Milliyetçilik Kuramları III — Milli Kimlik Anthony D. Smith

Milliyetçilik Kuramları okumalarımda üçüncü kitap olarak ele aldığım Anthony Smith’in bu değerli eseri literatürdeki modernist yorumlara ilk ciddi eleştiriyi getirmiştir. Bu eleştirisini etno-sembolizm ile adlandıran Smith, millet ve milliyetçilik sorusuna en cesur cevaplardan birini vererek bu alanda büyük tartışmalara yol açmıştır. Kitabın 1991'de yayınlandığını hatırlatalım. Bu noktada küreselleşme üzerine yorumlarını yazdığı döneme göre düşünmek faydalı olacaktır. Kendisinin bu yapıtı benim şahsen de heyecanlı olduğum bir tezi temsil ettiği için bu sefer notlarım daha uzun ve detaylı oldu. Bu alandaki inceleme yazılarıma ilk defa misafir oluyorsanız size ilk incelemeden başlamanızı öneririm. Ayrıca bu çalışmayı neden yaptığımı da o yazıdaki girizgahta açıkladım.

İncelemenin geneli Anthony Smith’in kendi yazdıklarının harfine dokunulmadan bir tür ders notu tadında aktarılmasıdır. Kendi yorumlarım (o.b.) işaretiyle cümlenin sonunda belirtilecektir. Keyifli okumalar.

Milli ve Diğer Kimlikler

Çoklu Kimlikler
  • En keskin ve temel olanı cinsiyet kategorisidir. Cinsiyete dair sınıflandırmalar, değişmez olmamakla birlikte, evrensel ve bütüne şamildir. (..) Cinsiyet farklılaşmasını, kolektif ayniyet ve hareketlilik bakımından düşük tutunumlu ve nispeten zayıf kılan tam da bu evrenselliği ve bütüne şamil doğasıdır. Belli bazı ülkelerde feminizmin yükselişine rağmen modern dünyada cinsel kimlik yeryüzünün her köşesinde diğer kolektif kimlik türleri karşısında kaçınılmaz olarak daha zayıf kalmakta ve zaten olağan bir durum olarak kabul görmektedir.
  • Yerel ve bölgesel kimlik de özellikle modern öncesi devirlerde aynı ölçüde yaygınlık gösterir. Yine yerelcilik ve bölgecilik genelde cinsel farklılaşmanın yoksun olduğu tutunum sağlama niteliğine sahip gibi görünür. Ama görüntü çok zaman yanıltıcıdır. Bölgeler kolaylıkla yerel birimler halinde parçalanabilir, yerel birimler de farklı yerleşimlere ayrışabilir.(..) bölgecilik, kendi sorun ve dertleri yüzünden halkın hareketliliğini taşımaktan acizdir. Ayrıca bölgeleri coğrafi olarak tanımlamak da güçtür; çoğu durumda tek bir merkezden ve düzenli sınırlardan yoksundurlar.
  • Üçüncü kolektif kimlik türü, sosyo ekonomik toplumsal sınıf kategorisidir. (..) Marx’ın sosyolojisinde sınıf yüce, ya da aslında yegane önemli kolektif kimlik ve tarihin tek motorudur. Belli toplumsal sınıf türleri zaman zaman belirleyici mahiyette siyasi ve askeri bir hareketin temelini oluşturmuşlardır; ama her zaman değil, hatta sık sık da değil, olsa olsa zaman zaman. Aristokrasinin tek bir “aristokrasi” halinde harekete geçmesi, aristokrasi içindeki hizip çatışmalarından daha az rastlanır bir durumdur. Bırakalım farklı milletlerin burjuvazileri arasındaki çatışmayı, bizzat Fransız Devrimi’nden başlayarak bir milli burjuvazinin kesim ve hizipleri arasında çatışmaların varlığı da sıra dışı bir durum değildir. İşçi sınıfına gelince, proletaryanın uluslararası kardeşliği miti yaygın bir kabul görürken işçiler farklı sanayi dallarına ve beceri düzeylerine göre bölünmüş olduğu için belli bir ülkedeki işçilerin birliği de aynı oranda geçerli ve önemli bir mittir. İşçi devrimleri neredeyse köylü devrimleri kadar nadirdir; her iki halde de devrimlerin münferit ve yerel olmaları ise kuraldandır. Toplumsal sınıfı sağlam bir kolektif kimliğin dayanağı olarak ele almanın güçlüğü, çağrısının duygusal bakımından sınırlı çekiciliğinden ve kültürel derinlikten yoksun oluşundan kaynaklanmaktadır.
  • Din asla,(..) belli bir sınıfa seslenmez.(..) Mazdekçilik hiç şüphe yok ki alt sınıflar için toplumsal adalet isteyen bir hareketti, ama mesajı ilke olarak evrenseldi. Anglikanizm, büyük oranda üst ve orta sınıfa mahsustu ama yine de ilke olarak her İngiliz’e açıktı. (..) Sınıf kimlikleri üretim ve mübadele alanlarından doğarken dinsel kimlikler iletişim ve toplumsallaşma alanlarından doğar, kültür ile kültürü oluşturan unsurlar arasında bir hizalanışa dayanırlar.
  • Dinsel topluluklar etnik kimliklerle de çoğu zaman yakından ilgilidir. “Dünya dinleri”, etnik sınırları aşmaya ve kaldırmaya çalışırken, belli etnik gruplar en dindar cemaatler haline gelirler.(..) Tümüyle dini bir cemaat olarak yola çıkmış olan bir topluluk sonunda münhasıran etnik bir cemaate varabilir.
  • Mısır’da Şii Müslüman bir mezhep olarak ortaya çıkan ama burada eziyet ve zulümle karşılaşan Dürziler, kale gibi korunaklı Lübnan Dağı’na gittiler ve burada 11. yüzyılın ilk onyıllarında Araplar kadar Kürt ve İranlıları da aralarına aldılar. Ama son büyük hocaları Baha’al Din’in ölümü üzerine mühtediliği bıraktılar. Cemaate üyelik (..) sabit bir hal aldı. Çok geçmeden Dürziler soyu sopu olan bir cemaat haline geldiler. O nedenle bugün Dürzi olmak “etno-dinsel” bir topluluğa sahip olmak demektir. (..) Kuzey İrlanda’daki Katolik ve Protestanlar, Lehler, Sırplar ve Hırvatlar, Maruniler, Sihler, Sri Lankalılar, Karenler ve İranlı Şiiler(?) , kimlikleri dinsel farklılık ölçütüne dayanan sayısız etnik topluluktan birkaçıdır.
  • Her ikisi de (dini ve etnik kimlikler o.b.) benzer bir kültürel sınıflama ölçütünden gelirler; çoğu zaman çakışır ve birbirlerini güçlendirirler; tek tek ya da birlikte güçlü cemaatleri harekete geçirebilir ve besleyebilirler.
Dürziler
“Milli” Kimliğin Unsurları
  • Eski Yunan’da siyasal anlamda “millet” değil, her biri kendi egemenliğine tutkuyla bağlı kent devletlerinden oluşma bir topluluk vardı. Oysa, örneğin Perikles’in siyaset alanında müracaat edebileceği kültürel anlamda bir eski Yunan cemaati, Hellas (Elen Ülkesi) söz konusuydu. Başka bir deyişle eski bir Yunan “millet”inden değil ama bir Yunan etnik ve kültürel cemaatinden söz edebiliriz. Bu, her şey bir yana, “milli” kimlikle kastettiğimiz şeyin, zayıf da olsa belli bir anlamda bir siyasi topluluğu gerektirdiğini gösterir.
  • Siyasi bir topluluk da, topluluğun bütün fertleri için en azından belli ortak kurumların, hak ve görevlere dair tek bir yasanın varlığını ima eder. Yine topluluk mensuplarının kendilerini özdeşleyecekleri, aidiyet hissi duyacakları belli bir toplumsal mekân, az çok hatları kesin ve sınırlanmış bir toprak parçasını da akla getirmektedir. Milleti, belli bir ülkede aynı yasalara ve kurumlara boyun eğen bir halk topluluğu olarak tanımlarken “Filozofların” da (Fransız Aydınlanmacıları) akıllarında olan tam da buydu.
  • Millete dair (..)Batılı ya da “sivil” model ayrıntılarıyla ele alınmayı haketmektedir. Burada hâkim olan düşünce mekânsal ya da territoryal’dır. Bu mantığa göre milletlerin iyi tanımlanmış ülkelere/topraklara sahip olmaları gerekir.(..) Söz konusu toprak parçasının herhangi bir yer olması mümkün değil, “tarihi “ bir toprak, “yurt”, halkın “beşiği” olmalıdır.
  • Milli kimliğin ikinci bir unsuru patria (vatan) fikridir; yasaları ve kurumlarıyla tek siyasi iradeye sahip bir topluluk . Bu durum, ortak siyasi hissiyat ve maksatların ifadesi olarak en azından bazı ortak düzenleyici kurumlar gerektirir. (..) Bu topluluğun fertleri arasında yasal ve siyasi topluluk fikrinin doğuşuyla aynı zamana denk gelen bir yasal eşitlik fikrinin izlerini de görmek mümkün. Sivil ve yasal haklar, siyasi haklar ve görevler ve sosyo-ekonomik haklar da dahil sosyologların sayıp döktürdükleri muhtelif “yurttaşlık” türleri bunun tam ifadesidir.
  • İlke olarak milletin bütün fertlerinin yasal bakımdan eşit olduklarının, zengin ile güçlünün patria’nın yasalarıyla mükellef kılındıklarının kabulü önemlidir.
  • Doğu Avrupa ile Asya’dan tarihi olarak Batı modelinin üstünlüğüne meydan okuyan ve Batılı olmayan toplulukların yörüngelerine onların, son derece farklı koşullarına daha uygun, anlamlı yeni unsurlar ekleyen oldukça farklı bir millet modeli uç vermeye başlamıştı. Bu Batılı olmayan modele “etnik” millet kavramı diyebiliriz. Ayırt edici özelliği doğuştan, fıtri bir topluluk fikrini öne çıkarmasıdır. Batılı millet kavramı bireyin, kendi seçebileceği belli bir millete ait olması gereğini şart koşarken, bu Batılı olmayan ya da etnik kavramsallaştırma böyle bir müsamaha göstermiyordu.
  • Bu etnik modelin de sayısız yüzü vardır. İlki, kesin bir biçimde, ülkeden çok soyu öne çıkarmasıdır. Millet hayali bir “üst aile” olarak görülür ve özellikle Doğu Avrupa ve Orta Doğu ülkelerindeki yerli entelektüellerce çetelesi tutulan soy ve şeceresinin kökeniyle gurur duyar.
  • Batılı sivil modeldeki hukukun yerini etnik modelde yerli kültür, genellikle de dil ve adet almıştır. Lügatçilerin, dilbilimcilerin ve halkbilimcilerin Doğu Avrupa ile Asya milliyetçiliklerinin ilk evrelerinde merkezi bir rol oynamalarının nedeni budur.
  • Kamûs-ı Türkî’nin yazarı Arnavut Şemseddin Sami’nin Türk milliyetçiliğinde büyük öncü olarak sayılması, Necip Asım Bey’in vavlı Türk olarak anılması ve çoğu öncü Türk milliyetçisinin akademiye mensup olması bu etnik modelin özelliklerini yansıtmaktadır. (o.b.)
  • Millet, tarihi bir toprağı/ülkeyi, ortak mitleri ve tarihi belleği, kitlevi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylaşan bir insan topluluğudur.
  • Aslında, millet, kolektif kimliğin öteki türlerine ait unsurları bünyesinde toplar; milli kimliğin sadece başka kimlik tipleriyle kurabileceği terkip biçiminin değil, ideoloji olarak milliyetçiliğin de liberalizm, faşizm ve komünizm gibi diğer ideolojilerle girdiği bukalemun benzeri permütasyonların (değişimlerin) izahatı burada aranmalıdır.
Hindu milliyetçileri
  • Böyle bir tanımlamanın milli kimliği aynı zamanda devlete ilişkin herhangi bir kavramsallaştırmadan da ayırdığı açıktır. Devletle ilgili bir kavramsallaştırmada, münhasıran diğer toplumsal kurumlardan farklılaşmış ve onlardan özerk, belli bir toprak parçasında baskı ve zor tekeli uygulayan kamu kurumları kastedilir. Oysa millet, bir tarihi kültür ile belli bir yurdu paylaşan herkesi tek bir siyasi topluluk içinde birleştiren kültürel ve siyasi bir bağı gösterir. (..) Modern devletler kendilerini, şu ya da bu milletin devleti olarak milli ve popüler tabirlerle meşrulaştırmak zorunda kaldıklarında bile, içerikleri odakları son derece farklıdır.
  • Walker Connor’ın 1970’lerin başında yaptığı değerlendirme, devlet sınırları ile millet sınırlarının çakışması ve devletin toplam nüfusunun tek bir etnik kültürü paylaşıyor olması olguları göz önüne alındığında bugün mevcut devletlerin sadece yüzde 10unun hakiki anlamda “milli-devlet” olma iddiasında bulunabileceklerini göstermiştir.
Milli Kimliğin Bazı İşlev ve Sorunları
  • Kavramsal olarak millet, her özgül durumda değişik oranlarda biri sivil ve teritoryal öteki etnik ve jenealojik olan iki boyutu birbirleriyle harmanlanmıştır. Milli kimliği modern yaşam ve siyasada böylesine esnek ve daimi bir güç haline getiren ve kendi özelliğini yitirmeksizin diğer güçlü ideoloji ve hareketlerle etkili birleşimlere girmesini sağlayan tam da bu çok boyutluluğudur.
  • Milli kimliğin siyaseten belki de en belirgin işlevi , millete özgü kişilik ve değerleri tanımlayan ve halkın kadim gelecek ve adetlerini yansıtan, ortak yasal hakların ve yasal kurumların görevlerinin meşrulaştırıcısı olmasıdır.
  • Denilir ki halk, “milli kimlik” adına kendi özgürlüklerinden vazgeçmeyi ve başkalarının özgürlüklerini de kısmayı istemektedir; yutmadığı etnik, ırksal ve dinsel azınlıkların sivil ve dinsel haklarını çiğnemeye amadedir. Uluslararası daha doğru bir ifadeyle devletlerarası ilişkiler de aynı gadre uğramışlardır. Batı’daki anayurdundan bütün dünyaya yayılan millet ideali özellikle de etnik ve dini bakımdan karışıklıklar arz eden bölgelere nifak, istikrarsızlık, kavga ve terör getirmiştir. (..) Bu tanıdık bir ithamdır ve bu ithamın sahası ile yoğunluğu, suçladığı idealin duygusal ve siyasi gücünü ortaya koyar.
  • Aynı şekilde milliyetçiliğin mülayim etkilerinden de söz edebilirdik; azınlıkların kültürlerini savunuyor oluşu; “kayıp” tarih ve edebiyatların kurtarıcısı olması; kültürel yenilenmelere ilham vermesi; “kimlik krizi”ne getirdiği çözüm; tirana karşı direnişin ilham kaynağı olması; halk egemenliği ve kolektif seferberlik ideali; hatta kendi gücüne dayalı bir ekonomik gelişmeye kaynaklık etmesi gibi.

Milli Kimliğin Etnik Temeli

Etniler ve Etnik Oluşum
  • Bazıları için bu kavram (etniklik) “ilksel/asli” bir niteliğe sahiptir, zamanın dışında doğal olarak vardır. İnsani varlığın “verileri”nden biridir. Öteki uçta ise “etniklik” “durumsal” olarak görülür. Bir etnik gruba aidiyeti, öznenin özgül durumuna göre değişiklik gösteren, zorunlu olarak gelip geçici ve kararsız tutum, algı ve duygularla ilgili bir meseledir. (..) Bu iki uç nokta arasında etnik kimliğin tarihi ve sembolik-kültürel niteliklerini öne çıkartan yaklaşımlar yer alır. Burada benimsenen bakış açısı da budur.
  • - Etnik bir topluluğun (etni) altı ana niteliğini şöyle sıralayabiliriz;
1. Kolektif bir özel ad
2. Ortak bir soy miti
3. Paylaşılan tarihi anılar
4. Ortak kültürü farklı kılan bir ya da daha fazla unsur
5. Özel bir “yurt”la bağ
6. Nüfusun önemli kesimleri arasında dayanışma duygusu
  • Etnik ayniyet duygusu için önemli olan hayali bir soy, farazi bir ecdattır.(..) ecdata dair herhangi bir olgusal veri değil, ortak bir ecdata dair mitlerdir. (Kendi büyük büyük dedenizin ismini bilmezken, milletdaşınızla çok daha eski, ortak bir atadan geldiğinizi hissetmeniz o.b.)
  • Bir soy miti olmadan etnilerin hayatta kalması son derece güçtür. “..den geldik” duygusu “kim olduğumuz”un tanımlanmasında esastır.
  • Bir etni nasıl biçimlenir? (..) Amprik olarak bunun iki ana biçimi vardır; birleşme ve bölünme. Etnik oluşumu bir yandan ayrı birimlerin birbirine karışması şeklinde gözlemleyebiliriz. (..) Bu süreçlerin sıklığı, etnik sınırların değişken bir doğaları olduğunu ve mensuplarının kültürel kimliklerinin, belli kıstaslar dahilinde şekillendirilmeye müsait olduğunu akla getiriyor.
  • Bireyler sınıfsal ve cinsi ayniyetlerinin yanı sıra ailelerine, köylerine, kastlarına , kentlerine, bölgelerine ve dinsel cemaatlerine sadakat duyguları beslemekle kalmayabilir, aynı zamanda farklı etnik cemaatlere, aynı anda farklı ayniyet düzeylerinde bağlılık da hissede bilirler. Eski dünyada Yunanlıların kendilerini bir “polis” ya da “alt-etni” ve (aynı anda) Helenik kültürel etninin mensupları olarak hissetmeleri buna örnek teşkil edebilir.
  • Etnik sınırların değişkenliğini veya kültürel içeriklerindeki akışkanlığı abartmamak gerekir. Böyle davranmak bizi etnik bağ ve toplulukların çevrimini ve şu veya bu durumda mevcut sınırların ve kültürel değişmelerin dışında ve ötesinde kanıtlanabilir devamlılıklarını açıklamanın araçlarından da yoksun bırakacak; bireyleri aynı kılan algı, tutum ve duygularda birbiri peşi sıra akıp giden momentlerden daha fazla bir şey olan ayniyetleri kurma/oluşturma olasılığını yok edecektir. Daha kötüsü bizi herhangi bir kolektifin, herhangi bir grubun oluşumunu, sayısız bireysel his, algı ve hafıza momentlerinden çıkarak açıklayabilmekten de aciz bırakacaktır.

Etnik kimlik ve etnik oluşum hakkında gerçekçi bir açıklamanın, bir uçta kültürel örüntüleri doğası gereği sabit addeden, öteki uçta etnik duyguları “stratejik” bakımdan manipülasyona müsait ve kültürel olarak da mütemadiyen şekil verilebilirmiş gibi telakki eden ilkselci-araçsalcı ihtilafının kutupsallığından uzak durması gerekir.

  • Kültürel kimliklerde meydana gelen değişimlerden kasıt, nüfusun belli kültürel birimlerinin kolektif kaderlerine dair düşüncelerini müşterek anılarını ve süreklilik duygusunu oluşturan kültürel unsurların aralarındaki temel örüntüselliğin travmatik gelişmeler karşısında uğradığı bozulma derecesidir.
  • İranlılar, en azından Sasani döneminden itibaren Arapların, Türklerin ve başkalarının fetihlerine tanık olmuş yavaş yavaş İslam’a iltihak etmiş ve pek çok kereler göç akınına maruz kalmışlardır. Ancak kolektif kültürel kimlikte bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan bütün değişikliklere rağmen İranlı ayırdedici etnik kimlik duygusu varlığını sürdürmüş, zaman zaman, özellikle 10. ve 11. yüzyıllarda canlanan yeni İran dili ve edebiyatındaki rönesansla yeni bir hayat soluğu bulmuştur.
  • Weber “ örgütlülüğü ne kadar yüzeysel olursa olsun ortak etnikliğe inancı telkin eden esas olarak siyasi topluluktur” diyerek, etnik oluşum ve süreklilik açısından siyasi eylemin önemini vurgulamıştı.
  • Bundan da daha önemlisi varsa o da savaştır.
  • Savaş yalnızca savaşan taraflardan değil savaşın yürütüldüğü toprakların sahibi olan üçüncü taraflardan da etnik topluluk çıkartır.
  • Ve bütün bu kültürel farklılık mirasının üzerine “geleneğin bekçileri” olarak, kültürün-topluluğun egemenlik alanı içinde kalan her köy ve kentteki tapınak, kilise, manastır ve okulların halka kendilerine hürmet göstermesi öğretilen kutsal gelenek kılığına bürünmüş etnik mit, anı, sembol ve değerler hazinesini kaydeden, koruyan ve nakleden papazlar, fakihler ve ozanlar kurulur.
Singapur’da bir Ermeni Cemaati
  • Devlet kurma, uzatmalı savaşlar ve örgütlü din olguları, etnik ayniyetleri bozucu ya da parçalayıcı yönde de etkide bulunabilirler. Asur ile Ahameniş hanedanlığı döneminde imparatorluk haline gelen İran, etnik kategori ve toplulukları, Arami dili konuşan senkretik bir uygarlık içinde bir araya getiren koşulları yarattığında ya da; uzayan savaşlar ve çekişmeler Kartacalılar ve Normanlar gibi etnik devlet ve topluluklara son verdiğinde olan buydu.
Etnik değişme, çözülme ve beka
  • Modern Yunanlıların sadece Yunan Bizans’ının değil eski Yunanlıların ve onların klasik Helen uygarlığının da soyundan geldikleri ve mirasçıları oldukları söylenir. (..) J. Fallmereyer’in uzun zaman önce gösterdiği gibi Yunanlıların demografik devamlılığı M.Ö. 6. yüzyılın sonlarından 8. yüzyıla kadar Avar ve Slavların sonra da Arnavut göçmenlerin akınıyla acımasızca kesintiye uğratılmıştı. (..) Ama son iki bin yılda ortaya çıkan sayısız toplumsal ve siyasi değişikliğin ardında yazı ve dil bakımından belli değerlerin, belli özel bir çevre ile ona duyulan özlemin, süregelen toplumsal etkileşimlerin, dini ve kültürel farklılık hatta dışlama duygusunun, Yunan kimlik duygusu ile etnikliğe dair ortak hissiyatın varlığını koruduğunu da söylemek mümkündür.
  • Etnilerin bölünme ve ya proliferleşme(bir tür balkanizasyon) yoluyla nasıl çözülebileceklerine değinmiştik . Ama etnik topluluk bu gibi durumlarda bir anlamda “belli bir biçimi” muhafaza eder. Dolayısıyla etnik sönmeden –yalnızca o ana kadar sahip olduğu biçim bakımından değil, herhangi bir biçim anlamında bir etninin ortadan kalkmasından- söz edebilir miyiz?
  • Tam anlamıyla bir etnik sönmenin iki ana türü vardı; soykırım (genocide) etnik kırım (ethnocide).
  • Soykırım nadir rastlanan bir durumdur ve muhtemelen de modern bir olgudur.
  • Bir topluluğu ortadan kaldırmanın yolu en azından eski dünyada topluluğun ve ya devletin tanrılarını ve mabedlerini yıkmak olarak görülmekteydi; İ.Ö. 482’de Babil’in mabedlerini yıkarken Perslerin ve belki de İ.S. 70 yılında Kudüs’teki Mabed’i yıkarken Romalıların böle bir şeyi amaçladıkları düşünülebilir.
The Siege and Destruction of Jerusalem, by David Roberts (1850)
  • Şayet etnik sınırlar ve kültürel içerikler dönemsel değişiklere uğramışlarsa etnik bekanın bu binyılı da aşan gizini nasıl açıklayacağız? Burada iyi bilinen bir başka örneği ele almak yararlı olacak. Yahudiler soylarını İbrahim’e, özgürlüklerini Eski Ahid’e , kuruluş beratlarını Sina Dağı’na ve altın çağlarını da Davud’un ve Süleyman’ın krallığına ve ya geç dönem İkinci Tapınak ve sonrasına dayandırırlar. Bunların tümü de yukarıda anlatılan anlamda mittirler ve bugün de dini güçlerini korumaktadırlar. Ama bu güç yalnızca dini değildir; laik Yahudiler için bile etnik kimliklerinin beratları olma vasıflarını sürdürmektedirler.
  • Özellikle diasporadaki halklarla ilgili bir başka yaygın görüş de, bu halkların bekalarının, misafiren bulundukları toplumlarda, askeri ve tarımsal seçkinlerle köylü kitleleri arasında tefeci ya da zanaatkar olarak var olabilecekleri farklı bir ekonomik doku bulabilme yeteneklerine bağlı olduğunu ileri sürmektedir.
  • (Ancak o.b.)(..) diasporalar, mesleki ayrım ile tefeci statüsünün etnik farklılık ve bekayı zorunlu olarak temine değil takviye etmeye ve dallanıp budaklandırmaya yaradığı, birbirleriyle ilişkili veçhe ve boyutların bir toplamı olarak görülmelidir. İspanya Mağribi’ndeki Yahudiler arasında her tür meslekten insana rastlanmaktaydı ama etnik bekaları, komşularıyla olan çok daha temelli dini ve kültürel ayrımlara bağlıydı.
  • Eğer daha geniş bir Yahudi kesiminde etnik bir kendini yenileme yaşanmamış, Siyonizm ve İsrail devleti ortaya çıkmamış olsaydı savaşlar yüzünden sayıları azalan ve zanaatkar cemaati tecrit edilen Kuzey Etiyopya’nın Beta İsrail’i hakkında şimdi bir yutulmadan söz ediyor olabilirdik.
  • Din, Asur devlet dini gibi taşlaşmış ve antikalaşmış olabilir; daha önce gördüğümüz gibi böyle bir durumda etnik bekaya hiçbir katkısı olmadı.
  • Şu halde din Yunan Ortodoksisinin Osmanlı yönetimi altındayken kendi kendini yöneten Yunan Ortodoks “millet”i için yaptığı gibi, en azından kısa bir dönem zarfında, ortak bir etniklik duygusunu sanki bir krizalit (bir böceğin, koza içinde ya da kozasız olarak, kelebek olmadan önce geçirdiği başkalaşma durumu. O.b.) içindeymiş gibi muhafaza edebilir. Ama bu dini iskelet içindeki ruhu kalıplaştıracak yeni hareket ve cereyanlar olmazsa tam da dinin muhafazakarlığı etniyi donuklaştırabilir veya raşitik bir kimliğin kabuğu haline gelebilir.
  • O zaman etnik kendini yenilemeye özgü mekanizmalar nelerdir?
1. Dini Reform
2. Kültürel Ödünç Alma
  • Etnik beka, daha geniş bir kültürel alanda gıdasını tecritlikten değil seçici bir ödünç alıştan ve kontrollü bir kültürel temastan sağlar.
3. Halk Katılımı
  • Mazdakilerin 5. Yy’da Sasani İran’ındaki büyük toplumsal dini halk hareketi, bir yandan Sasani devletinin temellerini aşındırırken, öte yandan Sasani İran’ının ve Zerdüşti topluluğunun ciddi şekilde zarar görmüş dokusunu da yenilemiştir. Bu da, 6 .yy’da I. Keyhüsrev zamanında, Krallar Kitabına dayalı bir kodifikasyon da dahil, İran mitolojisi ve ritüeline baskıcı ama aynı zamanda da etnik bakımdan yeniden yaratıcı bir geri dönüş hareketini, dilde, protokolde, eğitimde ve sanatta milli bir canlanışı tahrik etti.
4. Etnik Seçilmişliğe Dair Mitler
  • Bu mitle ilgili locus classicus (can alıcı nokta) Eski Ahit’in ikinci kitabında yer almaktadır; “ Demek ki sesime itaat eder, akdime uyarsa benim gözümde bütün halklardan daha değerli olacaksın. Çünkü bütün dünya benimdir; ve sen benim için rahiplerden bir krallık, kutsal bir millet olacaksın.” Kendini potansiyel bir kutsal millet olarak görmek, seçilmişliği, ayrılmaz bir şekilde kollektif kutsamaya bağlamak demektir. Kurtuluşa yalnızca kefaretle varılır, ki bu da kutsanmanın araçları olan eski usul ve inançlara geri dönmeyi gerektirir. Dolayısıyla pek çok etno-dini gelenekte, gerek dini reformu gerekse kültürel restorasyonu esinleyen, yinelene bir “geri dönüş” noktasıdır. Etnik aidiyetin bu kaçınılmaz öznelliği verili iken, potansiyel seçilmişliği yeniden kutsamaya dönük bu moral vaaz-davetler, etnik kendini yenileme ve dolayısıyla uzun vadede kurtuluş için güçlü bir mekanizma sağlar. Yahudilerin bunca felaket karşısında bekalarını sağlayabilmelerinde bu özellik kesinlikle anahtar niteliğindedir. 
“Etnik çekirdekler” ve milletlerin oluşumu
  • Modernleşme öncesi toplumlarda gelenekleri nakleden, yeniden derleyen ve kodifiye eden, çoğunlukla lonca ve kastlar şeklinde örgütlenmiş din adamları katipler ve ozanlardır. Yegane okuryazar tabaka oldukları için ve ilahi güçlerin şefaati de zorunlu olduğundan, din adamları katipler ve ozanlar, pek çok toplulukta önemli nüfuz ve saygınlığa sahiptiler. Kardeşlik Birlikleri’nde tapınaklarda ve kiliseler de örgütlenmiş olan bu tabaka büyük kentler ile kentin taşra muhitlerinin büyük bölümünde bir toplumsallaşma şebekesi oluştururlar.
  • Bizim “etnik çekirdek” adını verdiğimiz şey, bu tür birleştirici ve kapsayıcı mekanizmalar aracılığıyla yavaş yavaş oluşur, kurulur. Bu çekirdekler Ortaçağ’ın başlarındaki barbar düzeni (regna) gibi, krallık ve devletlerin özünü ve temelini oluşturan yüksek asabiyeli ve öz-bilinçli ayırdedici etnilerdir.
  • Frank, Lombard, Sakson, İskoç ve Vizigot krallıkları arasında ortak soy ve geleneklere sahip bir topluluk duygusu, krallık topraklarında yaşayan pek çok insan egemen etnik topluluğa ait olmamış olmasına rağmen hayati bir rol oynamıştır.
Authari, King of the Lombards, sends ambassadors to Childebert, King of the Franks, to ask the hand of his sister Ingarde — Zavattari
  • Etni ve millet kavramları ile bunların tarihsel imaları arasındaki gerek yakın ilişkiyi ve gerekse farkları bu millet tanımamızı hatırlamak suretiyle de görmek mümkündür. Bir milletin; tarihi bir toprağı/ülkeyi, ortak metinleri ve tarihi belleği, kitlevi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylaşan bir insan topluluğunun adı olduğu söylenmişti. Millet, bir etnide olduğu gibi, tanım gereği ortak mitleri ve anıları olan bir topluluktur. Aynı zamanda da territoryal bir topluluktur. Ancak etnide, bir ülkeyle olan bağ sadece tarihi ve sembolik kalabilirken, millette bu bağ fiziki ve fiilidir; milletlerin ülkeleri vardır. Başka bir değişle milletler, her zaman etnik unsurları gereksinirler. Elbette bu unsurlar yeniden işlenebilirler çoğu zaman da öyle olur ama territoryal bir yurda dair ortak mit ve anılar olmaksızın, milletleri kavramak olanaksızdır bu durum milletlerin etnik çekirdek temelinde oluştuğu savında belli bir çevrimsellik olduğunu düşündürtüyor.
  • Aslında etniler ile milletler arasında tarihi ve kavramsal bakımlardan göze görünür bir çakışma söz konusudur. Buna karşın, farklı kavramlar ve tarihi oluşumlarla iştigal halindeyizdir. Etnik topluluklar bir milletin sahip olduğu pek çok nitelikten yoksundur. Etnilerin kendi teritoryal memleketlerinde ikamet ediyor olmaları gerekmez. Ortak bir işbölümü ya da ekonomik, birlikte göstermeleri gerekmez, çoğu durumda da göstermezler zaten. Ne de herkes için geçerli hak ve görevler tayin eden ortak yasal kodlara ihtiyaç duyarlar. İleride de göreceğimiz gibi milletlere özgü bu nitelikler, geçmişteki etnik çekirdekler ve etnik azınlıklar üzerinde etkide bulunmuş ve özel toplumsal ve tarihi koşulların ürünüdürler.
  • Manzaranın, öteki yanına bakıldığında milletlerin etnik evveliyatı olmaksızın, oluşma ihtimalini tespit etmek durumundayız. Amerika, Arjantin ve Avustralya gibi bazı devletlerde milletler, art arda dalgalar halinde gelen göçmenlerin kültürlerini bir araya getirme yönünde bir çabanın neticesidirler.
  • Bu ikilem, devletlerin, kasıtlı olarak etnilerin üzerinden atlayacak şekilde değilse bile onlara pek fazla atıfta bulunmadan kurulduğu, Aşağı Sahra Afrika’sında çok daha keskindir. Burada sömürge devletler saf bir teritoryal vatanseverliği, yeni kurulan devletleri ve bunların rüşeym halindeki siyasi topluluklarına siyasi bir sadakat duygusunu gitmek zorundaydılar.(..) Bu koşullarda egemen durumdaki bir etniden veya etnik gruplaşmalar arasındaki koalisyondan devşirilen yönetici seçkinler, yalnızca çoğu zaman otoriteryen olan kendi rejimlerini meşrulaştırmak için değil aynı zamanda yöresel etnik iç çatışmalardan doğan tehlikeleri hatta ayrılıkçı hareketleri savuşturmak amacıyla yeni bir siyasi ideolojik ve sembolik düzen yaratmaya giriştiler.
  • Bu durum modern milletlerin herhangi bir etnik çekirdekle olan ilişkilerinin sorunlu ve belirsiz olduğu anlamına gelir. O halde neden bir milletin kökenlerine, her modern milletin gerisinde etnik bir temel bulamayacağı modern öncesi bağlarda aramak durumundayız?
  • Birincisi şu tarihsel bakımdan ilk milletler, göreceğimiz gibi modern öncesi etnik çekirdeklerin temelinde oluşmuştur ve kültürel açıdan etkili ve güçlü olan bu milletler, sonraları dünyanın başka pek çok yerinde millet kurma/oluşturma süreçlerine örnek teşkil etmişlerdir.
  • İkinci neden, etnik millet modelinin yalnızca birinci nedenden ötürü değil aynı zamanda bunu dünyanın pek çok yerinde modern çağa dek varlığını korumuş olan topluluğun modern öncesinde “demotik” toplum biçimini oturtmak çok daha kolay olduğu için de giderek popüler ve yaygın bir nitelik kazanmış olmasıdır.
  • Ve üçüncüsü bir millet-olmak’la övünç duyabilecek önemde bir etnik evveliyatın olmadığı ve etnik bağların bulanık veya uydurma olduğu yerlerde bile eldeki malzemeden tarihi ve kültürü olan bir toplulukla ilgili tutarlı bir mitoloji ve sembolizm yaratma ihtiyacı her yerde milli beka ve birliğin koşulu olarak yüce bir iş haline gelmiştir. Etnik bir köken olmadan millet olma süreci yarım kalırdı.

MİLLETLERİN DOĞUŞU

  • Farklı süreçlerin yaklaşık bir ideal millet tipi ortaya koyacak şekilde çeşitli boyutlarda gelişme ve bağdaşma dereceleri bakımında tekil örneklerin dikkate değer bir değişkenlik göstermelerine hazırlıklı olmalıyız.
Milliyetçilikten önce milletler mi?
  • Milletlerin, ekseriyetle uzun bir uyuklama dönemine rağmen bilinmeyen bir zamandan beridir var oldukları yolunda milliyetçi bir inanıştan söz etmiştim. (..) Bu malum eski görüşe karşı modern bir bilim insanı kuşağı tarihte milletler ile milliyetçiliğin olumsallığını ve bunların modernite ile ilgilerini ortaya koymuştur.
  • Bu görüşte fazlasıyla hakikat payı bulunmakla birlikte önemli noktalarda ayrıntılandırılması gerekir. Örneğin milletin doğuşunun ve mevcudiyetinin belirlenmesinde kitleleri ve kadınları kapsayan tek bir ölçütün belirleyici olduğunu varsaymaktır. Bu yanıltıcı değilse bile beyhude yere sınırlayıcıdır. Üstelik bu ölçüte göre milletleri oluşturacak olan nüfusun kitleleri askeri ve siyasi bakımdan harekete geçirmiş birimleridir. O zaman erken dönem Sümer kent devletlerine ya da ilk İsveç kanton milletlerine ne diyeceğiz? Kitleler siyasi faaliyet ya da temsilden hariç tutuldular diye eski Mısır ve Asurluları millet sıfatından mahrum mu edeceğiz? Bu tam da Batılı bir millet kavramını tamamen farklı bölgelere ve çağlara dayatma anlamına gelmez mi?
  • İşe antikitede milletlerin ve milliyetçiliğin bulunup bulunmadığını sorarak başlayabiliriz. Eski Mısır bu bakımdan mükemmel bir seçimdir. Nil nehri ile civarındaki çöller oldukça sabit ve tümleşik yapılı bir ülke oluşturur. Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleştirilmesiyle bu topraklarda uzun bir hanedan yönetim tarihi, tek bir Firavun yasası koduna tâbi sakinleri ve birleşik bir ekonomik sisteme temel oluşturan nehri ile bugün bizlerde tam bir güçlü ve birleşik bir bürokratik devlet izlenimi uyandırmaktadır. Kültürel bakımdan da Firavun dini ve geleneklerinin tekelci konumu her sınıftan Mısırlıya, en azından devletin çöküşüne kadar ayırt edici bir kültürel profil kazandırmıştı. (..)Ama birkaç önemli noktada millet ideal tipine yaklaşmaktan belli ölçüde uzaktılar. Nil nehrinin sağladığı ticari birliğe rağmen ekonomik açıdan Mısır, köylerde büyük ölçüde geçimlik tarıma dayanan bir ekonomiyle, bölgelere ve vilayetlere ayrılmıştı. Yasal açıdan da her ne kadar bütün Mısırlılar Firavun’un düzenlemelerine tâbi olsalar da bırakın eski Yunan’da görülen vatandaşlık fikrinin, hak ve görevlerin paylaşıldığına dair en ufak bir emare bile yoktu. Aslında, bütün bu devletlerde olduğu gibi, farklı sınıf ve tabakalar için farklı yasalar vardı, rahipler tamamen kendilerinden menkul bir kategori oluşturmaktaydılar. Eğitim de sınıflara ayrılmıştı; Mısır soylularının çocukları, tapınak yazı okullarının verdiklerinden tamamen ayrı bir eğitim almaktaydı. Şu halde, Mısırlıları diğer halklardan ayırmaya yarayan ortak bir panteon ve ritüellerin yanı sıra ortak mitler ve anılar bulunmakla birlikte, Firavun devletinin kamu kültürü büyük oranda, kendileri de bölünmelere maruz kalan ve Mısır devletinin birliğini sık sık aşındıran bölgeciliği telafi etmekten aciz dini kurumlar aracılığıyla işlemekteydi.
  • Eski Mısır’ı, daha önce tanımladığımız gibi bir milletten ziyade etnik bir devlet olarak görmek belki daha yararlı olabilir. Fransız ve İngiliz devletlerinden farklı olarak Mısır devleti, aristokratik ve rahip temellerinden kopmayı başaramadı. Asur, İran ve Japon etnik devletleri gibi orta ve alt sınıflara bir kamu kültürü aşılayamadı ve ister ülkenin her yerinde tek bir meslek sistemiyle olsun isterse krallığın bütün fertleri için ortak hak ve görevler tanımlamak suretiyle olsun halkı bir araya getirmek için hemen hiçbir girişimde bulunmadı.
“Savaşacak ve bağırsaklarını deşeceğim onların
Asyalıları bozguna uğratacak, Mısır’ı koruyacağım!”
-M.Ö. 1580 Teb prensi Kamose
  • Eğer milliyetçilik sadece kültürel ve siyasi olarak hariçtekilere direniş anlamına geliyorsa o zaman Kamose ve ardılları milliyetçiydiler ve milliyetçilik her çağ ve iklimde görülebilir. Ama şayet milliyetçilikle, her biri kendine özgü bir karakter taşıyan milletlerden müteşekkil bir dünyayı varsayan ideoloji ve hareketleri, yegane siyasi iktidar kaynağı ve dünya düzeninin temeli olarak millete karşı duyulan asli bir sadakati düşünüyorsak o zaman bırakın eski Mısır’da Eskiçağ ve Ortaçağ dünyasında da ilhamını bu fikirlerden alan herhangi bir hareket bulmak epeyce güç olacaktır.
Bu noktada Göktürk Yazıtları ve Türk milliyetçi yazınını eleştirel bir okumaya dahil etmek gerekir. Türk etno-sembolik inşasının –antikiteye ve ortaçağa dair yazılı kaynakların eksikliği, var olanların ise yeterince incelenmemesi ve bu incelemelerin de milliyetçilik kuramları üzerinde çalışanlar tarafından ciddi bir şekilde tetkik edilmemesi gibi- bir yığın bakirlikten doğan bir sığlığa itilmesi; bizim bu inşa üzerine verdiğimiz ve vereceğimiz yargıları uçurumlara itiyor. Ben şahsım olarak bu perspektiften bir Orhun Yazıtları okuması yapmayı hedefliyorum. Çinlilere karşı “Türk ulusu” söyleminin sadece bir “kültürel ve siyasi olarak hariçtekilere direniş”i mi yoksa “yegane siyasi iktidar kaynağı ve dünya düzeninin temeli olarak millete karşı duyulan asli bir sadakat”i hedeflediğini tartışmak güzel bir macera olacaktır. Bu noktada bir millet egemenliği arama çabasından çok etnik söylem yayılmasının üst sınıflardan alt tabakalara ne derece yayıldığını ve bu “etnik çekirdeğin” toplumu ne derece belirli bir kod üzerine oturttuğunu ve birbirine bağladığını anlamak daha önemli olacaktır. (o.b)
  • Yahuda Yahudileri arasında daha geniş bir birlik ve daha güçlü bir milliyetçilik söz konusuydu belki de.(..) Zealotlar için İsrail toprağı Tanrı’ya aitti ve o nedenle devredilemezdi. Kıyamet gününün bir peşrevi kabilinden onu Romalıların elinden almak her Yahudi’nin göreviydi. Bu eskatolojik umutların odağında İsrail ile Rab arasında yapılan Akit’in gerçekleşmesi vardı. Tanrı’nın yeryüzündeki krallığına dair mesihçi vaadi Yahudi teokrasisine göre Yahudi milleti ile dini, İsrail cemaatini veya Yahudi mesihçiliği ile Yahudi halkının emelleri arasında bir ayrım söz konusu değildi.
  • Siyasetin kültürel belirlenmesi, kendini özgürleştirme, milletin üstünlüğü ve halk egemenliği gibi fikir ve doktrinler için, şayet milliyetçi faaliyet ve hareketlere tahvil edilerek kısa ömürlü olmaktan çıkmaları isteniyorsa, 17. ve 18. Yüzyılları beklemek gerekecekti. Sadece 1320’deki İskoç Arbroath Bildirgesi ve ya 1307’de yenilenen 1291 tarihli Rütli andı (İsviçre) gibi sıklıkça zikredilen ifade ve hareketler daha eylemci bir emare — Makkabilerle Zealotların etnik seçilmişliğe dair dini duygularını yansılayan, halkın kültürel farklılığına ayırdedici yasa ve geleneklerine dayalı özerklik arzusu — ortaya koymaktadırlar. Ama direnişi ilham etmiş olsalar da bu fikirler uzun vadede milletler dünyasının bir parçası olarak bir İskoç veya İsviçre milletinin inşasına yardımcı olmamışlardır.
İskoç Milliyetçi Partisi (SNP)
Etnik Topluluk Tipleri
  • Modern öncesi etniler ve etnomerkezcilik ile daha modern milletler ve milliyetçilik arasında, her türden modernistin kabul edebileceğinden daha büyük bir süreklilik olduğunu düşündürten, tam da bu “sicile dair yoklamaların” kayda değer şüphelere vesile olmasıdır. Bu, milletlerin nasıl ve neden ortaya çıktığını açıklama gayretlerinin, hepsinini de ortak kültürel temelini oluşturan ve göstermeyi umduğum gibi, ilk ve müteakip milletlerin oluşmasında önemli bir rol oynamış olan etnik bağ ve kimliklerden başlamasının zorunlu olduğu anlamına gelir.
  • Benim kalkış noktam bakımından, “yatay” ve “dikey” iki cins etnik topluluk arasında bir ayrım çizgisi çekilmesi gereği vardır.
  • Normandiya’da kurulan Norman dükalığı İ.S. 1204’de Fransa tarafından istila edilinceye kadar, kuzeyli göçmenlerle bölgenin Fransızca konuşan sakinlerini bir araya getiren soya dair mitler ve geleneklere dayanan canlı bir topluluk duygusunu muhafaza etmek istemişti. (..) Ancak Norman etnisini aslında sadece üst tabaka oluşturmaktaydı.(..) Mesele, topluluk duygularının, soya dair mitlerinin, tarihi belleklerinin tümünün de ülkeye hükmeden saray etrafında kümelenmiş olmasındadır. (..) Hükmeden saray, dükalığı kuran ve oraya yerleşen bütün bir savaşçı aristokrat, sınıfı temsil ediyordu; diğerleri sarayın celal ve izzetine bağlı ortak mit ve gelenek altında sıralanmaktaydılar. Norman ordularının hakimiyetindeki başka yerlerde olduğu gibi Normandiya’daki Norman dükalığı da “yatay” olarak adlandırılabilecek bir etnik topluluk tipi sergilemektedir. Bu etni tipi, her ne kadar zaman zaman buna bürokratlar, yüksek askeri görevliler ve zengin tüccarlar dahil olsalar da genellikle aristokratlardan ve yüksek din adamlarından meydana gelmekteydi. Bu tipe yatay denmesin nedeni aynı anda hem toplumsal olarak üst tabakayla sınırlanmış hem de komşu yatay etnilerin üst basamaklarıyla sık sık yakın bağlar kırmak üzere coğrafi olarak yayılma eğiliminde oluşuydu. (bkz: “Bella gerant alii, tu felix Austria nube” o.b) O nedenle sınırları tipik biçimde “oyuklu”ydu, toplumsal derinlikten yoksundu ve bu bariz ortak etniklik duygusu ekseriyetle, statüsü yüksek bir tabaka ve yönetici sınıf olarak onun asabiyesine (esprit de corps)bağlıydı.
  • “Dikey” etni tipi ise tersine daha yoğun ve tümleşik, popülerdi ve öteki toplumsal tabaka ile sınıflara yayılma eğilimi göstermekteydi. Toplumsal bölünmeler kültürel farklılıklardan destek görmüyordu; aksine farklı sınıfları ortak bir miras ve gelenekler etrafında biraraya getiren ayırdedici bir tarihi kültür vardı –özellikle de dışarıdan gelebilecek bir tehdit söz konusu olduğunda. Bunun neticesi olarak etnik bağ ekseriyetle daha yoğun ve dışlayıcıydı, etniye kabulün önündeki engeller daha yüksekti.
Türk tarihine ve Altay kabilelerine göz attığımızda bu etni tiplerinden “dikey” olanına koymayı daha uygun görebiliriz. “Yatay” etnik topluluklar yerleşik kültürün ve çok dikey bir hiyerarşinin olduğu ulaşılmaz üst sınıfların yaşadığı yerlerdir. Çin’i bu noktada çok bariz olarak gösterebiliriz. Türkler ise yönetici sınıfın iktisadi yapı nedeniyle halkla iç içe olduğu sürekli iletişimde olduğu ve kaderini ortak ettiği bir durum bulunmaktadır. Bu kaderini ortak etme durumu nedeniyle, kendi üst sınıfında yarattığı ya da toplum içerisindeki etnik çekirdekler (kamlar, ozanlar) içerisinde oluşan etnik kültürü toplumun alt tabakalarına yaydığı söylenebilir. Her ne kadar üst sınıflarda yabancı evlilikler yaşansa da bunun yabancı olduğu bariz bir şekilde belirtiliyor ve özümsenmiyordu. Bu noktada Orhun Yazıtlarının ne derecede dikey bir etni tipi gösterdiğinin daha fazla araştırılması gerekmektedir. Ayrıca Anthony Smith’in “özellikle de dışarıdan gelebilecek bir tehdit söz konusu olduğunda” ibaresi Orhun Yazıtlarında çok çarpıcı bir biçimde işlenmektedir. Etnomerkezci bakış açısıyla Türk tarihi okuması yapılmasının gerekliliği bu noktada da önümüze çıkıyor.(o.b)
Yatay etniler ve etniye dahil olmanın bürokratik biçimi
  • Birkaç aristokratik etni, yüzyıllar hatta binyıl boyunca kısmen dinin ayırdedici biçimlerine sıkı sıkıya bağlı kalarak öteki etnik toplulukları, siyasi sınırlarına dahil etmek suretiyle yayılımıyla da kimliklerini muhafaza etmeyi başarmışlardır.
  • Bazı Batı Avrupalı etnik devletlerin gayretleri daha başarılı sonuçlar vermiştir. İngiltere’de Fransa’da, İspanya’da, İsviçre’de ve belli ölçülerde Polonya ve Rusya’da devletin etnik çekirdeğini oluşturan hakim yatay etni, orta tabakaları ve uzak diyarları egemen etnik kültüre tedrici olarak katabilmiştir. Böyle bir dahil edişin esas amili bu bürokratik devletti. Askeri, idari, mali ve hukuki aygıtlarıyla bu bürokratik devlet, hakim aristokratik etnik çekirdeğin mirasını oluşturan değerlerden, sembollerden, mitlerden geleneklerden ve anılardan mürekkep sermayeye çekidüzen verdi ve onu yaydı.
  • (..) merkezileşmekte olan Norman devleti ve İngiliz Kilisesi, tam ifadelerine kavuşmaları için Tudor Rönesansı ile Reformasyon’u beklemek gerekmişse de, son derece erken bir tarihte bir milli kültür ve milli kimliğin temellerini atmayı başardılar. Bu noktada soya dair eski Britanya mitinin yerini İngiltere’nin kökenlerini Cermen kabilelerine ve onların antik hürriyetleriyle “özgür” kurumlarına dayandıran Anglo-Sakson bir mite bırakması ilginçtir. Yine bu sıralarda yeni bir milli din, Roma ile onun müttefiki emperyal İspanya’nın evrensel iddialarının aksine İngilizlere özgü bir kimliği tanımlar hale gelmişti. Zanaatkarlar ve köylülük, bırakalım öncesini etnik topluluk ardında, kuzeye, batıya ve Gal hudutlarına dek uzanan diyarların yanında, çatışmalar hiç eksik olmamakla beraber üst orta sınıfları da içerecek kadar güçlü bir devlet geleneği ile idare yapısı bırakmıştır. Bu, milletin, üst tabaka bile olsa görece türdeş bir etnik çekirdek etrafında gelişen (kilise teşvikli) devlet eylemiyle ortaya çıkış biçimine dair bir örnektir.
İlk milletler
  • 17. Ve 18. yüzyıllarda uç veren büyük güçler olan devletler bahtı yaver gitmeyenlerin taklit edecekleri birer model olarak görüldüler ve başarılarının anahtarı milli formatlarının eseri olarak görüldü.
  • (..) pek çok insan bu ve başka örneklerde milleti fiilen “yaratan”ın devlet olduğunu, devletin vergilendirmesinin, askere alma düzeninin ve yönetiminin kendi yargı alanı içinde kalan nüfusu toplu bir kimlik ve sivil bağlılık ile donattığını ileri sürecektir.
  • (..)devletin ilk milletleri tout court (uzun lafın kısası) “yarattığını” iddia etmek çok kolaycı bir yanıt olur. Sorumluluk duygusu taşıyan bir yanıtın soruyu başka süreçlerle birlikte (ve bağlam içinde) ele alması gerekmektedir. Tartışmamız ilgisi olan böyle iki süreç ya da “devrim” vardır. Birincisi ekonomiktir; Geç Ortaçağ’da Batı’nın birkaç çekirdek devletinde başlayarak Avrupa’nın diğer bölgelerine, Latin Amerika’ya, Amerika’ya, Asya’ya ve nihayet Afrika’ya yayılan pazar ekonomisine dayanan bir hareket.
  • Batılı devrimlerin ikincisi kültür ve eğitim alanındaydı. Bu devrimin merkezinde, Kilise içinde uyanan reformcu hareketler ve Reformasyon savaşları nedeniyle dini otoritenin içine girdiği güçsüzleşme süreci bulunmaktaydı. Bu da özellikle klasik hümanizm ve bilimde laik çalışmaların, üniversite öğreniminin ve nihayetinde — roman, oyun ve seyahatnameler gibi — popüler iletişim tarzlarının gelişmesine olanak verdi.
  • Bu üç — idari, ekonomik ve kültürel — devrim sayesinde uzak diyarlar, buralardaki etniler ve orta ve alt sınıflar, bürokratik devlet vasıtasıyla egemen durumdaki yatay etnik kültüre dahil edildiler. Kamusal, kitlesel bir eğitim sistemiyle yürütülen yoğun siyasi toplumsallaşma programının nihai sonucu, laik, kitlesel milletlerin yaratılması oldu. Ama bundan çok daha uzun bir zaman önce aristokratik bir etnik kültür daha tedrici bir biçimde yayılmaya ve daha gerçek anlamda, etnik olduğu kadar sivil ve aynı zamanda da medeni ve yasal hakların krallığın daha geniş kesimlerine genişlemesiyle uyarlı olarak toplumsal bakımdan kapsamlı bir milli kültüre dönüşmeye başlamıştı. Ancak bu süreç nihai olarak, öteki tabakaları uzak diyarları ve buralardaki etnileri dahil etmeyi mümkün kılan güçlü devletlerin etrafına kurulabileceği çekirdek bir etninin varoluşuna kadar dayandırılabilir.
“Dikey etniler” ve yerliliğin seferberliği
  • Aristokratik bir etnik topluluğun izlediği bürokratik içerme rotasının aksine, milletlerin demotik etniler temelinde kurulma süreci üzerinde bürokratik devletin sadece dolaylı yoldan bir etkisi olmuştur. Bunun esas nedeni dikey etnilerin genellikle tâbi topluluklar olmaları ve üyeliği oluşturan harcın dışlayıcı ve bütünü kapsayıcı olmasıdır.
  • Sorun topluluğu bir millete dönüştürme noktasında doğduğunda ise mutadlaşmış kavramsal etnik çerçeveyi ve yaşam tarzını terketmek son derece güç olur. Üstelik de bu kalıbı parçalayacak içsel bir baskı aygıtı, bürokratik bir devlet yoktur. Güçlük demotik bir topluluğun fertlerinden çoğunun basitçe zaten bir millet oluşturduklarını, -ortak bir ad, soy mitleri, tarihi bellek, bir yurda bağlılık vs. gibi- bir milletin etnik unsurlarına sahip olduklarını ve her zaman buna uygun davrandıklarını sanmalarındandır.
Buna 20. yüzyıl başındaki Türkistan halklarını örnek olarak verebiliriz. Cedit okullarından çıkan bir avuç milliyetçi aydın bu “demotik etni” üzerinde etkisiz kalmış ve eski kabileci sıkıntılar, düzensizlik, yazı diline geçememe, bölgesel farklılıkları azaltıcı bir merkezileşme ve üniter yapının kurulamaması gibi sorunlar ortaya çıkmıştır. Tüm bunları sağlayan “baskı aygıtı, bürokratik bir devlet“ ise — tabii kendi acımasız ve çıkarcı usulüyle — Sovyetler olmuştur.(o.b)
  • Ekseriyetle emperyal veya sömürgeci türde olan rasyonalleştirici bir “bilimsel devlet”in tesiri altında, dini geleneklerle onların demotik etnik “taşıyıcılar”ı arasındaki ilişki erozyona uğrar.
  • Bu durumda, entellektüeller ile bunların profesyoneller içindeki takipçileri arasında, geleneğe bilinçli ve modernleştirici bir geri dönüş; Batılı moderniteyi ve onun bütün eserlerini özümlenmeye yönelik mesihçi bir arzu; ve geleneğin unsurlarını Batılı modernitenin özellikleriyle sentezlemeye ve eskinin kollektif altın çağını örnek alan saf ve bozulmamış bir cemaati canlandırmaya yönelik daha savunmacı bir çaba şeklinde muhtelif anlam haritaları ortaya çıkar. Bu anlam haritaları milletlerin oluşumuna giden yolun yatay güzergahına da denk düşmekle birlikte esas olarak demotik dikey topluluklar arasında daha sık ve yoğun olarak görülmektedir. Bunlar, zengin etno tarihleri olan yani iyi belgelenmiş tafsilatlı tarihe sahip topluluklara özgüdürler.
  • Entelijansiya, eskiden edilgin durumda bulunan topluluğun harekete geçmesini gerektiren yeni bir kamusal öz-tanım ve amaçlar belirleme gayretindedir. Bu yeni tanımların basitçe entelektüellerin icatları ve yapımları olarak görülmemeleri gerekir. Onların çabası daha ziyade Batılı milli oluşum süreçlerine ilişkin bir anlayışı, ekseriyetle eski dini geleneklerin yerini almak üzere (veya onları yeniden yorumlayarak) halkı ve onun yerli kültürünü sahnenin ortasına çıkartacak etnik geçmiş veya geçmişlerin yeniden keşfine dair bir programla birleştirmektir. Şimdi “halk” sadece dini kurtuluşun seçilmiş bir teknesi ve ilahi tebligatın sadece tebellüğ edeni değil, kurtuluş kaynağı haline gelir ve eskinin aziz ve arifleri halkın milli dehasının ifadeleri olurlar.
Alaş Orda dönemi Kazak aydınları
  • Batılılaşmaya gösterilen farklı tepkilerin ardında, halkın, eşit yurttaşlardan oluşan bir siyasi topluluğa salimen varabilmesi için yüzyılların eklentilerinden arınmasını gerektiren ahlaki ve siyasi bir devrimin emir kipi yatmaktadır. Bu devrim birbirleriyle ilintili birkaç süreci içerir. Bu süreçler şunlardır
1. Topluluğun edilgin bir tâbiyet konumundan etkin bir siyasi çıkışa doğru hareketi,
2. Topluluğu, emin ve bilinen tümleşik bir toprak/ülke olan kendi yurduna yerleştirme hareketi,
3. Teritoryal topluluğa ekonomik bir birlik kazandırma hareketi,
4. Halkı ilgi odağı haline getirme ve kitleleri milli değer, anı ve mitlerle yeniden eğitmek suretiyle kutsama hareketi,
5. Onlara sivil, toplumsal ve siyasi haklar vererek etnik üyeleri yasal “yurttaşlar” haline dönüştürme hareketi.
  • (..) göller, dağları nehirler ve vadiler hepsi de halkçı meziyetlerin ve “otantik” milli yaşantının sembolleri haline gelebilir.
  • Öte yandan tarihsel olaylar ve yurt topraklarında bulunan anıtlar da “doğallaştırılır”. Şatolar, mabetler, hikayeler, lahitler, peyzaj içinde bir araya getirilerek sanki onun doğal parçalarıymış gibi muamele görürler.
  • (..) bir dizi mit aracılığıyla söz konusu geçmişe dönülür; köken ve soy, özgürlük ve göç, kahraman ve azizleriyle altın bir çağ ve belki de seçilmiş halk mitleri bir kere daha uzun uykularından uyanır ve/ya da sürgünden dönerler. Beraberce, bu mitik motifler karma bir milliyetçi mitoloji ve kurtuluş/selamet draması içinde biçimlenebilir.
  • Zengin bir “etno-tarih” damarı keşfedilip de cevher ikmaline hele bir girişilsin, “kültürel savaşlar” çağı açılmış demektir. Bunun normal sonucu olarak iki türü vardır. Birincisi emperyal kozmopolitanizme veya onun sömürgeci şekline karşı yada hatta Slovakların egemen Çek kültürüne yada Ukraynalıların Rusların kültürel yutmasına karşı direnişinde olduğu gibi kültürel bir direniştir. İkincisi de laik entelijansiyanın, demotik etniyi seferber etmek ve onu siyasi bir millete dönüştürmek için, geleneğin eski bekçilerine sırtını döndüğü, “babalara karşı oğullar” savaşıdır. İsmail Bey Gasprinski’nin Tatar eğitim reformları ya da Japon Meiji reformcularının (kültürel) ödünç almalarında görüldüğü gibi, bu yabancı (genellikle de “Batılı”) unsurlardan seçici bir özümsemeyle yapılabilir.
İsmail bey Gaspıralı
Milletteki modernite ve antikite
  • (..) geleneksel etnik topluluğu, dinamik ama yerli bir siyasi millete dönüştürme (..)

Millet pek çok yanıyla modern gibi görünmekle birlikte, kökleri derinlerdedir. Milliyetçilerin hatası tarihe teleskopla bakmaktı, ama tümüyle de hatalı değillerdi. Modern de olsa şayet bir millet bu modern dünyada hayatiyetini sürdürecekse biri sosyo-politik öteki kültürel-psikolojik olmak üzere iki düzeyde davranılmasının gerekli olduğunu düşünüyorlardı.(..) Milletin sine qua non’u (olmazsa olmaz şartı) etnik ayırdedicilik vasfıdır ve bu müştereken paylaşılan soy mitleri, ortak tarihi bellek, eşsiz kültürel yapıcılar ve şayet seçilmişlik iddiası söz konusu değilse, bir farklılık duygusu anlamına gelir. Bütün bu unsurlar modern öncesi dönemlerde etnik topluluklara damgalarını vurmuşlardır. Modern millette ise, eğer millet kırklara karışmamışsa korunması, daha doğrusu terbiye edilmesi gerekir.

MİLLİYETÇİLİK VE KÜLTÜREL KİMLİK

  • (..) önceden mevcut etnik kimlik ne denli güçlü ve inatçıysa bu kimliğe dayanarak bir milletin doğabilme ihtimali de o denli fazladır.
  • (..)en azından Avrupa’da milletlerin niçin ve nasıl doğduklarına ilişkin açıklamalarda modern öncesi etnik kimliklerin ana hattı oluşturdukları, bir o kadar kesin gibidir.
  • Bir ideoloji ve bir dil olarak 18. yüzyılın sonlarına doğru siyasi arenada ortaya çıkan milliyetçilik görece moderndir. Ama milletler ve milliyetçilik başka bir kültür, toplumsal örgütlenme ya da ideoloji türünden daha fazla “icat edilmiş” değildir. Milliyetçilik “çağın ruhu”nun bir parçası olduğu kadar aynı ölçüde daha eski motif, tahayyül ve fikirlere de bağlıdır.
Milliyetçilik: ideoloji, dil ve duygu
  • Milliyetçilik ifadesi şu anlamlara gelecek şekilde birkaç biçimde kullanılmaktadır;
1. Bütün olarak millet ve milli-devletlerin bütün bir kurulma ve kendini idame ettirme süreci,
2. Bir millete ait olma bilinci ve milletin güvenliği ve refahıyla ilgili özlem ve hissiyata sahip olmak
3. “Millet” ve rolüne ilişkin bir dil ve sembolizm
4. Milletler ve milli irade hakkında bir kültürel doktrin ile milli emellerin ve milli iradenin gerçekleşmesine dair reçeteleri de içerin bir ideoloji
5. Milletin amaçlarına ulaşacak ve milli iradeyi gerçekleştirecek bir toplumsal ve siyasi hareket
  • Milliyetçi dil ve sembolizm, bir ideoloji veya ideolojik bir hareketten daha geniştir; çoğunlukla sloganlar, fikirler, semboller ve seremoniler aracılığıyla bu ideolojiyi muhayyel bir nüfusun geniş kesimlerinin “kitlesel duyguları”yla bağlantılandırır.
  • 19. yüzyılın sonu İrlanda’sında, yerel sporların, doğanın, yerli zanaatların ve antik Pagan kahramanların ön plana çıktığı Kelt Uyanışı’nın tefsirleri sırasında ortaya çıkan otantiklik duygusu, İrlanda milliyetçiliğinin yeni dil ve sembolizminin yayılmış olduğunun bir göstergesidir.
“United Ireland”
  • (..) milliyetçiliği hal-i hazırda ya da potansiyel olarak bir “millet”i kuracağı bazı mensuplarınca farz edilen bir halk adına özerklik, birlik ve kimlik edinmek ve bunu sürdürmek için oluşturulan ideolojik bir hareket olarak tanımlayacağım.

Milliyetçilik devletin değil milletin ideolojisidir. Meselenin merkezine milleti koyar ve dünya tarifi ile kolektif eyleme dair reçeteleri sadece millet ve fertleriyle ilgilidir.

  • Kant ile birlikte özerklik, sadece tehlike zamanlarında medet umulan siyasi bir ideal değil birey için etik bir imperatif, varlığının bir ilkesi haline gelir. Fitche, Schegel ve diğer Alman Romantikleri tarafından bireylerden ziyade gruplara uygulanan bu özerklik ideali, otantik milli iradeyi –sahibinin kendisi olduğu bir devlet içinde- gerçekleştirmeye matuf bir kolektif mücadele ve milli özgür irade (self determination) felsefesine yol açmıştır.
  • Milliyetçilik ister totem ister Tanrı olsun hiçbir dolayımlayıcı ima barındırmaz; onun tanrısı millettir.
  • Seremoni ve sembolizm, milliyetçiliğin ideolojisi ile millete dair kavramları eklemleyerek ve onları elle tutulur kılarak tarihi ve kaderi olan soyut bir topluluğun devam edegelmesine yardımcı olur.
  • Yeni millet kavramı, modern öncesinin yerel ve ailevi bağlılıklarını uygun kitlesel emle ve duyguları işe koşmak suretiyle kaosa bir düzen kazandırmanın ve evrene anlam vermenin zamansal-mekansal bir çerçevesi olarak hizmet etmek üzere oluşturuldu(..)
Milliyetçilik türleri
  • Milliyetçilik bukalemunvaridir, rengini bağlamından alır.
  • Kohn, milliyetçiliğin rasyonel ve kurumsal “Batılı” türünü, organik ve mistik “Doğulu” türünden ayırmıştı. İddiasına göre, milleti aynı yönetim ve yasalar altında ortak bir ülkede yaşamakta olan insanların bir birliği/kurumsallığı olarak gören rasyonel millet kavramı İngiltere, Fransa ve Amerika’da ortaya çıkmıştı. Bu ideoloji büyük ölçüde 18. yüzyılın sonunda bu devletlerde iktidara gelen orta sınıfların bir ürünüydü. Aksine Doğu Avrupa’da (Ren’in doğusunda) önemli bir orta sınıf gelişmemişti. Onun yerine Napoléon’a karşı direnişin ve müteakip milliyetçiliklerin başını çeken, bir avuç entelektüel olmuştu.
  • Kohn’daki jeopolitik boyut, Avrupa’nın farklı topluluklarında görülen her iki ideolojik tarzını ihmal etmektedir. İrlanda ve 19. yüzyıl sonu Fransa’sındaki organik tür ile erken dönem Batı Afrika milliyetçiliğinin yanı sıra Çek, Macar ve Siyonist milliyetçilik yorumlarındaki rasyonel fikir. Keza Batılı milliyetçiliklerin burjuvazisinin bir ürünü oldukları da kesin değildir. (..) bu milliyetçilikler daha önceki monarşik ve aristokratik kültür ve faaliyetlere pek çok şey borçludurlar.
  • Milletin sivil ve teritoryal modelleri belirli milliyetçi hareket tarzları yaratmaya eğimlidir; bağımsızlıktan önce “anti-sömürgeci” hareketler, bağımsızlıktan sonra “entegrasyon” hareketleri gelmiştir. Öte taraftan etnik ve jenealojik modelleri, sonradan görülecek bağımsızlık yanlısı ve irredentist ya da “pan” hareketlerden önce ayrılıkçı hareketleri veya diaspora hareketlerini çıkarmaya eğimlidir.

Milliyetçilik, modern öncesi, kutsal etnik seçilmişlik mitinin; laik, modern muadilidir.

  • Bir ideoloji ve sembolizm olarak milliyetçilik, kültür değerleri hazinesindeki yeri doldurulmaz konumunun sürekliliğini güvencelemek için, entelektüellerin her yerde “aşağı” kültürü “yüksek”e, şifahi gelenekleri yazılı, edebi geleneklere dönüştürmeye davet ederek, her kültürel kümelenmeyi meşrulaştırır. Seçilmiş halklar bir zamanlar Tanrıları tarafından seçilmişlerdi; bugün ise eşsiz ve bireysel olanı küresel bir gerçeklik düzeyine yükselten ve dönüştüren bir ideoloji ve sembolizm tarafından seçilmektedirler. Eskiden halklar kendi iddia olunan değer ve meziyetlerinden dolayı seçilirlerdi; bugün ise kültürel miraslarından ötürü millet olmaya çağırılırlar.
Milliyetçiliğin kültürel mirası
  • Tarihçilerin, milliyetçiliğin Polonya’nın ilk taksimatı sırasında mı ( Lord Acton), yoksa Amerikan Devrimi (Benedict Anderson) veya İngiliz Devrimi (Hans Kohn) sırasında mı ya da hatta Fichte’nin 1807 tarihli Alman Milletine Seslenişler’i ile mi (Kedourie) ortaya çıktığına ilişkin tartışmaları bize olsa olsa onların farklı milliyetçilik tanımları hakkında bir şeyler söylemektedir, milliyetçiliğin doğuşu hakkında değil.
  • 17. yüzyılda “milli karakter” ile “milli deha” fikrine giderek artan bir ilginin olduğunu görüyoruz. Bu ikincisiyle Lord Shaftesbury’nin Britanya meziyetlerine duyduğu yüksek takdir hissinde karşılaşıyoruz; buna Jonathan Richardson’un İngilizler ile antik Yunan ve Romalılar arasında yaptığı karşılaştırma da eklenebilir. İddiası şöyle Richardson’un; “Bizi benzer kılan şey, atalarımızdan devraldığımız ve İngilizler olarak bize ait olan mağrur Yüreklilik, Düşünce Yüksekliği, Beğeni Yüceliği, Özgürlük Sevgisi, Basitlik ve Dürüstlüktür”
  • 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu dil Amerika’ya (Noah Webster), Almanya’ya (Moser, Herder), İsviçre’ye (Zimmerman), İtalya’ya (Vico, Alfieri) ve Hollanda, İsveç, Polonya ve Rusya’ya yayıldı. Montesquieu ve filozoflar da dahil kavramsal kaynakları muhtelif olmakla birlikte, giderek “kendi” devletlerini “kendi” “nüfuslarıyla” özdeşlemeye çalışıyor ve onları ya da her halükarda eğitimli sınıflarını, millet olarak görmeye başlayan aydınlanmış despotizmin uygulamalarına da bakıyorlardı.
  • Shaftesbury, Bolingbroke ve özellikle Montesquieu’de rüşeym halinde bulunan millet “ruhu” düşüncesi bir haberci niteliği taşımış olmakla birlikte, dil ve ideoloji olarak milliyetçiliğin yayılmakta olduğunu sezinleyen ve bunu teşvik eden yine Rousseau olmuştur. Ancak “milli karakter” fikrini bir topluluğun siyasi yaşamının merkezine koyan ve onu pratik bir milli koruma ve yeniden inşa programına tahvil eden de Rousseau’ydu. Gerek Project Corse’da (Korsika Projesi) ve gerekse Gouvernement de la Pologne’da (Polonya Hükümeti) Rousseau milli bireyliğin ve bu bireyliğin terbiye ve milletin gelenek ve adetlerinin korunması yoluyla idamesinin önemi üzerinde ısrarla durmuştur; “vatanı ne duvarlar ne de insanlar yapar; vatanı vatan yapan yasalar, gelenekler, alışkanlıklar, hükümet, anayasa, bütün bunlardan doğan var olma biçimidir. Vatan, devletin bireylerle ilişkilerine gömülüdür: Bu ilişki değiştiğinde veya yok olduğunda, vatan ortadan kalkar” Cenevre cumhuriyetine yürekten bağlı olan Rousseau için klasik antikitenin kent devletleri milli dayanışma modellerini oluşturmaktaydı. Ahlaki ve siyasi tutkuları bakımından hiç de yalnız sayılmazdı. Jakoben vatanperver önderlerin çoğu kendilerini ve ifa ettikleri rolleri son dönem Romalı ve Spartalılara benzetmekteydiler; Cato, Brutus, Scavola, Phocion, Socrates ve Timoleon onların kahramanları “polis”in sivil kültleri ideal dinleriydi.
“civic nationalism”
  • Klasik model ile onun modern gerçekleşmesi arasında, daha barbar, kırsal(feodal) bir toplumla malul bir geri çekilme evresi söz konusuydu. Avrupa’nın köken ve gelişimini son derece farklı bir bakıştan okumayı ilham eden kaynak tam da klasik ile modern evreler arasında kalan “Ortaçağ”ın bu kırsal toplumuydu.
  • Ortaçağ literatürü aracılığıyla Avrupa’nın bu kırsal geçmişine geri dönüş, “Literary medievalism” (ebedi Ortaçağcılık) en başından itibaren milliyetçiliğe çok daha fazla bağlıydı.
  • Hareket esas olarak Britanya’da kadim Britanya şiir kültü, Ossian ve Edda ile şiirde başladı ve çok geçmeden 1770’lerde Moser, Herder ve genç Goethe’nin Strum und Drang döneminde Ortaçağ Alman Romantik kültünün belirtilerini ortaya koydukları Almanya’ya yayıldı.
  • Yeni klasik ve Ortaçağcı gelişmelere açık olmakla birlikte İngiltere ile Fransa en azından bir süre için yollarını ayırma eğilimi gösterdiler. İngiltere, “doğanın şairi” Homer’a olduğu kadar Shakespare, Spenser ve Milton’a da çok şey borçlu olan bir ebedi Ortaçağcılığa doğru çok daha hızla seyirtirken Fransa gerek siyaset gerekse sanat alanında güçlü bir tarihsel klasizm hareketi ortaya koydu.
  • Ortaçağ dönemi, etnik kahramanların bu altın çağı, milli dehanın ilhamını kendi etnik topluluğunun altın çağı ile şiirsel peyzajından alan su götürmez şaşasını Avrupa’nın her köşesinde birbiri ardına sergilediği milliyetçiliğin yeni dil ve ideolojisinin payandasını oluşturan tarihselci tahayyüle daha bir yanıt veriyormuş gibi görünüyordu. Ortaçağcı edebi tarihselcilik, milli farklılık kültünü, hatta Avrupa nüfusunun en dibindeki topluluklara ve kültürel kategorilere kadar yaydı.
  • Önce “milli karakter”e ve bunun özgürce gelişme için zorunlu olduğuna dair bir ilginin uyanışı söz konusudur. Bunu hemen “milli deha”nın kendi tarihi gelişim yasalarına göre açıklandığı tarihselciliğin uyanışı takip eder. Bu durum iki kültürel örüntünün ortaya çıkmasına sebep olur. “Yeni-klasik” diyebileceğimiz birincisi ilhamını, Avrupa dışı özgün klasik kaynakları dolayımlayan Batı rasyonalizmi ve aydınlanmasından alır. Bu Batılı yeni-klasizm çoğu zaman cumhuriyetçilik ve onun meziyetleriyle el ele gider. Bu arada yerel halkın yerli geçmişi ya da Ortaçağ mirasına karşı bir ilginin arttığı görülür. Zaman zaman bu yerlicilik veya Ortaçağcılık Batılı yeni-klasizme karşı bir denge oluşturur; zaman zaman da Wilhelm Almanya’sında ve Meiji Japonya’sında görüldüğü gibi bir propagandasını tekil ideolojik rejimlerin yaptığı “resmi” bir milliyetçilik halinde Batılı kültürel yeni klasizmle bağdaşır. Böyle bir terkibin mümkünlüğü, bu kültürel örüntülerin ne denli esnek ve akışkan olduğunu gösterir.(..) Ne var ki aydınlanma ile Ortaçağ romantizmi arasındaki zıtlık aynı zamanda, milletlerin oluşumundaki iki etnik temel ve rota arasında bulunan, radikal olarak farklı iki millet kavramını doğuran daha derin bir kültürel ve toplumsal ayrışmayı yansıtır.
“Der Wanderer über dem Nebelmeer”
Entelektüeller ve milliyetçi kültür
  • Milliyetçilik, bir siyasi doktrin ve siyaset üslubu olmaktan ziyade tınısını yerküreye yaymış bir kültür biçimi ve millet de anlam ve önceliği bu kültür biçimi tarafından ön varsayılan bir kimlik tipidir.
  • Şairlerden, müzisyenlerden ressamlardan ve heykeltıraşlardan başka kim, milli ideale hayat verebilir ve onu halkın gönlüne kazıyabilirdi ki? Bu bakımdan bir David, bir Mickietwitz ve bir Sibelius, Peder Jan’ın Turnerschaften’ındaki (beden eğitimi birlikleri) askerlerinden çok daha değerlidir, ve yine bir Yeats en az, Gal Birliği’ni oluşturan topluluklar kadar önem taşımaktadır.
  • Avrupa’nın neresine dönülüp bakılsa milliyetçi kavram, mit, sembol ve ideolojinin doğuş ve çözümlenmesinde entelektüellerin çığır açıcı rolünü görmek mümkündür. Bu, çekirdek doktrinin zuhuru, milli karakter, milletin dehası ve milli iradeyle ilgili soy kavramlar için de geçerlidir. Bu, öteki toplumsal düşünce geleneği, yani kolektif özgürlük ve popüler demokrasi fikri için de doğrudur. Burada da en büyük rolü oynayan Rousseau, Sieyes, Paine, Jefferson ve Fichte (en azından ilk yazıları) gibi toplum felsefecileri olmuştur. Asıl katkısı gruplardan ziyade bireyler için geçerli olmakla birlikte “iyi irade özerk iradedir” fikriyle Kant’ın etkisini ihmal etmek mümkün değildir.
  • Kemale ermiş bir milliyetçilik, karakterini, dölleyici bile olsalar entelektüellerin ancak bir bölümünü oluşturduğu koşul ve etkiler yığınından alır.

MİLLETLER TASARI ÜRÜNÜ MÜ

  • (..) eski seçilmiş halklar doktrininin modern, laik bir eşdeğeri olarak milliyetçilik(..)
  • (..) milli kimlikle kastettiğimiz şey hem kültürel hem de siyasi bir kimliği içerir ve kültürel toplulukta olduğu kadar siyasi toplulukta da konumlanır.
İmparatorluktan milletlere
  • Batı Avrupa’da milletlerin biçimlenmesi büyük bölümüyle planlanmamış bir gelişimdi. Batı dışında ise genellikle milliyetçi amaç ve hareketlerin sonucuydular.
  • Bağımsız devletler ve “emperyal” rota ile işe başlamak istiyorum. Bu gibi durumlarda milli siyasi bir kimlik nasıl oluşturulur?
1. Yatay etni içinde aristokratik bir temel
2. Önemli etnik azınlıkların içerilmesi
3. Bürokratik devletlerinin “modernleştirici” özelliği
4. Resmi ve kurumsal milliyetçilikten yararlanma sıklığı.
  • Nüfuzlarını tahkim etmek ve nüfusu tümleşik bir millet halinde türdeşleştirmek için hakim sınıf, etnik azınlıkları büyük kurumlarla desteklenen milliyetçi bir eğitim programıyla özümlemeye çalışır. Bu amaçla herkesin uymak zorunda olduğu ve başka herhangi bir fikir, sembol ya da hayallerin ortaya çıkmasını önleyen, millete dair resmi, yerleşik kurumsal bir fikir ve imgeleri teşvik eder.
Sömürgelerden milletlere
  • Sömürgeci yapıya özgü milliyetçiliklerin pek çok yazar tarafından “anti-sömürgeci” olarak adlandırılması şaşırtıcı değildir.
  • Fiilen ya da potansiyel olarak bir millet mevcut olmadığı için (Somali gibi birkaç istisna dışında) “gerçek anlamda milliyetçi hareketler değillerdir. Anti-sömürgeciliğin bir başka veçhesi; entelijensiyanın devreden çıkartılmasıyla katmerlenen Batılılaşmacı yönelimdir. Bu milliyetçilikler, bu entelijensiyanın sömürgeci bürokrasilerden dışlanmasıyla doğmaları itibariyle kelimenin tam anlamında anti-sömürgecidir ve bu durumu düzeltmeye yönelirler. Dışlanmakla kendileri kendilerine haksızlık yapıldığına inanan ve dolayısıyla çoğunun Batı ile onun değerlerine besledikleri tek taraflı sevgiyle de azmış olan entelektüellerin –bugünkü koşullarda entelijensiyanın- duyduğu “küskünlük” öfke ve hayal kırıklığı da bizim savımızı desteklemektedir. Sömürge milliyetçiliğinin ölü doğduğu doğrudur; gerçek milletler oluşturmaktan mukallit “entelijensiya milliyetçilikleri”dirler.
Milletlerin “icadı”
  • (..) ister imparatorlukların parçalarından isterse sömürgelerden doğmuş olsunlar, Batılı olmayan devletlerdeki dönemsel etnik hareketler seli, hepsi de yoktan teritoryal millet “icat” etme girişimlerine ketvuran, etnik bağların demotik topluluklar arasında yeniden can buluşunun ve etnik kategorilerin etnik siyasallaşmasının kanıtlarıdır. Paradoksal olarak, teritoryal bir millet ve siyasi bir topluluk yaratma şansını en fazla olduğu yer bizzat Batı’da olduğu gibi, yeni devletin egemen bir etni etrafında kurulduğu yerdir.
Entelijensiyanın “sivil milleti”
  • (..) teritoryal milliyetçiliklerin ve siyasi kimliklerin hep tekrarlanan özelliklerini ayırabiliriz. Bu özellikler şunları kapsar;
  • Teritoryalizm: Bununla kökeni ne olursa olsun belirli bir sınıra basitçe bir siyasi bağlılık değil, öteki teritoryal milletler arasında özgül mekânsal ve toplumsal konuma siyasi bağlılığı kastediyorum. Bu bağlılığın temelini soy ve şecerenin tersine direniş ve hısımlığın önemine inanç oluşturur.
Teritoryal millet derken İsviçre, Makendonya gibi ülkeleri düşünmek somutlaştırmaya yardımcı olabilir. Ancak burada Fransa ve İngiltere gibi erken dönemin sivil milliyetçilikleri de ve sömürge sonrası kurulan çok etnili devletler de söz konusudur. Doğu Avrupa’nın etnik demotik milliyetçiliklerine karşın Batı’daki sivil milliyetçiliklere ve anti-sömürgeci sömürge sınırları içerisindeki milliyetçiliklere(ya da anti-sömürgecilik) daha önce değinilmişti. (o.b.)
  • Yurttaşlık: (..) burada yurttaşlık, basitçe millete mensubiyetin altını çizmek ve “biz”i “onlar”dan farklılaştırmak için değil, hatta daha çok, rekabet halindeki özellikle etnik nitelikli liyakat bağları ile kimliklerin hak iddialarına pey sürmek için kullanılır.
  • Sivil eğitim: (..) teritoryal milletlerde yurttaşlık eğitimine ağırlıklı bir yer tanındığı için sivil unsur kesinlikle daha büyük bir rol oynar. Şayet etnik ayrılıklar uzun vadede törpülenecekse bunun ancak toplumsal adetlerin sivil eşitlik ve kardeşlik ruhuyla aşılanmasına bariz bir önem verilerek yapılabileceği öne sürülür. Zira bu eğitim, yeni milletin yeniliğini hatta devrimciliğini meşru kılacak bir dil (bir lingua franca olmayı üstlenen), tarih sanat ve edebiyat, siyasi bir mitoloji ve sembolizm eliyle, anti-sömürgeci mücadelesine, toplumsal ve siyasi özgürleşme hareketlerine, bugün de benzeri bir kendini kurban etme hissine ilham kaynağı olabilecek uzak kahramanlar ve “altın çağlar” vizyonuna dair mit, bellek, değer ve sembollerdeki yönelimleri ifade etmekte kullanılabilir.
  • (..) milliyetçi hareketlerin(..) taraftarları arasında entelektüellerin, tacir ve sanayicilerin, teknisyen ve liberal profesyonellerin yanında, sadece “işçi” ve “köylüler” değil subaylar, ruhban sınıfının aşağı tabakasından kimseler, küçük (kimi zaman da büyük) aristokratlar da bulunabilir.
  • Teritoryal ve sivil bir temelde milli ayniyetler farklı zamanlarda kimlerin çıkarlarına hizmet etmektedir? Her ne kadar başka toplumsal gruplar da çoğu zaman etkin olmuşlarsa da yine, özgül olarak belli bir grubun ilk/erken milliyetçiliklerde öne çıkan bir rol oynadığı görülmektedir. Bu gruba entelijensiya denmektedir.
  • Asyalı ve Afrikalı devlet önderlerinden çoğu da bağımsızlığın hemen ardından profesyonel tabaklardan gelmişlerdi ve aralarında Kenyatta, Nkrumah, Ho Chi Minh, Manley, Senghor ve Gandi’nin de bulunduğu pek çokları Batı’nın yüksek eğitim kurumlarında öğretim görmüştü. Bunlar, Hristiyan idealler ile sömürgeci siyasi uygulamalar arasındaki uçurumdan hayal kırıklığına uğramış, toplumlarına geri dönerek halklarının da yardımıyla kendi mesihçi hayallerini gerçekleştirmek isteyen daha geniş bir muhitin bir bölümünü oluşturmaktaydılar.

AYRILIKÇILIK VE ÇOKLU MİLLİYETÇİLİK

Demotik etno-milliyetçiliğin nüksedişi
Tibetliler Özgürlükleri İçin Eylemde
  • (..) etnik kendi kaderini tayin hareketleri, orta ve alt tabakaların belli bir kesimini yerli bir siyasi kültür çerçevesi içerisinde harekete geçirmiş sonra da bu topluluk ile onun “tarihi” ülkesinin, geniş, hantal imparatorluklardan ayrılmasını sağlamaya girişmiştir.
  • İkinci etnik milliyetçilik grubu ve ya dalgası 20. yüzyılın ortalarına doğru Avrupa’nın sömürge imparatorluklarının deniz aşırı topraklarında ortaya çıktı.
  • Demotik etno-milliyetçilik devlet ile millet arasındaki farklılıkları tam odağa koyar.
  • 1960’lardan itibaren özerklik ya da ayrılma yönünde üçüncü bir etnik hareket dalgası Yugoslavya, Romanya, Polonya ve Sovyetler Birliği’ne dek uzanacak şekilde Batı Avrupa’nın büyük bölümünü kasıp kavurdu.
  • (..) dünyadaki çeşitli bölgesel devlet sistemlerinin istikrarı kadar, gelecekte milli kimliğin şekil ve anlamı da büyük bölümüyle bu hareketlerin başarı ya da başarısızlıklarında saklıdır.
Eski imparatorluklardan doğan etnik ayrılıkçılık
  • Klasik ve sonraki etnik “yeni milliyetçilikler” arasında bağlantı ve çakışmalar olması tipik bir durumdur; çeşitli ayrılıkçı etnik milliyetçilik “dalgalar”ında yakınlık ve kültürel esasları bakımından ortaklık göstermektedirler.
1. Şayet yoksa topluluk için edebi bir “yüksek” kültür yaratılması
2. Kültürel bakımdan türdeş “organik” bir millet oluşturulması
3. Tanınmış bir “yurt” ve tercihan topluluk adına bağımsız bir devlet temini.
4. Şimdiye dek edilgen olan etniyi etkin bir etno-politik topluluk, “tarihin öznesi” haline getirmek.
  • “Fransız devrimleri”nin biricik meşru siyasi otorite kaynağı olarak hükümran bir kültürel topluluk fikrine itibar etmesi önemlidir; bu tümleşik millet örneği saygın Batı’nın canevidir.
  • Ancak Fransızların egemen halk idealiyle entelijensiyanın baş çektiği modern öncesi demotik etnilere dayalı yerliliğin seferberliği sürecinin kaynaşması bu halk toplulukları arasında oldukça farklı bir “milli kimlik” modeli yarattı. Sivil ve siyasi haklardan ziyade halk katılımı; demokratik partilerden çok popülist örgütlenme; azınlıkların ve bireylerin devlet müdahalesi karşısında güvenceye kavuşturulmasından ziyade, halkın milli devletinin müdahalesi; bütün bunlar on yıllar içerisinde, modern öncesi demotik etniler üzerine kurulan yeni oluşmuş etno-siyasi milletlerin alamet-i farikaları haline geldiler. Teritoryal milletin sivil ideallerini, genellikle imparatorluklara karşı verilen ayrılıkçı mücadelelerin peşinden kurulan etno-siyasi milletlerin şecere bağlarıyla bu kaynaştırma çabası, müteakip yerliliğin seferberliği dalgalarına ve Batı’nın eski devletlerinin yanı sıra Afrika ve Asya’nın yeni devletlerinde ayrılıkçı etno-siyasi toplulukların ortaya çıkışına emsal etti.
Bosna Savaşı sırasında
Sömürge sonrası devletlerde etnik ayrılıkçılık
  • Kökenleri ne olursa olsun bugünkü ayrılıkçı etno-milliyetçilikler, sınırları ve raison d’etre’leri sömürge mirasının bir parçasını oluşturan görece yeni devletlerden özerklik ve ayrılma istemektedirler. Etkisizliklerinin asıl kaynağı bizzat sömürge sonrası devletin çoğulcu doğası ile kırılgan meşruiyetinde yatmaktadır.
  • Yeni devletlerin önderlikleri, çok etnili bir mozaikten, bütünleşmiş teritoryal milletler yaratmaya çalıştıkça etnik ihtilaf çıkma ihtimali çoğalacak hatta; sömürgecilik ile milliyetçiliğin, kendi etnik geçmiş ve kültür mirasını yeniden keşfetmek üzere bir geçmişe rücu eden entelijensiyayı ayaklandırdığı her yerde ayrılma teşebbüsleri de artacaktır.
Sömürge sonrası kurulan devletlerin paradoksu ve şanssızlığı sınırlarının bizzat sömürgeciler tarafından çizilmesi ve hatta milliyetçiliğini yaptıkları milletin ismini dahi bazen sömürgeciler tarafından verilmesidir. Bu noktada doğal olmayan bir sömürgeci miras üzerinde inşa edilen kimlik sadece “hepimiz aynı anda aynı şekilde aynı kanunlar ve hakimiyet altında sömürülüyoruz” temalı kırılgan ve dönemsel bir dala tutunan bir tahayyül ve idealdir. (o.b.)
  • (..) modern koşullara uygulanabilecek edebi geleneği ile canlı bir kültürün var olduğu yerlerde, sömürge sonrası devletin çoğunlukla sömürgeciliğin bölücü/ayırıcı politikalarının izinden giderek, bütünleştirmeye yönelik baskılar uygulaması, ekseriyetle etnik seferberlik ve siyasallaşma süreçlerini güçlendirmiştir.
Sri Lanka’daki Ayrılıkçı Tamil Kaplanları
Sanayileşmiş toplumlarda ayrılıkçılık ve özerklik
  • Kuzey Amerika, Avrupa ve perestroika’ya maruz kalmış SSCB’de müdahaleci devlet, kendi etnik azınlıkları arasında, şimdiye dek suskun kalmış veya bastırılmış özerklik ve hatta ayrılma yönündeki emelleri yeniden tutuşturmuştur. Hiç şüphe yok ki bu milliyetçi canlanıştaki dinçlik pek çok gözlemciyi şaşkına uğratmıştır. Bu canlanışın ayırdedici özellikleri nelerdir? Birincisi, bunların büyük bölümü itibariyle ayrılıkçı olmaktan ziyade özerklik yanlısı olmalarıdır.
  • Bu genellemenin istisnaları yok değildir. Basklılar arasında ETA ve İskoçya’daki SNP gibi, hareketin daha radikal kanatları doğrudan doğruya bağımsız olunmasından yanadırlar.
  • (..) sanayi toplumlarında etnik özerklik yanlısı hareketler, genelde gelişmekte olan devletlerin çoğundan daha yüksek bir yaşam standardına sahip, oldukça yerleşik bir yapı arzeden devletlerde ortaya çıkar.
  • (..) milliyetçiliğin sanayi toplumlarında yeniden canlanması yeni ve sui generis bir şeymiş gibi değil, 18. yüzyıldan, 17. yüzyıl başları ve ortalarındaki Püriten Flaman ve İngiliz hareketlerini de katarsak daha bile eski bir tarihten beridir dünyanın çeşitli bölgelerini kasıp kavurmuş olan bütün o demotik yerliliğin seferberliği sürecinde yeni bir evre olarak anlaşılması gerekir.
Kanada’daki Frankofon topluluğun yaşadığı Quebec’te bir bağımsızlık yanlısı

MİLLİ KİMLİĞİN ÖTESİ Mİ?

  • Bugün insanoğlunun paylaştığı bütün kolektif kimlikler arasında milli kimlik, belki de en temelli ve kapsamlı olanıdır.
  • (..) milli kimlik her yerde, zaman zaman pek özel bir tiranlık biçimine sebep olmanın yanında, halk egemenliği ve demokrasi yönündeki sürekli yinelenen güdüye de payandalarını veriyor. Diğer –sınıf, cins, ırk, din gibi- kolektif türleri milli kimlikle örtüşebilir veya terkibe girebilirler ama yönünü etkileyebilmiş olsalar da, altını oymakta nadiren başarılı olmuşlardır.

Eğer gerçekten küresel bir görüngü varsa bu millet ve milliyetçilik olmalı. Yeryüzünde, etnik ve milli çatışmaların damgasını vurmadığı, seçilmiş halkı için milli bağımsızlık isteyen hareketlerin doğuşuna tanık olunmadığı hemen hiçbir yer yoktur.

  • (..) millet, gerek ülke gerekse kaynak ve beceriler itibariyle temel bir moral ekonomi birimi olarak da görülebilir.
  • Çin komünizmi ilk bakışta Batı Marksizm’inin sahici bir çeşidi olarak görülmüştü, ta ki Çin milliyetçiliğine gerek doktriner gerekse uygulama bakımından ne kadar çok şey borçlu olduğu anlaşılıncaya dek.(..) 1989’da Doğu Avrupa’daki anti-komünist hareketler başlangıçta Batılıvari siyasi ve ekonomik hareketler gibi görüldüler, ta ki halk seferberliğindeki milliyetçi boyutların ne denli güçlü olduğunu anlaşılıncaya kadar.
Bu örneklemeleri güncellersek karşımıza Ukrayna devrimi gelecektir. Kyiv’de demokrasi yanlıları Rus tahakkümüne karşı mücadele verirken “maidan”daki seferberliği sağlayan ve ön saflarda çarpışanlar milliyetçiler ve onların en büyük savunucusu Ukrayna Milli Ortodoks Kilisesi idi. (o.b.)
Kyiv’deki olaylar sırasında milliyetçi milisleri kutsayan milli kilise görevlisi
  • (..) ihmale uğramış, baskı altına alınmış ya da marjinalleştirilmiş etnik topluluklar veya kategoriler milli şikayet ve emellerini, diğer milli olmayan emel ve şikayetlerle kaynaştırırlar.
Üst milliyetçilik: federal ve bölgesel kimlikler?
  • Comte ve Mill’den modernleşme kuramcılarına kadar evrimci bakış, kaynaklara doğru ilerledikçe hem millet olma konumuna erişileceğini hem de bu konumun aşılacağını vaat etmekteydi.
  • Aynı şekilde Marksistler de devletin “söneceğini” ve milletler ile milliyetçiliğin “aşılacağını” düşünüyorlardı.
Tıpkı insanlığın her döneminde kendi dönemlerini kıyamet arifesi olarak gören kuruntu sahipleri gibi modern dönemden beri her talihsiz aydın da millet kavramının birkaç on yılda aşılacağını düşünüp hayal kırıklıklarıyla karşı karşıya kalmışlardır. (o.b.)
  • Gerek Almanya gerekse İtalya’da ekseriyetle güçlü yerel kurumlarla bölgeciliğin serpilmesine imkan tanınmıştır, ancak her iki durumda da milli kimlik duygusunda ve dönem dönem milli hissiyatın kabarışında en ufak bir azalma vaki değildir.
Bu noktada yine Türk Dünyasına kafamızı çevirdiğimizde merkeziyetçi klasik Turancılığın yerel kültürlerin çeşitliliğine olan ön yargılı veya endişeli bakışına bir eleştiri getirmemiz gerekir. Her ne kadar 20.yy başında giderek artmasından korkulan farklılıklara önlem olarak lisan-ı umumi veya Osmanlı Türkçesi merkeziyetçiliği, Stalin’in uygulamaları sonrası ayrışan yapay kimliklere baktığımızda çok da haksız sayılmasa da yine de farklılıkların var olması birlik hissiyatına korkulan raddede zarar vermeyebilir. Yüksek bir Türki kültür altında konfedere bir Türk Dünyasında birliğe duyulan imanın eksilmesi kaçınılmaz son değildir. (o.b.)
  • Sovyet önderliği, nüfusun bütün kategorilerini kabul edilebilir etniler halinde örgütleyerek, uygun diller seçerek kaynaştırarak hatta icat ederek ve onları bir etno milli cesaret ve stratejik önem hiyerarşisi içinde rütbelendirerek, Sovyet devletini her biri kendi dil ve kültürüne dayanan milli cumhuriyetlerden müteşekkil bir federasyon olarak kurmaya yöneldi.
  • Ancak sıkı Parti denetimini kaldırmadan önce bile, zaman zaman patlak veren kargaşalar ve izleyen baskıcı önlemlerle kendini gösteren, her yere Rusların yerleştirilmesi ve Rusçanın lingua franca mertebesine yükseltilmesi gibi politikalara sebebiyet veren milliyetler sorununu zapturapt altına almak hemen hiç mümkün olamadı.
“Yaşasın Rus ulusu; savaşçıların ve işçilerin ulusu”, SSCB’de Rus milliyetçisi bir afiş
  • (..) diğer komünist devletlerde olduğu gibi etnik bağ ile milliyetçi emellerin Marksist ideoloji ve partilerden daha dayanıklı ve esnek olduğunu ortaya koydu.
  • Tüm Amerikan kimlik ve kültürünün içeriği, ilk göçmenlerin Anglo Amerikan Protestan geleneklerinde yatan etnik köklerini bir biçimde ortaya koymaktadır. 18.yy sonlarında sömürgelerde egemen olan mit ve kültürü; bakışları geriye “şerir Britanya üveyana”ya olan karşı Amerikanlaşmış ilk atalara çevirmiş ve bu Yeni Kudüs’te yeni “seçilmiş halk” için benzersiz bir kaderi ilan eden “yerli bir cedcilik” olarak tanımlayabiliriz.
  • Avrupalı göçmenlerin kıtaya kışı ancak yeni milletin kültürel kimliğinin içeriği evreler halinde oluştuktan sonra başladı ve bu insanlar kendilerini bütünleştirme gereğini hissedecekleri Anglo-Amerikan dil ve kültürünün üstünlüğü üzerine kurulmuş olan bu temel ama esnek kültür kalıbına dahil oldular.
  • Ne Sovyetler Birliği’nin ne de Birleşik Devletler’in, farklı nedenlerle bile olsa, milleti aşmış veya milliyetçiliği ikame etmiş olduğu söylenebilir. Bunun sonucu olarak kozmopolitenler yakın zamanlarda umutlarını başka bir yöne daha “bölgesel” bir noktaya, devletler arasındaki gruplaşmalara kaydırdılar.
  • Pek çokları için AB’ye yönelik ana saik işin başında, siyasi hatta askeriydi; devlet politikasının bir aracı olarak savaşın reddi ve yakın dönem Avrupa tarihinin, Nazizmin soykırımında doruk noktasına gem vurulmamış milliyetçiliğin kör güçlerinin dizginlerinden boşalttığı iç savaşlara yol açan abes bir kıyım şeklinde reddedilmesi. Bu okumada Avrupa Topluluğu milli tutkular ve bencil çıkarlar üzerinde siyasi aklın zaferini temsil edecekti; işin ekonomik boyutu içerik ya da amaçtan ziyade araç olarak görülmekteydi.
  • Her Avrupa devleti kendi askeri güçleri ve cephanelikleri üzerindeki denetiminden ve kendi toprağında şiddet tekeli uygulama hakkı olduğu iddiasından feragat edinceye ve nefsinden feragat popüler olarak kabul görünceye kadar bir Avrupa “süper-devlet”ine pek bel bağlanamaz.
  • Aynı şekilde her Avrupalı devletin nüfusunun çoğunluğu gerçek anlamda bir Avrupalı bilinci ile kaynaşmış hale gelinciye kadar da Avrupalı bir “süper-devlet” beklentisi de ümitvar değildir. Ama zaten ikilem de burada yatmaktadır. Sakın bu yoldan Avrupa’da yeni bir “süper-devlet”in ortaya çıkışına şahit olmayalım? Ve tabii, kimilerinin beklentisi kimilerinin de korkusu olan, yeni ve daha güçlü bir milliyetçiliğinde..
Bugünden baktığımız zaman Avrupa’da her yerde yükseldiği söylenen milliyetçiliğin garip bir özgün karakteri olduğunu görürüz. Genelde milliyetçiler, sosyalistlerin aksine birbirlerine düşmandırlar ve bu aslında milliyetçiliğin doğasındandır. Avrupa’daki aşırı sağcı ve bana göre milliyetçilikten daha çok aşırı muhafazakar(ultra conservative) olan bu partiler / hareketler ortak bir dili kullanarak ve bazen dayanışma içerisinde (bkz: Le Pen, Wilders) radikal İslam’a ve Müslüman göçlerine karşı duruyorlar. Europe of Freedom and Democracy (EFD) adında aşırı sağ partilerin Avrupa Birliği Parlamentosu’nda parti grupları da var. Anthony Smith’in bahsettiği “süper-devlet”ine AB’nin en refah dönemlerinde ulaşıldığı ve bugünkü kriz ortamında da o “süper-devlet”in Brüksel’deki “kozmopolitenler”in umduğunun aksine “yeni ve daha güçlü bir milliyetçiliğe” yol açtığını söyleyebilir miyiz? Sormak istediğim Le Pen’in sürekli vurguladığı “bizim medeniyetimiz” kavramında yatan Avrupalılığın Ortadoğu kültürüne açtığı genel bir milliyetçi bayrak olup olmadığıdır. AB’ye karşı çıkış bir Avrupalılık ortaklaşmasına mı yoksa Avrupalılamaşmayı bir adım öteye götürüp onu küresel bir kozmopolitliğin merkezi haline midir? Her ne kadar Almanya’nın birlikten aslan payını alması ve Fransa ve İngiltere’nin AB öncesi refah durumlarına duydukları özlem ve Yunanistan gibi krizdeki ülkelere verilen fonların yükünden kurtulma istekleri de önemli bir etken olsa da bunu düşünmek gerekir. (o.b.)
sağdan sola İtalyan, Avusturyalı, Fransız, Hollandalı ve Flemenk aşırı sağ parti liderleri
Kozmopolitanizm ve “küresel” bir kültür mü?
  • Köklerini etnik bir zamandan ve kök yerinden alan şimdiye kadarki kültür emperyalizminden farklı olarak kültür, evrensel ve zamansızdır. Eklektik olmakla zamana ve yere karşı kayıtsızdır. Akışkandır ve kalıptan yoksundur. Bugün her yerden daha fazla Batı’da gelişme göstermiş olmakla birlikte, kitle iletişim araçları ve telekomünikasyon sistemleri eliyle post-modern bir kozmopolitan kültür dünyanın her köşesine taşınmaktadır.
  • Küresel bir “inşa halindeki kimlik” söz konusu değildi, küresel bir kültür sadece bellek-siz bir yapı olabilirdi ya da kendisini oluşturan milli unsurlar bölünerek ufalanabilir, dağılabilirdi. Ama bellek-siz bir kültür bir çelişkidir.
  • (..) küresel bir kültür, insanlığın en cüretkar, her şeyi kavrayan bir tahayyül eylemidir. Ne var ki ancak bu kozmopolitanizmi oluşturan, bu yamalı bohçanın hicivleştirilmiş bileşenleri olan metinler, tek tek ve her milletin ve etnik topluluğun kültür ve söylemlerinden alınma mitler anılar ve geleneklerdir. Söylemlerimize tarihsel sınırlar koyan, bu milletler ve etnilerdir.
Etno-tarihin kullanımları
  • Laik evrede “millet”le özdeşleşme, ölümle gelen sonluluğa galebe çalmanın ve kişisel bir ölümsüzlük boyutunu sağlama almanın en emin yoludur. Parti bile böylesine sarih bir vaadde bulunamaz; o bile nihayetinde millete geri çekilmek zorundadır. Zira parti’nin sadece kendi kısa, devrimci bir tarihi vardır; oysa millet, çoğu kez yeniden inşa edilmiş veya imal edilmiş bile olsa, uzak bir geçmişe sahip olmakla gurur duyar. (..) Bu yolla halkı, sonraki nesillerce gerçekleştirilecek ortak bir kaderi izlemek üzere harekete geçirebilir. Çünkü onlar “bizim” çocuklarımızın neslidir; herhangi bir sınıf ya da Partinin vaat edebileceğinden daha fazla bir şeydir, ruhsal olduğu kadar biyolojik olarak da “bizim”dir onlar. Böylelikle ebedi yaşam vaadi kendi dölümüzde genetik olarak korunmuş olmaktadır. Zürriyetimizin belleğinde teselli bulamaz mıyız ve bunlar bizim, laik kuşkunun yok etmiş gibi göründüğü öteki hayatımızı garantilemez mi? Öyleyse milli kimliğin asıl işlevi, insanları şahsen unutulmaktan kurtarmak ve kolektif imanı ihya etmek için “tarihi ve kader olan güçlü bir topluluk” duygusu oluşturmaktır.
  • Millet sadece ebediyet vaadinin dayandırılacağı uzak bir geçmişle övünmekle kalmaz; restorasyon ve itibar vaadine anlam vermek için muhteşem bir geçmiş, azizler ve kahramanlarla dolu altın bir çağı da serimleyebilmek durumundadır. Bu etno-tarih ne denli dolu ve zengin olursa iddiası da o denli ikna edici olur; ve bastığı akor, milletin fertlerinin yüreğine bir o kadar derinden oturur.
  • Pek çok bakımdan milli kimliğin başarısı ve kalımlılığı açısından en belirleyici olanı seremonik ve sembolik veçhedir –bireysel kimliğin kollektif kimlikle en yakından bağlı olduğu alan burasıdır.
Prag Baharı
Jeopolitik ve milli kapitalizm
  • (..) milletler ve milliyetçilik, ulusaşırı şirketler dünyasında ve uluslararası iş bölümünde gelişmesini sürdürmektedir. Milletler ile milliyetçiliği, kapitalist üretim tarzındaki değişikliklere bağlı bir görüngü olarak görmeye devam etmenin özenli bir tahlile faydasının olmayacağı açıktır.
  • Burjuva kapitalizminin yeni güçlerinin, aralarındaki ilişkiler sık sık savaş ve rekabet durumu arzeden etnik toplulukların ve devletlerin oluşturduğu, önceden mevcut bir çerçevede faaliyet gösterdikleri bir gerçektir. Önce ticaret daha sonra da sanayi kapitalizminin zuhuru bu rekabeti şiddetlendirdi ve genişletti. Savaş da gerek devleti gerekse onun egemen etnik nüfusunu, tümleşik, teritoryal ve yasal bakımdan birleşmiş bir millet halinde birbirine kenetledi. Böylelikle sonraları kapitalizmin genişlemesinin, Avrupa’da mevcut devletler arasındaki sistemi güçlendirmek ve bu sistemdeki savaşlar ve rekabetler eliyle de milli hissiyatın devletin egemen etnisinde billurlaşma sürecine yardım etmek gibi bir etkisi oldu.
  • Fransa, İspanya, İngiltere, Hollanda ve İsveç’teki yerli tüccarlar ve ticaretle iştigal eden sınıflar, ekseriyetle aristokrasinin ve ruhbanın çıkarlarıyla çatışma halinde, bürokratik yoldan dahil edilme görevini sürdürmesinde Taht’a yardımcı oldular. Öte yandan Doğu Avrupa’da (..) aristokrasi ve ortasınıf rolünü(..) küçük bir profesyonel ve entelektüel tabak üstlendi.
  • Bürokratik devlet ile devletarası sistem, kapitalizmin doğuşunda belirleyici olmanın yanında, gerek yol açtığı savaşlar ve gerekse değişik etnik nüfuslar ve sınıflar üzerindeki tesiri aracılığıyla milli kimlik ile milliyetçiliğin yayılmasında da aynı oranda hayati bir unsur oldular.

(..)bugünkü düşüncelerin çoğunun aksine, her yerde milletin gücünü takviyeye ve milliyetçilik ateşini alevlendirmeye yardımcı olan, tam da devletlerin daha geniş bölgesel sistemler halinde siyasi gruplaşmalarıdır.

Milletlerin ötesinde bir milliyetçilik mi?
  • Millet ile milliyetçiliğin çağrısı evrenseldir; etnik protestolar ve milliyetçi başkaldırıdan azade hiçbir bölge yoktur. İster övülsün ister yerilsin, millet, aşılmakta olduğuna dair hiçbir emare göstermemektedir, ve milliyetçilik popüler tahrip gücünden ve öneminden bir şey kaybedecek gibi görünmüyor.
  • (..) milleti aşmak, paradoksal olarak, ancak genellikle bu girişimlerin nesnesini oluşturan tümleşik milletten daha geniş bir milliyetçilik biçimiyle mümkün olabilir. Büyüklük ve saha olarak “normal” bir tümleşik milletten daha geniş bir milliyetçilik biçimi de vardır. “Pan milliyetçilikler”i kastediyorum.
  • Pan milliyetçiliklerin önemi, prolifer etnik milliyetçiliklerin bölünerek çoğalma eğilimlerine karşı koyabilme veya en azından ona bir seçenek oluşturabilme yeteneklerinde yatmaktadır.

SONUÇ

  • Kozmopolitanizmde görülen gelişme kendi başına milliyetçiliğin gerilemesini gerektirmez; bölgesel kültürel anlarının doğması milli kimliklerin dayanaklarını ortadan kaldırmaz.
  • Bireyleri, aynı anda Flander’le Belçika’yla ve Avrupa’yla özleşmekten ve her birine sadakat duygularını kendine mahsus, bağlamlarında sergilemekten alıkoyacak hiçbir şey yoktur.
  • (..) geniş ölçekli kıtasal kimlikler ortaya çıkartacak kültürel bir Pan milliyetçi hareket; bir “kültürler ailesi”in bireysel mensupları hısımlık bağlarından güç alıyorlarmış gibi, fiilen sınırları belirli bir kültürel alanda yer alan etnilerin ve milletlerin özgül milliyetçiliklerine yeniden zindelik katabilir. Hatta eskiden daha türdeş olan kültürlerin göç, konuk işçiler ve mülteci dalgaları nedeniyle, karışması, yerli halk ve kültürlerin güçlü etnik tepkilerde bulunmalarına da yol açabilir.
  • İçinde bulunduğumuz yüzyılın marazi istikrarsızlığından, çatışmalarından ve teröründen milliyetçilik tek başına sorumlu olmamış olabilir, ama asıl nedenler arasındaki yeri olduğu ve ya bunlara eşlik ettiği de sık sık gözden kaçırılmakta veya mazur gösterilmektedir.
  • Milliyetçilik, reform olaylarının çoğundan ve tiranlık rejimlerinin demokratikleştirilmesinden de sorumlu olamayabilir ama sık sık, aşağılanmış halklar için uygun bir gurur kaynağı, eşlikçi bir motif ve “demokrasi” ile “uygarlık”a katılmanın ya da kavuşmanın kabul edilmiş tarzı olmuştur.