyorlar. Yakında kapıyı kırıp içeri dalacaklar, hissedebiliyorum. Pardon öngörüyorum.

Çakmağımı çakıyorum. Başucumdaki sehpanın üzeri, dik konumda bazılarında uzunca küllerin durduğu sigara izmaritleri; bir kez daha çakıyorum, bir kadının yarı çıplak vücudu; belirsiz tavan; tavan ve tanrı kelimelerinin herhangi bi akrabalığı olup olmadığını düşünüyorum. Sonra elimi kanepeden aşağı atıp, kurumuş sümükleri yerinden ederek kanepenin altına koyduğum saati çıkarıyorum. Fakat elime bir şey daha çarpıyor. Onu o delikten çıkarabildiğim de dedemin saatini kullanmaya başlamadan önce kullandığım, boktan, dijital eski saatim olduğunu anlıyorum. Çakmağı bir kez daha çakıp saate baktığımda, ekrandan yansıyan alevler arasından toplamda dört rakamdan oluşan, bir adet iki nokta işareti ile ayrılmış, ikişerli sayı öbeğini görüyorum. Ateşi biraz geri çekip saate bakıyorum, ama saate ters tuttuğumu farketmeme rağmen orada yazan şu kelimeyi okuyorum, “hE:ll”. Minicik camdan yansıyan alevler içimi dayanılmaz bir alevle kaplıyor. Sadece 11:34 yazdığını görmek için hemen saati düzeltiyorum ama o an saat 11:34'ten 11:35'e geçiyor.

Bu bir doğum mu yoksa ölüm mü, alevler arasına atılmak mı yoksa oradan fırlayıp çıkmak mı? Thich Quang Duc gibi kendimi ateşe verip sükunet içinde, alev alev yanarken canlılığını nasıl hissettiyse aynen öyle hissediyorum. Zamanı aklımdan, odamdan, hayatımdan çıkarmış olsam da, aslında beni çepeçevre sarmış olduğunu, açık verdiğim ilk an beni yakalayacağını ve bunun biraz önce meydana geldiğini anlıyorum. Giysilerinin, yediklerinin, içtiklerinin, sevdiklerinin, nefret ettiklerinin senin adına konuştuğu, yaşadığı bu berbat dünyaya geri dönüşüm bu.

Sonra kapıya yine vuruluyor. Birkaç insanın sesi birbirine karışıyor. Kapıya vurulmayla orantılı şekilde gürültüleri de sıklaşıyor. Unutmuşum, insanlar! insanlar ne harika hayvanlar. Sonra nihai bir vuruş ve nihai bir gürültü ile kapı, kolu ve kilidi birbirinden ayrılarak ardına kadar açılıyor. Dağılan parçalar usul ve yavaş bi şekilde yere düşerken varolmanın ağırlığı karşısında hafifliğimi hissediyorum. Sonra dışarıdan eve giren ışık demetinde asılı tozları görüyorum, ardından 3 karanlık gölge, toz zerrelerinin dansını bölerek içeri giriyor.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.