2.Bölüm | Bedenli Askerlik : Burdur

Bu yazı askerlik anısı değildir. İhtiyaç listesi ve tavsiye de içermemektedir. Okurken çıkardığınız dersler kişiye göre değişkenlik gösterebilir. Karakterler bazen hayali bazen de hayatidir.

1.Bölüm | 2.Bölümdesiniz | 3.Bölüm Yakında …

Artık nizamiye karşımda duruyor. Tamamen düşüncelerden arınmış şekilde ve büyük bir teslimiyet duygusuyla, kapıya doğru adımlarımı hızlandırıyorum. X-Ray’den geçiyorum. Meraklı kalabalıkların oluşturduğu bilinmezlik duygusu yüklü yaklaşık 100 kişinin bekleyişine ben de katılıyorum. Yanımda henüz 20–21 yaşlarında olduğunu düşündüğüm, bir arkadaş ailesi ile orada beraber bekliyoruz. Babası birden bana dönüp; Nerelisin? diyor. Anlam veremeyip cevaplıyorum. Kafasını bir rüzgar oluşturmayacak şekilde yukarı aşağı sallıyor. Benim memleketimi benim gözümün önünde onaylıyor.

Bu soru işaretleri dolu anlarda kalabalıkları dikkatini çekecek bir ses yükseliyor; “Evrağında Tırtıllı Araç yazanlar gelsin.” diyor. Hayatında sadece kışın mecidiyeköy rampasını çıkamayan, eski tırtıl diye anılan metrobüslere binmiş ben de koşa koşa gidiyorum.

Biri kapıdan çıkar çıkmaz, şivesini esirgemenden; “Beyler, sıra olalım sıra” diyor. Artık olay bitti. Askeri standartlara göre yamuk yumuk sayılacak şekilde sıra oluyoruz.

Şeherli biri “ Beni izleyin” diyor. İlk başta akrobatik bir hareket göstermeye çalıştığını düşünsem de sürü psikolojisinin gereğini yapıyorum. 50'ye yakın Avatar’daki Aang’e benzeyen bedelliler ile başka bir köşeye sürükleniyoruz.

Bizi açık alanda topluyorlar. Herkesin eline sarı bir zarf iliştiriyorlar. Yine bekliyoruz. Bu sırada zamanı değerlendirip Müslüm Gürses’in korsan kasetçiler hakkında uyarı ile başladığı sabret şarkısının kemanlarını zihnimde döndürüyorum.

Biraz vakit geçtikten sonra yine toplulukların dikkatini celp edecek bir ses yükseliyor; “Evrağında ZPT yazanlar gelsin” diyor. Kemanların en coşkulu bölünde iken yapılan bu çağrıya gecikmeli yanıt dönüyorum ve koşarak arkalarından yetişiyorum. Sıranın sonundaki arkadaşa; “zpt çağırıldı değil mi?” diyorum. Emin olmadığı bir ses tonuyla; “sanırım” diyor. Evrakları göz ucuyla kesiyorum sonuçta ümraniye çocuğu her koşulda yolunu bulabilmeli. Tüm evraklarda ZPT 1–2–3 gibi şeyler yazdığı için kategorizasyonu mantıklı buluyor ve varlığımı sürdürüyorum. Bir süre yürüdükten sonra günlerimin geçeceği yere geldiğimizde, sessizlik bölen şöyle diyor; “Evrağında ZPT 1 yazanlar ayrılsın.” aklımdan yine nasıl ayrılabileceğimize dair tasvirler geçerken, topluluğun dediğini yaparak işlemlerin süreceği binaya anatomilerimizi park ediyoruz.

Yarım gün kadar manuel süren işlemler parmak basmalar dayıcım nidaları eşliğinde uzun dönem askerlece yönetiliyor. İmzalar mavi kalemle, boşluk doldurmalar siyah kalemle gibi bulmacaları çözüyoruz. “İmzaladın mı dayıcım?” diyen askere “imzaladım dayısının bi tanesi” diyorum.

Bu işlemlerin ardından bir rütbeli bizi sıraya sokuyor. Yamuk ve yumukluk konusunu daha işlemediğimiz için herkes rahat. Topluluk olmak ilk amaç. Doğruca kamuflaj almak için yola çıkıyoruz. Askeri yeşilden yaklaşık olarak 3 ton açık prefabrik bir binaya varıyoruz. Kamuflajlarımızı giymek için sırayla içeriye alınıyoruz. Kabinde hızlıca giyiniyoruz. Slim -fit hayatarımız da elimizden gidiyor. Tam “bu çuval gibi oldu?” diyorum. Kabin perdesini aralıyorum. Karşıma çıkan depodaki ilk görevliye soruyorum; “Oldu mu bu, bol değil mi?” diyorum. Önce bir süzüyor. Hemen ardından iliştiriyor: “10 numara oldu” diyor. Neyse çuvallarım ile birlikte kendimi, tam giyinememiş bir şekilde dışarıya atıyorum. Çıktığımda sanki, bir patlama olmuş ama sadece herkesin botlarının bağcıkları çözülmüş gibi bir ortamda buluyorum.

Herkes kamuflaja girdiğini sanıyor ama olan tek şey farketmeden kimliksizleştiğimiz fikri aklıma geliyor. Fikret Kızılok‘un farketmeden isimli eserini dilimin ucuyla kürdili hicazkar yorumluyorum.

Birkaçına yardım ediyorum. Sonra pıl ve pırtımızı toplayıp sıra oluyoruz. Kalacağımız yere doğru yola çıkıyoruz. Artık hava kararmış. Kulakları yalnızca tekerlekli valizlerin tekerlek sesleri meşgul ediyor. Bazıları sürekli, bazıları ritimli birkaçı da rubato. Yataklarımız belirleniyor. Ama ortalık bir yaz günü, mecidiyeköy gibi …

Artık uyuyabiliriz. Muhteşem bir yorgunluk. Saat gece yarısına yakın. Kesinlikle bu macera boyuncaki en yorucu gün oluyor. Yanımda götürdüğüm kulak tıkaçlarını ilk gece kullanmayıp ortamı gözlemlemek istiyorum. Herkes yatağına çekiliyor. Yaklaşık on dakika sonra yorganların yerden 10 santimetre kesildiğini görüyorum. Gözlerime inanamıyorum. Hemen koşarak çantamdan kulak tıkaçlarımı alıyorum ve yatağıma dönüyorum. Horlamalar sabaha kadar kesintisiz sürüyor.

Kimliksizler olarak sabah uyanıyoruz. Horlamaların baş sorumlusu ve de horlama çetesi lideri sabah kalkıp, bir bölge işaret edip “beyler, burdan biriniz çok horluyor” diyor. Hey yavrum hey …

1.Bölüm | 2.Bölümdesiniz | 3.Bölüm Yakında …