EĞER SOSYOLOGLAR EKONOMİSTLER KADAR ETKİLİ OLSAYDI

Washington şehir merkezinde şöyle bir gezindiğinizde bir ekonomistle karşılaşmanız işten bile değil. İleri düzeyde eğitim almış bu kişiler sağlık siteminin nasıl olması gerektiği, televizyon yayın hakları ihalesi, hava kirliliğiyle ilgili regülasyonlar gibi geniş yelpazedeki politikaları şekillendiriyorlar.

Haberleri açıyorsunuz ve tahmin edeceğiniz üzere ekranda kamu politikalarına dair sorulara cevap veren kişinin isminin altında şu yazıyor: ‘‘Baş ekonomist’’. Hükümette de bunlar her kademeye serpilmiştir ve bu arkadaşlardan oluşan bir konsey birçok başkana danışmanlık yapmıştır; hal-i hazırdaki başkan için şu anda pek geçerli olmasa da.

Her ne kadar bu gazetede ekonomi sevilse de ve Ekonomik Perspektif (Economic View) köşesi bulunsa da kamu politikalarını şekillendirmekte bu kadar ayrıcalığı olan bu akademik alanın olumsuz tarafı olabilir.

Tek sahip olduğunuz bir çekiçse diğer her şey size çivi olarak görünür diye bir deyiş vardır. Tıpkı bu misal gibi her politika danışmanı ekonomist için de her problem yetersiz kişi başı gayri safi yurtiçi hasıla olarak görünür.

Bir diğer akademik disiplin, belki başkanların kulağına fısıldamıyor olsa da, son yıllarda ABD’nin ve diğer gelişmiş ülkelerin geniş bir kısmında nelerin doğru gitmediğini açıklamakta daha maharetli.

Sosyologlar mesailerini toplumların nasıl işlediğini anlamak üzere harcarlar. Tabii ABD’nin büyük bir kısmı için en acil problemlerden bazıları ekonomik verilerde görülen düşük istihdam seviyeleri ve durağan ücretler olabilir; ancak depresyon, uyuşturucu bağımlılığı ve erken ölüm oranlarında da belirgin artışlar var. Bir diğer deyişle ekonomi bütünün bir parçası ve toplumsal sorunlara bakan sadece bir penceresi vardır. Belki de bu yüzden ilgili konuları çalışan insanların sözlerine kulak vermeye değebilir.

Amerikan Sosyologlar Topluluğu başkanı ve Harvard Üniversitesi’nde sosyolog olan Michele Lamont şunu belirtiyor: ‘‘Ekonomistler Washington’dakilerin kulaklarına hâkim olduklarından, onları sadece kendilerini yetiştirdikleri alana dair soruları sordurmalarına ikna edebilirler. Bu onların işlerini yapmadığı anlamına gelmez ama verdikleri cevaplar meselenin sadece belli bir kısmından ibarettir. ’’

Küçük bir ekleme yapmalıyım: Bugünün gelişmiş ülkelerindeki toplulukların ne gibi büyük problemlerle karşı karşıya olduğunu anlayıp, bu alandan dersler çıkarabilmek adına bazı sosyolojik araştırmalara girişmiştim.

1967 yılında Senatör Walter Mondale, Beyaz Saray’a Sosyal Danışmanlar Konseyi kurulması için teklifte bulundu. Bunu yaparken tahayyülü, köklü Ekonomi Danışmanları Konseyi’nin karşısında bir güç oluşturmaktı. Böyle bir şey hiç gerçekleşmedi, ama gerçekleşmiş olsaydı, başkanların danışabileceği böyle bir kuruluş olacaktı.

Yeni olanlar için söyleyelim, ekonomistler bir işi, basitçe, para ve emeğin takası olarak görme eğilimindeyken sosyolojik araştırmaların geniş bir kısmı çalışmanın amaç ve aidiyet duygusu ile nasıl bağlantılı olduğunu gösterir.

Columbia Üniversitesi’nden emekli sosyoloji profesörü Herbert Gans , ‘‘Ücretler insanların yaşamı ve ailelerini geçindirmeleri için tabii ki önemli, ama sosyolojik kavramların işsizlik hakkında söyledikleri sadece ücretlerin kaybedilmesi değil; işsizlik aynı zamanda, öz-saygının yitirilmesi, konum kaybı, faydalı olma hissinin kaybı gibi bir insanı mutsuz ve işlevsiz kılan şeylerin toplamı olduğudur.’’

Bu bahsedilen, ABD için iki kat daha doğru denebilir. Mesela, beyaz yakalı işsizliğiyle ilgili çalışan Massachusetts Üniversitesi’nden sosyolog Ofer Sharone ABD ile ilgili şu sonuca varıyor: Denekler bir işi elde edebilmeyi, emek-para değişiminden ziyade kendi öz değerinin bir karşılığı olarak görüyorlar. Bu nedenle bir iş için reddedilmek ağır geldi ve kendilerini suçlayarak iş aramayı bıraktılar. Bunun aksine, İsrail’de benzer durumdaki işsizler bir iş sahibi olmayı daha çok piyango kazanmak gibi gördüler. Bu nedenle reddedildiklerinde cesaretleri daha az kırıldı.

Bu sonuç bize 2008 krizinde işini kaybeden Amerikalıların, sonradan iş gücü piyasasında talep artışı olmasına rağmen neden bir daha iş aramadıklarını açıklamaya yardımcı oluyor. Sharone kariyer danışmanlarıyla birlikte çalışarak bu bulguların uzun dönemli işsizlere iş bulmada yardımcı olması için çabalıyor.

Bucknell Üniversitesi’nden Jennifer M. Silva son yıllarda genç yetişkin çalışan sınıfı gözlemliyor ve yetişkinliğe erişmenin belirtilerinden olan ev sahibi olma, evlilik, düzenli bir iş bulma gibi kavramların kendileri için ulaşılamaz olduğunu ve bu kişilerin ekonomik güvensizlik hissettiklerini gözlemlemiş.

Tüm bunları bir araya getirdiğinizde Donald Trump’ın başkanlık kampanyasına malzeme yaptığı iktisadi nostaljinin imalat sektöründeki istihdam kaybından kaynaklanan gelir kaybıyla alakalı olmadığını düşünebilirsiniz. Yine de endüstriyel ekonominin mavi yakalılara sunduğu aidiyet ve amaç hissini modern hizmet ekonomisi verememiştir.

Sosyoloji aynı zamanda ekonomi biliminin yoksulluk hakkında sahip olmadığı bir öğretiye de sahiptir. Harvard’dan Matthew Desmond’un çokça dile getirdiği bir kitap olan ‘‘Evicted’’, evini kaybetme riskinin yoksul Amerikalılar arasında nasıl bir güvensizlik ve umutsuzluğa neden olduğunu gösteriyor.

Konut politikasını, hangi sübvansiyonun kime gideceği ve bankaları yoksul mahallelerdeki yoksul halka kredi vermeye ikna edecek teşviklerden ibaret gören anlayışa karşı yukarıdaki endişe üstün gelecektir. Elbette ki bu politikalar da önemli ama hiçbiri milyonlarca insanı etkileyen ezici güvencesizlik mücadelesine dokunmuyor.

Büyük bir sosyolojik araştırmalar bütünü fakir ve ırksal azınlıkların dahil olduğu etiketleme/damgalama (stigmatization) sorununa dokunuyor. Bu da gösteriyor ki sadece ayrımcılığın ortadan kaldırılmasıyla çözülebilecek sorunlardan daha zor sorunlar duruyor.

Bir şey daha var ki o da, mesela ırka göre uygulanan ama yasadışı olan konut ayrımcılığı. Yasa dışı olmasına rağmen emlakçılar ve ev sahipleri kendi aralarında azınlık alıcılara karşı ustalıkla bunu yapabiliyorlar. Profesör Gans onlarca yıldır yoksul Amerikalıların etiketlenmesinin köklü ve kalıcı yoksulluğa neden olduğunu savunuyor.

Eğer Beyaz Saray’da Sosyal Danışmanlar Konseyi bulunmuş olsaydı, en büyük zorluklardan biri de bu bulguların yardımıyla gerçek politika önerileri oluşturmak olacaktı.

Ekonominin politika yapma alanındaki yetkinliğinin bir kısmı, ekonomistlerin koşulları iyileştirmeye çalışabilecek spesifik yasalara ve regülasyonlara bakarak daha fazla zaman harcama eğiliminde olmaları nedeniyledir.

Sosyal problemleri çözmeye çalışmak, ekonomik sonuçları iyileştirmekten daha girift bir meseledir. Vergi politikasını değiştirerek ya da faizleri ayarlayarak ekonominin daha hızlı ya da yavaş büyümesini sağlayabilirsiniz. Daha az kesin olan bir şey varsa o da, hükümetlerin insanın fıtratından gelen güçleri değiştirebileceğidir.

Ama uygulamada kısır döngünün riski de var. Profesör Gans ‘‘Kimse bize fikrimizi sormadığından, politika alanı için de dolayısıyla bir dürtü oluşmuyor.’’ diyerek bunu açıklıyor.

Kimlik ve topluluk üstüne olan bu derslerin politika taslaklarında ve planlarında kendilerine yer bulamama ihtimallerinin olduğu doğru ama bunlara ilişkin daha derin bir kavrayış politika yapanlara muhakkak yardım edecektir.

Çeviriyi pdf olarak da alabilirsiniz. İlgili link için tıklayınız.

Bu yazı, 17 Mart’ta New York Times’da Neil Irwin tarafından kaleme alınmıştır.Bir hafta sonra tarafımca çevrilmiştir. Çeviriden kaynaklanan tüm hatalar bana aittir. Yazının orijinali için tıklayınız

)
Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade