Yerli Otomobil ve Uluslararası İktisat Teorisi

Yerli malı haftası kutlayan bir nesil olarak ithal malların bünyemizdeki alerjik etkisi geçmiyor hala. Bu konuda da rasyonel düşünmüyoruz. Düşünsek, hangi malların kendi olanaklarımızla üretebileceğini, hangi malların ithalinin daha karlı olabileceğini hangilerinin ihraç edilebilecek durumda olduğunu idrak edebilirdik. Ama siyaset zihnimizi bir iki doz fazla bulandırınca işin içinden çıkamıyoruz.

Neden ticaret yapıyoruz? Her konuda uzmanlaşmak imkansız olduğu için. Ben birileri için pwc sistemleri üretirken birileri benim için elma yetiştiriyor. Ticaret beni zirai bilginin, zirai tecrübenin yükünden kurtarıyor. Makro ölçekte ele aldığımızda da bu kadar rahat mı görünüyor her şey? Enformasyon birikimine sahip olmadığımız için sonsuza dek teknoloji mi ithal etmek zorundayız yani?

Sermaye-yoğun metayı rakiplerimizin veriminde üretebilecek düzeye gelene kadar, EVET. Çünkü Türkiye emek- yoğun faktör kullanan bir emtia üreticisi. Ürettiği emtiayı satarak kendi üretebileceğinden daha fazla otomobil satın alabiliyor. Emtiadaki kaynakları bilinçsiz bir şekilde sermaye-yoğun üretime kaydırdığımızda emek-yoğun malların üretimi azalacak ve uluslararası piyasa kolay ikame edilebilir bu malları başka ülkelerden tedarik edecek. Gelirimiz düşecek. Eskiden aldığımız kadar otomobili satın alacak paramız olmayacak yani. İçeride üretilen otomobillerin ise sermayenin pahallı olduğu ülkemizde dışarıyla rekabet eden fiyatlar üzerinden satılması imkansız olacak. (Bırakın fiyatları satın alınan Saab platformu Türkiye’nin hiç tercih etmediği D-Segment araçları içeriyor. Rekabet edebilen fiyatlarda üretim yapabilseniz dahi seçilen platform Türk halkına hitap etmiyor ki bu apayrı bir konu)

Sermayeyi verimli kullanabilecek yapısal bir dönüşüm geçirmedikçe sermaye-yoğun malları dışarıdan ithal etmek iktisadi açıdan en rasyonel çözüm. Hele ki teknoloji firmalarınızın inşaat yatırımına kaydığı bir konjonktürde başka çıkar yol yok ne yazık ki. Bütün bunları önce Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisine sonra da Hecksher- Ohlin teoremine uyarlayabiliriz. Ben Karşılaştırmalı üstünlükler teorisinin tek faktör varsayımını zenginleştirerek geliştirdiği için Hecksher-Ohlin’i seçiyorum:

  • Bir ülkede yoğun bulunan faktörün fiyatı ucuzdur. Faktör piyasasında işveren talebi yüksektir. Bu durumda ülke uzun vadede ucuz kullandığı faktörü verimli kullanmaya da başlar.
  • Öyleyse uluslararası ticaret verimsiz olunan faktörün yoğun kullanıldığı mal ve hizmetleri ithal edecek verimli olunan faktörün yoğun kullanıldığı mal ve hizmetleri ihraç edecek şekilde gerçekleşmeli.

Gayet net. Ama sınırları var. Samuel-Stepson Gelir Hipotezi de bu sınırları ortaya koyuyor:

  • Verimli kullanılan faktöre talep arttıkça diğer faktörlere duyulan talep azalır. Bu durumda verimli faktörün fiyatı uzun vadede artarken verimsiz faktörlerin fiyatı azalır.

Bu da açık. Verimsiz faktör ile verimli faktör arasındaki fiyatlar eşitlenene kadar ticaret yapmak en mantıklısı. Türkiye ve yerli otomobil özelinde toparlayacak olursak:

Türkiye emek-yoğun, sermaye-kıt bir ülke. Özellikle önümüzdeki dönem içinde FED’in faiz kararıyla paralel olarak sermayenin daha da kıt hale geleceğini öngörmemiz mümkün. Faktör talebini emekten sermayeye kaydırmak zaten pahallı olan sermayenin fiyatını(faizi) daha çok arttıracakken emek-yoğun üretimi mutlak olarak azaltır. Türkiye için en rasyonel seçim -kısa vadede-uzmanlaştığı metayı daha verimli üretmenin yollarına bakmak, uzun vadede yapısal dönüşümünü tamamlayıp sermaye-yoğun malları üretebilecek enformasyona ve teknolojiye sahip olmak olmalı.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated öğrenci’s story.