Pitch Ettik

Bölüm #II— Aklımıza İş Geldi, Yaptık, Battık

Öncelikle bu birkaç bölüm fikri tamamen okan’ın başının altından çıkıyor. “2 parçalı yazı dizisi şeklinde yapalım mı?” dedi. Ben de dayanamadım arttırdım; “Ağdalı yazalım 3 olsun ✌”️ dedim. Kısacası bu yazı üç bölümden oluşuyor. Kah ağlayıp, kah güleceğiz. Umarım gülmekten ağlarız…

Bölüm II’yi okuyorsunuz; diğer bölümler:
(Bölüm #I — Aklımıza İş Geldi, Yaptık)
(Bölüm #III — Pazaryeri Kötü Örneği: Zet.com)
(Bölüm #IV — Director’s Cut: Patron Çıldırdı!)

Zet’te dükkan açıldı. Tüm ürünlerimizin yanına ihtişamlarını koli bandıyla tutturup, promosyon olarak veriyorduk.

Tabi bu aşamaya gelmeden, baskı kağıtları konusunda onlarca deneme yaptık. En ideal kağıt ve baskı makinası bulmak adına internetten ve ozalit dediğimiz dükkanları tek tek aradık, dolaştık. İlk denemeyi Okan yapacaktı. Mesai saatlerim içinde Okan beni cep telefonumdan aradı. Başka seçeneği olmadığından olabilir. Sakin bir ses tonuyla anlatmaya başladı;

Abi Beşiktaş’ta bir baskıcı buldum. İnanılmaz kaliteliler, kağıtları inceledim. Mat bir kağıda baskı aldım görmelisin.

Aha! Yoksa tam aradığımız yer mi?

Yalnız abi metrekare işi basıyorlar.

Ne güzel sıkıştırır sıkıştırır bastırırız.

Ama kalite süper

Anladık, sadede gel

Ama 200 lira para saydım.

Kaç baskı?

4 baskı, tanesi 50 lira.

“Benim dil altı hapım nerde?” diyip bir süre sonra sakinleştikten sonra anlıyoruz ki Okan baştan fiyat almamış. Önce baskı almış, sonra fiyat sormuş. Okan Ar-ge’ye çok önem verir; masraf-maliyet sonra gelir.

Beşiktaştan na-hoş bir anı

Bu aşk, baskı maliyeti bu bantta devam ederse başlamadan biter. Gider kalemlerimizi yan yana yazıyoruz;

%30 Zet komisyonu + Kargo masrafı + Baskı maliyeti

Bunlar bizim temel gider kalemlerimiz. Bu masraflar içinde en değişken maliyetimiz baskı. Üzerine yoğunlaşıp, içimize sinen bir baskı seçeneği bulmamız gerektiğini çok geçmeden farkediyoruz. Bu işten öyle gecede milyon liralar kazanalım gibi arzumuz yok: Kedilerimiz Yoda ve Lores’in mamalarını karşılasa bizim için yeterli.

Okan’la haberleşiyoruz. Hafta sonu Kadıköy’de bir ozalitçiden baskı alacağız. Arabaya atlıyoruz, Fıstıkağacı’ndan rıhtıma 10 dakikaya geliyoruz. Park yeri ararken 2 tur atıyoruz. İspark sırasında buluyoruz kendimizi tamı tamına 45 dakika sıranın bize gelmesini bekliyoruz. Power fm ile başlayan yolcuğumuz son demlerinde baba radyo eksenine kayıyor. Kendimi “ne güzel okumuş Müslüm” derken buluyorum. Sonrasında memmuniyetsiz çalışanları olduğunu düşündüğümüz popüler ozalitçilerden birine giriyoruz. Rastgele kağıtlara baskı alıyoruz. Biz de oradan memnunsuz şekilde ayrılıyoruz. Orada sadece flyer bastırıyoruz. Müşterilere gönderim yaparken arkasına güzel not iliştirip göndeririz diye düşünüyoruz.

Servisimizin ilk adımını atmış oluyoruz. Sonrasında iş çıkışı Mecidiyeköy’de bir ozalitçiye gitme kararı alıyoruz. Baskıları parlak kağıda ve mat kağıda olmak üzere iki kağıda yeniden deniyoruz.

Mat ve Parlak

Bizim için çok zor olmayan o kararı alıyoruz: Mat kağıt. Baskı maliyetimizi de 15 lira’ya indirmiş olduk. Satarak öğreneceğimiz sürecimize de resmi olarak girmiş oluyoruz. İlk siparişimizi beklemeye koyuluyoruz.

Marka bilinirliğimize katkı sağlaması için kendimce naçizane bir adım atıyorum. Sticker bastırıyorum. Telefonuma falan yapıştırırım, her gören bu ne dese falan filan işte.

Beklemeye devam ederken kafamızda deli sorular bir o yana bir bu yana yuvarlanıyoruz. Baskı maliyetini daha ne kadar kısabiliriz? Neyden kısabiliriz?

Potansiyel bir siparişin %30'u komisyonu temsil ettiği için ürün fiyatını arttırmak aslında komisyonu da artırmak demek. Kar arttırmak için önümüzdeki tek seçenek maliyet kalemlerinde tasarrufa gitmek. Okan “kargoyu alıcı ödesin” diyor. Çok güzel, ödesin. Ama bu işte benim tek iyi bildiğim bir şey var: Kullanıcıların satın alma kararları. Herkes önce ücretsiz kargonun peşine düşer. Kargo maliyetini ürün bedeline kat, kimse bir şey demez ama kargoyu ayrı bir kalem olarak göstermek “alacaksan al, keyfin bilir” tavrından başka bir şey değil. Ama bizim kargo maliyetini ürün fiyatına katmamız demek, kargodan da Zet’e pay kaptırmak demek. Bu sıkıcı paragrafı geride bırakalım.

Artık her şey hazır. Tek eksiğimiz siparişiniz var, siparişiniz geldi gibi bir bildirim. Bildirimde ne yazdığını bile bilmediğimiz için meraklıyız, öğrenmek istiyoruz.

Birkaç gün sonra, sabah maille uyanıyoruz. Zet’ten gelen mailde şu yazıyor:

%19 indirimle 19 Mayıs’ta İndirim Kampanyamıza Katılmak İster misiniz?
İstiyorsanız hemen, bize “katılmak istiyorum” yanıtını dönün.

Toyuz tabi o zamanlar, atlıyoruz. Cevabımız çok kararlı ve net;

katılmak istiyorum.

Bir an önce sipariş almaya başlamalı ve sipariş ritmimizin oturmasını bir bebeğin yeni yürümesini gözlemler gibi seyretmeliydik.

Sipariş gelmesinin nasıl bir duygu olduğundan ziyade mail başlığında ne yazacağını merakla bekliyoruz. 19 Mayıs günü yani bizim kampanyaya dahil olduğumuz ilk gün ilk siparişimizi alıyoruz. Mail başlığında şöyle yazıyor;

Satış Gerçekleşti.

Hadi ama daha yaratıcı olabilirdiniz. Neyse tamı tamına 47,79 TL değerindeki ilk siparişimiz. Tamam ama sipariş nasıl gönderilir ki? Neyse ki bu konuya daha önce çalışmıştık. Eğer gelen sipariş 40*30 cm ise sert mukavva içine rulo yapmadan sererek koyacağız, gönderimi de evrak olarak yapabileceğimizi düşünüyoruz. Fakat 50*70 cm boyutunda ise postüp (karton rulo — üstelik kapaklı) içine koyacağız, gönderimi normal bir kargo gönderiminden farklı olmayacaktı. Her şey pürüzsüz gözüküyordu. Acar muhabirimiz Okan bu sırada durmuyor. Zet’te satış yapanlara yani rakiplerimize müşteri taklidi yapıyordu:

Sonuç olarak vardığımız noktada aklın yolu birmiş. Gönderim metotlarımız referanslarımızdan yola çıkıldığında doğruymuş.

Baskı için düşük bütçeli dinin cehennemine yani Mecidiyeköy’e gidiyoruz. Ozalitçide bankoya yanaşıp iç sesimizi dışarıya çıkartıyoruz;

Pardon, mat kağıda 30*40 baskı alacağız.

Bankodaki kadın:

Poster mi basacaksınız?

Herhalde jargon bu şekilde diyoruz ve onaylıyoruz.

Evet, poster.

Baskımızı bir güzel alıyoruz. Oldu mu? Oldu. İçimize sindi mi? Sindi. 15 liralık günahını çıkartıp masaya bırakıyoruz. Hemen zaman kaybetmeden, karşımızdaki kargo şubesine dalıyoruz. Allahın selameti … dedik demedik. Çalışanlardan biri bölerek “kapattık beyefendi.” diyor. “Ya nasıl olur, daha saat 18:58 iki dk daha var” diyerek absorbe ediyoruz. Çalışanın memnunsuz yüz mimiklerine ürünümüzü teslim ediyoruz. Kaç lira diyecek acaba diye düşünürken, birden şöyle yüksek sesle deyiveriyor;

Aslan abi, bu rulolar kaç desi? 5 mi?

Hoca desi birimine rulo girer mi? Doldu hocam doldu, diyerek ellerimizi arkamızda bağlayarak duruma itiraz ediyoruz. Konu bu saatten sonra üçün beşin pazarlığına dönüşüyor. Bizi 5 desiyle uğurluyorlar. Skor 15 lira. Okan’la dört işlemlerimizi konuşturuyoruz. Türev, integral allah ne verdiyse alıyoruz. Hesabımızda geldiğimiz aşama;

15 TL Kargo + 15 TL Baskı + 14,34 Zet Komisyonu = 44,34 TL (Kaça satmıştık? 47,79. Tutar-Maliyet= 3,45 TL kâr. Büyük kâr.)

Kârlı bir şirket görünümünden uzaklaşıyoruz. Hedefimiz ürün başına 10 lira kâr etmekken, birden bir lira nasıl daha kâr edebiliriz diye düşünmeye başlıyoruz. Bu arada bu hesaba KDV ve Gelir Vergisi dahil değil. Ayrıca Zet’in bu indirim kampanyalarından da kendi komisyonunu her türlü tahsil ettiğini anlıyoruz. Bir defa da “dur şu kampanyaya özel komisyon musluklarımı kısayım” demedi.

Çok geçmeden 2. siparişimiz de o meşhur bildirimle (Satış gerçekleşti) mail kutumuza düşüyor. Hemen adrese bakıyoruz, teslimat adresi evimize yakın sayılacak bir konumda. “Kargo’yu aradan çıkartıp biz mi götürsek?” gibi küçük ama sevimli düşüncelere dalıyoruz, görseniz çok seversiniz. Gerçekten teslimatı biz mi yapsak diye arkaplanda düşünmeye koyuluyoruz. Ancak çalışan iki kişinin böyle bir lüksü olamayacağını görüp Echo’yu arıyoruz. “Echo götürebilir misin?” diyoruz. Echo gülerek “Sen gamlı hazan bense bahar ille de vazgeç” adlı eseri mırıldanarak telefonu suratımıza kapatıyor. Medeni cesaretimizi kutlamak yok tabi, ilk fırsatta aklına gelmemiştir falan diyoruz affediyoruz. Bu sevdadan hakkaten vazgeçelim diye karar alıyoruz. Baskımızı gerçekleştirip aynı rayiç bedeli ödeyip, kargoya doğru serin adımlarla ilerliyoruz. Kargo şirketinin kapısından içeriye dalıyoruz. Gözlerimiz karanlığa alıştıktan sonra ruloyu hazırlıyoruz. Bankodaki kadınla göz göze geliyoruz, ansızın sesini yükseltip:

Aslan abi, bu rulolar kaç desi? 4 mü?

Ulan hani 5'ti diye içimizden geçiriyoruz. Okan’la da göz göze geliyoruz. “5'ten başladık, 4 iyi skor.” diyor Okan kaşlarının ahengiyle. Çakıyoruz köfteyi ve oradan 12 lira ödeyerek ayrılıyoruz. Diğer kargonun aynısı, fiyat bu kadar değişken olmamalı. Neyse 3 lira daha kar etmiş olmanın verdiği gurur ile ufka bakarak kendimizi ödüllendiriyoruz ve 30M ile Beşiktaş’a inip, ordan deniz motoruyla anadoluya göçüyoruz.

Fiyatı 50 barajının üzerini çektiğimizden bu yana resmen sinek avlıyorduk ve hatta elektrolikit takmış gibi ona bile tenezzül etmiyorduk. Motivasyonumuz her an işi bırakacak gibi davranmamıza neden oluyordu. Ne kahrımız çekiliyor, ne dertlerimiz bitiyordu. Tam artık bitti derken “Satış Gerçekleşti” mail kutumuza huzur getirdi. Bundan önce tam 5 ay telefonlarımız çalmadılı bir sürü hikaye duymuştuk. Onları şimdi daha iyi anladım. Koşarak baskı yapacağımız başkentimize doğru ilerliyoruz.

Baskıyı almak için makinanın başına geçiyoruz.

Üretim Tesislerimizden

Baskıyı aldıktan sonra kasaya doğru yöneliyoruz. Görevli soruyor;

Ne vardı sizin?

40*30 bir baskı aldık, nedir borcumuz diye hızlıca kombinasyonlar deniyoruz. Ama Poster kelimesini hiç cümlemizde kullanmıyoruz. Görevli kafasını kaldırıp diyor ki:

#3 lira#

3 lira mı? Üç lira? diye içimiz içimizi yiyedursun Okan elindeki 20 lirayı askere giden nişanlısının fotoğrafını saklayan gelin adayı gibi cüzdana gömüp, bozukluk hanesinden 3 lira çıkarıyor. Bu sefer serin değil seri adımlarla orayı terkediyoruz. Anlıyoruz ki poster diyince durum çok ama çok başka boyutlara doğru yelken açmış oluyor. Artık poster demiyoruz. Poster kelimesinden özellikle kaçıyoruz. Lütfen birisi bana poster ne demek öğretebilir mi?

Değişken kargo maliyetimizin yanına bir de değişken baskı maliyeti eklenmişti. Değişmeyen tek şey ise zet’in komisyonu. Bu gönderimi de gerçekleştirdikten sonra yine uzun bir dönem mail kutumuza teselli edecek bir haber gelmiyordu. Okan’la çözümlemeler yapıyor fakat işin içinden çıkamıyorduk. Ürün veya gönderim başına değerimiz brezilya dizilerindeki çarpık ilişkilere taş çıkartacak cinstendi. Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümüzde diye muhasebe yaparken, umutları yeşerten satış gerçekleşti mailini yeniden alıyoruz. Ama gelen siparişte bir tuhaflık var. 10*10 ebatlarında istenmiş. Bize maliyeti kuruşlar düzeyinde olduğu için ve pek çok kez yaralandığımız için atılıp “gönderelim” diyorum. Okan esnaf yönüyle konuya müdahale ediyor; “Gönderirsek bu yanlış diye geri gelir. İki defa zarar ederiz.” diyor. Haklı. Zarar ederiz. Çorumlu saflığımı takınarak “abi bunlar onkoloji hastanesinden geçmiş siparişi, hediye edelim mi?” Okan azımsayan bakışlarıyla “Olm doktor almış, siparişin gerçeğini öğrenip gönderelim” diyor.

Akşam olunca siparişin sahibesini arıyorum:

Seçtiğiniz boyut doğru mu? Teyit almak için aradım.

Sahibe kararsız çatallanan sesiyle kızının sipariş verdiğini ona sorması gerektiğini söylüyor.

Ertesi gün tekrar arıyorum; “Seçtiğiniz boyut doğru mu? Teyit almak için aradım. Dün de aramıştım” diyorum.

Siz bana en büyüğünden gönderin.

Hoppala, böyle bir belirsizlikte ve kararsızlıkta aldığımız ilk sipariş ve en büyük boyutumuz için tabaka kağıtta boyut değiştirmemiz gerekiyor. Okan konuya el atıyor ve “50*70 gönderelim” diyor. Baskıyı alıyoruz ve kargolamaya geçiyoruz. Kargo bankosundaki insanların şiddetli geri çevirmesiyle karşılaşıyoruz. Alırsınız-almayız çelişkisinden bir adım öteye gidemiyoruz. Okan da “tamam ben sonra gönderirim” diyor. Ertesi gün kargoyu göndermek için 20 tl harcıyor. Bu hesaplarımızı altüst ediyor ve 3 lira da zarar açıklıyoruz. Kısacası ürün sattığımız için üzerine bir de para vermiş oluyoruz. Kargo firması, boyutlar, ağırlık her şey aynı. Nasıl olur?

Fiyatları arttırdığımız durumda ise zaten hiç satamıyoruz. Ama biz zararına da olsa satmak istiyoruz; çünkü bu işe para kazanmak için değil daha önce bahsettiğimiz şeyleri öğrenmek için girmişiz. Bu sebeple de para harcamaya razıyız.

Satış yapamamamızın sebebini bulmak istiyoruz. Bunun için data’ya ihtiyacımız var, bu yüzden zet’e mail atıyoruz: Hangi ürünümüz daha çok gösterim alıyor? Sepette hangi ürünlerimiz ölmüş? Fiyat değişimleri ürün gösterimlerine yansımış mı? gibi gibi bir takım çok temel insight’ları soruyoruz. 3 gün geçiyor ama ses seda yok. Bizimle dükkan datamızı paylaşmayacaklarını da söylemiyorlar. Hiçlik denizinde kayboluyoruz. Tamam zet diye bir servis olabilirsin. Ya hiç ziyaretçi almıyorsan? Kime neyi satıyorsun? Bu düşüncelerle bir süre bekliyoruz. Hala gelen giden yok. Sonra anlıyoruz ki zet’in bize verebileceği bir datası yok.

Nihai kararı alıyoruz: Kapatıyoruz.

İlk önce ben dümdüz bir mail atıyorum:

Merhabalar,
Pitch dükkanımıza bağlı kredi kartını silmenizi rica ediyoruz.
Teşekkürler,

4 gün geçmesine rağmen ses çıkmıyor. Sonra Okan bu durumu bize faturalandırabileceklerini düşünerek tavşan kanı yeni bir mail atıyor:

Merhaba,
Söylediğiniz gibi bu konuyla ilgili gün içerisinde bilgi alamadık!
sopsy.com/pitch dükkanımıza tanımlı, üyelik ödemesinin alındığı kredi kartımızın hesaptan kaldırılmasını, üyeliğimizin sonlandırılmasını ve zet.com/tasarimci/pitch ile sopsy.com/pitch dükkanlarının kapatılmasını aciliyetle rica ederiz.
Gecikmenizden kaynaklı doğacak maliyetlerle ilgili sorumluluk kabul etmeyeceğimizi de belirtmek isteriz.
Teşekkürler.

Bu ağızları iyi bilir. Ben de bu kadar uzun süre cevap vermeyen Zet’e fitil oluyorum. Twitter’dan mütemadiyen girişimlerde bulunuyorum. Yüklenmelerim sonucu maile cevap alıyoruz:

Merhaba,
İsteğiniz üzerine Zet mağazanız ve Sopsy siteniz kapatılmıştır. Düzenli ödeme talimatı iptal edilmiştir.
Sevgiler.

Bu aşk da burada bitmiş oluyor.

(Hikayenin devamı…)

A single golf clap? Or a long standing ovation?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.