Bana Yalan Söyle

Malum, gerçekleri sevmeyiz. Genelde kırılmamak için.

Hava bayağı soğuk, aslında az önce söndürdün ama dışarı çıkıyorsun, mekânlarda sigara içilmiyor ya. Aklından aslında “Ya sevişirsem?” diye geçiyor. Bunu kendine itiraf etmiyorsun, çünkü -işte- gerçekleri sevmiyorsun.

“Ateşin var mı?” diyorsun yanındakine. (Sigara içmeye çıkmışsın ama ateşi unutmuşsun, insanlık hali işte.) “Sen” diye girmeli, koyacağı mesafeye göre önce “Siz’e”, sonra diğer yanındakine dönersin nasıl olsa. Ah bir sevişebilsen…

Neyse ki diğer yanındaki (o biraz kilolu, o yüzden önce öbürüne sordun) elini cebine sokup, bir çakmakla sonra, geri çıkarıyor.

Şimdi biraz ateşten bahsedeceğiz.

Ateş insanın doğaya söylediği en büyük yalandı. Atalarımız doğada gözlemledikleri bu “şeyi” 300 bin yıl önce bir şekilde evcilleştirdi. Bu “kibrit ilmi” önce aileden kabileye, sonra nesilden nesle aktarıldı. Vasati 40 çöp olarak hala bakkallarımızdadır.

Ateşle söylenen yalanlar

Doğa arka ayakları üzerine dikelen yeni türe zaten alışamamıştı. “Avladın, topladın anladık. Bari ateşle yaklaşma!” diyordu.

Yaklaştık.

Ateşi kontrol etmeyi, kullanmayı ve yeniden kullanmayı (marksist göndermeler yapıyorum) öğrenen homo sapiens, türünde ve dünyada geri dönüşü olmayan başkalaşımlar yarattı.

Mesela:

  • Işık ve sıcaklık. Besin zincirinin tepesini bizimle paylaşan aslanlar mesela,”Gece görüşüm var, parçalarım.” derken bir anda gece de görülebilen birer ava dönüştü. Tepede yalnız kaldık.
  • Sıcaklık ve katliam. “Avlandık, biraz da toplayalım.” diyen atalarımız toplamak için saatlerce yürümek, yürürken soğuktan vs ölmek yerine “Şuracıktan toplayalım.” diyebilmek adına, mesela, ormanları, içindekilerle birlikte, yakıp tarla yapmaya başladı. Yetmedi, gerektiğinde sevmedikleri komşularını yaktılar.
  • Katliam ve beyin büyümesi. Pişirmeye başladılar. Dev gastroenterolojik adım. Pirinç, buğday, mısır vs o dönem insanoğlu için birer taştı. Pişiren insansa bugün bunlarla hayatta. O dönem pişirmeden yenilebilen her türün sindirilebilmesi aşırı çiğneme gerektiriyordu. Saatlerce topla, avla, saatlerce çiğne. “Öl daha iyi” diye düşünen insanlar ölüyordu. Artık ölmüyor. O arada dişler, mide, bağırsaklar yani tüm sindirim sistemi değişti. Doymaya ve sindirime az, düşünmeye çok vakit ayırma lüksüne sahip olan bu biyolojik sistemin beyni daha da büyüdü ve artık seri yalanlar üretiyordu.

Ateş iktidar, iktidar bir yalan kuluçkasıdır.

Görüldüğü gibi her şeyin biyolojik bir açıklaması var. Ateşle post-fordist bir tasarıma evrilen yalan, bir silah. Doğada da bolca mevcut aslında. Mesela bukalemun. Ya da dişisine daha heybetli görünmek için kabaran tavus kuşu. Külliyen yalan. Ama dişi o yalana inanmayı seçer, bilir ki umut yalandadır. Gerçekle ilgilenmez, neslin devamı için güçlü tohumlara ihtiyacı vardır. Güçlü değilse güçlü görünebilene. Sembiyotik bir ilişkidir bu aslında, dişi de diğer dişiler yerine kendisine kur yapılmasının gururuyla yavrular. Buna inanmayı seçer çünkü -işte- gerçek kırıcı da olabilir.

Bu sembiyotik ilişkiden güçlü, gerçekten güçlü değilse güçlü görünebilen, gururlu, gururlanacak bir şey yoksa bile varmış gibi davranabilecek yavrular doğar. Nesil sürer.

Post-truth

Diyelim ki post-truth yeni bir yalan, yeni bir ateştir. Ne yapacağız? Hazmı kolaylaştırır, pişirelim mi diyeceğiz?

Beynimiz büyür, şanımız yürür, iktidarımız ürür mü diyeceğiz?

Diyebilirsiniz de, malum her şeyin bir biyolojik açıklaması var. Senin de öyle.

Ne demişti sayısız post-truth ayarı çekilen Gezi sırasında bir Tophane abisi; “…nesilleri 30 yıl sonra tükenecek bize karşı olanların. Bizim 5–6 çocuğumuz var. Onların 1–2; hatta çocukları yok…”

Olan çocuklarımızı da öldürüyorlar zaten.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.