Türkiye’de San-at’çılık

Türk kültür ve sanat algısına, yeteneklerin “ilahi bir güç” tarafından bahşedildiğini, ancak ve ancak sahip olunan “doğuştan” özelliklerle eser üretilebileceğini savunan bir anlayış hakim. Halkımız buna “Tanrı Vergisi” diyor. Ben ise “Tembelliğin Kılıfı” diyorum.

Müzisyenlerin çokça kullandığı — veya duyduğu — bazı cümleler, bu anlayışın hangi noktalara vardığını çok iyi gösteriyor. Örnek olarak çoğu müzisyenin dilinde pelesenk olan bir cümle var; “nota/armoni öğrenmen, yaratıcılığını zayıflatır hatta öldürür”.

Hangi noktadan yaklaşırsanız yaklaşın hiç bir dayanağını bulamayacağınız bu cümle, söyleyen kişinin savunma mekanizmasından başka bir şey değildir. Bir düşünelim, hangi bilgi yaratıcılığı öldürür? Buna örnek verebilecek olan var mı? Bir şeyi bilmeden yapmak ile bilerek yapmak arasında hiç mi fark yok? Eğer varsa nasıl olur da bilgisizlik daha üstün taraf olabilir? Alman besteci Robert Schumann “Genç Müzisyenlere Öğütler” listesinde bu konuyla ilişkin şöyle bir şey söylüyor: “Kimse bildiğinden fazlasını yapamaz, kimse yaptığından fazlasını bilemez.”

Eğitimi; özünde bilmeyi ret etmekle kalmayıp onu yerin dibine sokan bu anlayış, kişiyi kendisinin özel olduğuna inandırarak tembelliğe giden yoluna rehber oluyor. Sanat, dünyada “usta-çırak” ilişkisiyle gelişirken, biz “müziğin eğitimi mi olur” gibi sorularla karşılaşıyor, yeteneğin üzerine gidip ilerletmek yerine olduğumuz yerde saymayı tercih ediyoruz. Ben bu cümleleri kulaklarımla defalarca duydum. Türkiye’de sanatla uğraşıyorsanız, tanrı tarafından atanmış özel bir varlık olduğuna inanan tembellerle konuşmama imkanınız yoktur. Çünkü onlar varlar ve maalesef her yerdeler.


İlham; Arapça kökenli 1. “yutma, yiyip bitirme” 2. “içe doğma, insan ruhunu ele geçiren tanrısal güç, esin Vahiy; Arapça kökenli “esin, içe doğma, ilham, tanrı tarafından insana iletilen fikir”

İlham kelimesi vahiy ile aynı; Arapça kökenli, başka bir alemden gelen manasına sahip bir “dini” kavram aslında. ”İlham geldi” tabiri de alemler arası gelip götür işlerine bakan “ilham perileri“ de bu kavramdan doğuyor.

Türkçe’de Vahiy/İlham kelimeleri yerine “esin” kelimesi kullanılıyor. Esinti, hafif rüzgâr anlamına gelen bu sözcük, zaman içinde “sanatçıyı ürün vermeye iten içe doğuş” anlamında kullanılmaya başlamış. Yukarıda söylediğim “ilham geldi” ve “ilham perileri” tabirine bakarsak, “esin” kelimesinin neden bu anlama doğru kaydığını anlayabiliriz. Zira ilhamın, perilerle gelip giden bir şey olduğu kabul edildiği takdirde, insana eser üretmesini sağlayacak şeyi getiren varlıkların — yani ilhamı getiren ilham perilerinin — getirdiği ilham ile birlikte bir esinti/fısıltı oluşturduğu düşüncesi mantığa aykırı gelmemiş ve bu da zaman içerisinde bir inanç haline dönüşerek esin kelimesinin vahiy/ilham anlamında kullanılmasına olanak sağlamıştır.

— “Bi’ esinti geldi mi?”

— “Geldi geldi.”

Beste yapmaya başlamadan göz kapatmalar, “geliyor, hissediyorum” demeler, anlamsız anlamsız söz ve fiiller... Kimle iletişim halindesin sen? Asrın buluşunu yapan bilim adamı hiç kimseyle iletişim halinde değil de, daha önce yüz kere yapılmış besteyi, sen yüz birinci kere besteliyorsun diye birileriyle iletişim halindesin öyle mi? Dostum, ya sen kesin bir delisin ya da iletişim de olduğun varlıklar seninle çok fena kafa buluyorlar.

Ben bir sanat talebesi olarak, üretkenliğin, zaman dilimlerine göre farklılık gösterdiğini kabul ediyorum. Belki mevsimlere, aylara, haftalara belki de günlere saatlere hatta dakikalara göre değişiyor. Ne oluyor da değişiyor bilmiyorum. Ama sebebini bulamadığımız, daha doğrusu bilemediğimiz her şeye tanrısallık yakıştırmaktan derhal vazgeçmemiz gerekiyor. Bu işi sadece “ilham” denilen şeye mal etmek, üretmeyi sadece Tanrı Vergisi olarak görmek, maalesef sanatta gerilememizin başlıca nedenlerindendir. Bu anlayışı kesinlikle gözden geçirmeli ve gelişimin önüne kurulan bu büyük duvarı bir an önce yıkmalıyız.


Show your support

Clapping shows how much you appreciated Onur Bıçak’s story.