Yuvarlak Kare

Bir şeyin imkansız olmasını idrak etmekle, mümkün olmasını idrak edememek arasında nasıl bir fark var? Birşeyin mümkün olduğunu idrak edememek, o şeyin imkansız olduğunu kanıtlar mı? Başka bir evrende yuvarlak bir kare olması mümkün mü?

Bir şeyin imkansız olmasını idrak edebilmek için, önce idrak edebilmek lazım. Ne hakkında konuşursak konuşalım, söylediklerimizin doğruluğu adına yaslandığımız şey bilginin meşruiyetidir. Eğer izlediğimiz yöntem sonucu, bilginin meşruiyetini yitirirsek, içeriği ne olursa olsun vardığımız sonuç sunduğumuz bütün yargıları beyhude kılacaktır. Peki, bilgi ne hallerde meşrudur? Eğer katıksız bir dogmatikseniz, neredeyse her yargınızda bilginizin meşru olduğu varsayımına dayanırsınız. Eğer katıksız bir kuşkucuysanız, her yargınızda bilginizin doğruyu yansıtmadığı, çünkü insanın söylediği hiç bir şeyin doğru olamayacağı varsayımında ya boğulur, ya da bu varsayımda müthiş bir ferahlık bulur ve kendinizi boşluğa bırakabilirsiniz. Çoğu zaman insanın ruh hali ikisinin arasındadır. Bilginin meşruiyetini, bu iki ruh hali arasındaki salınımda keşfeder veya icat ederiz. İyi bir keşif için de, iyi bir icat için de basabileceğimiz en sağlam dallardan ikisi tutarlılık ve her bir adımın katkı sağlıyor olmasıdır. Tutarlılık adına izlenen yönteme bağlı kalmak bir çok zorluğun üstesinden gelinmesi işine yarar. Mevzubahis sorular için, epistemolojik (bilginin kaynağına dair bir sorgulama) yöntemi izleyeceğiz. Platon ve Kant’ın bilginin kaynağına ve doğruluk kavramına dair duruşlarını inceleyecek, bu iki filozofun birbirinden oldukça farklı olan çalışmaları ışığında, kendi tutumumuzu geliştireceğiz. Öncelikle, mevzubahis soruyla ilgili, giriş mahiyetinde bir değerlendirme yapalım.

“Yuvarlak bir küp imkansızdır.” cümlesi içerisinde bir doğrulamayı, bilgiye olan inancı da barındırır. Eğer, doğru genel, bağlamından koparılabilir, bağımsız olmalı dersek durum böyledir. Bu durumda doğru, söze olan inancımızı üzerine yerleştireceğimiz zemindir. “X olayı imkansızdır.” demenin içerisinde bir doğru mevhumunu barındırmasının sebebi, onun biçimsel olarak olumlu bir yapıda olmasıdır. Olumludur, çünkü cümlede özne yüklemle birebir örtüşür, ona bağlanır. Burada öznenin yüklemle bağlantısını sağlayan -dır ekine copula denir. İngilizcede bu ifadeyi “is” olarak yazarız.

“X olayı imkansızdır.” diyememek ise apayrı birşey olarak karşımıza çıkar. Burada ne olumlu, ne de olumsuz bir yargıdan söz edebiliriz. Yine de, bu durumda bir yargı mevcut diye kabul ederek ilerleyelim: “X olayının mümkün olmasını idrak edemiyorum.” Bu cümleyi analize daha uygun hale çevirecek olursak “X olayının mümkün olması idrak ettiğim bir şey değildir.” yazalım. “X olayının münkün olması” özne, “idrak ettiğim bir şeydir” yüklemdir. Bu cümlede copula gördüğünüz üzere, olumsuzdur. Yani cümle olumsuz bir yargıdan ibaret gibi gözükür. Fakat burada önemli nokta, copula’nın olumsuz olması değil, özne ile yüklem arasındaki örtüşmenin sağlanamadığı durumdaki yüklemin “idrak etmeyi” barındırmasıdır. Eğer “kalem silgi değildir.” deseydik, cümle olumsuz olmasına rağmen, bilginin meşruiyetine dair bir çekincemiz bulunmayacaktı. Fakat, farazi olarak sunmak gerekirse, “kalem idrak ettiğim bir şey değildir.” demek bilginin meşruiyetini sarsacaktır. Zira, biçimsel olarak “kalemin idrak ettiğim bir şey olmaması doğrudur.” yargısını sunabilsek de, genel biçimde “A B değildir” yani “A’nın B’nin değili olduğu doğrudur.” diyebilsek de; yüklem bilmek, idrak etmek olduğunda yargı, söze olan inancımızı üzerine yerleştirdiğimiz zemini ayağımızın altından çeker. Zira bilgi, biçimsel olarak tutarlı olduğu iddia edilen her yargı için meşrudur zaten. Yöntem gereği, “Kalemin idrak ettiğim bir şey olmaması doğrudur.” veya “Kalem idrak ettiğim bir şey değildir.” diyerek olumlu veya olumsuz bir yargı sunmuştuk. Olumlu ve olumsuz yargının ortak noktası, bir özneye dair bilgiyi yüklemi içinde barındırdığını iddia etmesidir. Fakat, yüklemin kendisi bilgisizlik ise, bu durum yöntemde bir değişime gitme gereğini yaratır mı? Bu soruyu şimdilik cevapsız bırakalım ve kendi dönemlerinde çığır açan iki filozofun epistemolojik (bilginin kaynağına dair) tutumlarını inceleyelim.

Platon, Theaetetus diyaloğuna Sokrates’in ağzından şu soruyu sorar: “Bir insan bir şeyin doğasını bilmediğinde, o şeyin ismini nasıl olur da anlayabilir?” (Platon, Theatetus) ve buna kendisi cevap verir. “Bilginin ne demek olduğunu bilmeyen biri, sanatın veya ayakkabı yapmanın bilgisine sahip değildir.” (Platon, Theatetus) Dolayısıyla, küre bir kübün imkansız olduğunun bilinmesi veya bilinmemesi ile ilgili soruya Platon, öncelikle bilmenin ne demek olduğu sorgusu ile başlardı, ki bu oldukça sağ duyulu bir yaklaşımdır diyebiliriz. Bu noktada, Platon Sokrates’in ağzından bilgiye erişmenin yöntemini açıklamaya başlar. Bu erişimi sağlama girişimini “ebeliğe” benzetir. Ebe nasıl ki, çocuğu doğurtuyorsa, filozof da bilgiyi doğurtacaktır. Yani, işleme bir yaratımdan(invention) ziyade olanı ortaya çıkarma(discovery) durumudur diyebiliriz. Bu noktada, Theatetus, Protagoras’tan esinlendiğini Sokrates’in belirttiği bir şekilde, “bilmek algılamaktır.” der. (Platon, Theatetus) Sokrates aslen Protagoras’a ait olan bu savı değerlendirir. Diyaloğun ilerleyen safhalarında Sokrates “Protagoras nasıl bilge olur; herkes kendi bilgeliğinin ölçüsü olduğuna göre, zeka keskinliği açısından daha noksan olan bizler neden onun derslerine gitmeye zorunlu olalım, dostum?” der Theatetus’a ve algının göreceli olduğu takdirde öze dair olamayacağını vurgulayarak onu tiye alır. (Platon, Theatetus) Dolayısıyla, Platon Sokrates’in söylemi üzerinden, görece bir bilgi anlayışının savunmanın kolay olamayacağını, bunu savunanın kendini bilge olarak nitelediğinde bu savı savunmayanları cahil olarak nitelemiş olacağını, fakat böyle bir durumda insanın yaman bir çelişkiye düşeceğini gösterir. Bunu da şu sözleriyle dile getirir: “…Protagoras bütün insanların sanılarını doğru [bilgi] olarak kabul ederse, o halde kendi sanısı hakkında başka görüşe sahip olanlara, yani onun yanıldığına inananlara hak vermiş oluyor.”

Burada bahsetmeden geçmemek gerekir ki, Platonun diyaloğu bir yöntem olarak benimsemesi boşuna değildir. O, zıt görüşlerden tartışma yoluyla daha doğru bir sentez yaratma eyleminin, yani diyalektiğin babası sayılır. Diyalektik yöntemde zıtlıklar vardırlar ve büyük önem arz ederler. Sokrates Theatetus diyaloğunun içinde, “…kötülük ortadan kalkamaz Theodoros. Zira daima iyiye karşılık bir şey bulunmalıdır.” diye belirtmiştir. (Platon, Theatetus) Ayrıca, iyilik bilgelikle özdeşleştirilirken kötülük ise cahillikle özdeşleştirilmiştir. (Platon, Theatetus) Son raddede, madde ile aklı birbirine bağlı iki zıtlık olarak ayıracak, düalist bir varlıklar aleminden bahseden ilk filozof olacaktır.

Platon’a göre bilgi ikiye ayrılır. Episteme, yani akıl bölgesine ait gerçek bilgi; doxa, madde bölgesine ait kanı niteliğindeki yanıltıcı bilgi, ki buna bilgi bile demek doğru olmaz. Çünkü, doxa bilgiden ziyade inançtır. Platon için bilgi meşru olmasının yanında gerçeğin kendisidir de. Bilgelik ulaşılmak istenecek nihai noktadır. Bu yolda kullanılacak yöntem diyalektiktir. Platon, tekrar Protagoras’ın “bilgi algılamaktır.” postülatına dönecek ve Sokrates’in ağzından şunu söyleyecektir: “…duyularla algılanan izlenimlerde bilgi bulunmaz; fakat bu izlenim hakkındaki düşünüşlerde bulunur. Zira gerçeğe bu alanda varılır.” (Platon, Theatetus)

Peki ya, episteme (bilgi) ve doxa (kanı) nasıl ayırt edilebilir? Diyalogta Theatetus ile konuşan Sokrates’e göre doxa bir insanın sağ ayakkabısını sol ayağına giymesine benzer. (Platon, Theatetus) Sokrates’e göre biçimsel olarak imkansız durumlar vardır. Yuvarlak bir küp olamaz. Tıpkı ikinin bir olamaması gibi. Doxa bu biçimsel durumlarla ilgili yanlışlıklara denmez. Çünkü bu yanlışlıklar çelişkidir ve imkansızlıktır. Doxa’ya daha çok a priori olarak bildiğim, fakat algılar dünyasında bulunmamdan ötürü unuttuğum veya farkına varamadığım bir şeyi, episteme’yi, algılarımla bozmam sonucu sahip olunur. Mesela, ben kübün ne olduğunu bilirim. Fakat o kadar uzaktayımdır ve gözlerim bozuktur ki, onu bir daire gibi görürüm. İşte, bu durumda algılarıma dayanarak “oradaki cisim dairedir.” demek doxadır. Aslında a priori (deneyime dayanmayan) bir şekilde küp formu ve daire formu ayrı ayrı vardırlar ve bu ikisi birbirine hiç bir şekilde eşit olamaz. Hayat hakkındaki, etik konulardaki bir çok yargı, “çaba” sarf edilmeden telaffuz edilen doxa’lardan ibarettir. Sokrates bu çabanın en yücesini sergileyen insan olarak “tek bildiğim hiç bir şey bilmediğimdir.” diyecek ve aslında bilgiye olan sonsuz aşkını dile getirecektir. Bu noktada, Platon için yargıda bulunan bir “bilmiyorum” (idrak edemiyorum) yüklemi bizi “yuvarlak bir küre imkansızdır.” yargısına geri götürür. Bu kısım çok önemli. Çünkü, bilmiyorum demek, bilgiye ulaşmak için yüklenilecek olan çaba adına bir mihenk taşıdır. Çaba içinde olduğumuzda ise, algılarımıza aldanmayıp epistemeye (bilgiye) doğru yol alıyoruz demektir. Dolayısıyla, Platon için bir şeyin imkansız olmasını idrak etmekle, mümkün olmasını idrak edememek arasında sadece bir derece farkı vardır. O derece çabanın miktarıdır. Son raddede, bilgisizliğin kabulü sonucu çıkılan yolda, deneye değil akla yaslanarak yuvarlak bir karenin imkansız olduğu yargısına ulaşılacaktır.

Kant, da benzer şekilde bilginin meşruiyetine inananlardandır. Platon’la ortak yanı da budur. Fakat kendisi, kavramların, bilginin kendi başlarına gerçek olduğuna inanmaz. Geliştirdiği tutuma göre, şeyleri, kendinde-şeyler (noumenon) ve görüngü (phenomenon) olarak ikiye ayırır. Kendinde-şeylerin bilgisine erişim hiç bir şekilde mümkün değildir. Dolayısıyla, varlık bilimi (ontoloji) Kant için dışlanan bir akıl yürütme zemini haline gelir. Onun sorduğu, görüngülerin (phenomenon) nasıl mümkün olduğudur. Bilgi bu alana dahildir ve bilginin meşruiyetinin nasıl sağlandığı temel araştırma konusudur.

Yazının başında, tutarlılık adına belli bir yönteme bağlı kalmanın önemine değinmiştik. Kant’ın çığır açan felsefesi, kendi zamanına kadar görülmemiş yepyeni bir yöntemle karşımıza çıkar: Eleştirel Felsefe.

Eleştirel felsefe; aklın metafizik bir varlık hariç (bu kısım kendinde şeylere dahildir) ve kendisi dahil olmak üzere herşeyi eleştirdiği bir yöntem olarak gün yüzüne çıkar. Kant, kendinde önce gelen rasyonalistler gibi deneyime dayanmasına gerek olmayan (a priori) bilginin meşru olması düşünür. Fakat tekrar belirtmek gerekir ki, onun için bilginin meşruiyetinden ziyade, bu meşruiyete nasıl ulaşılabildiği önemlidir. Ona göre, insan aklı yukarıda bahsettiğimiz görüngüleri (phenomenon) algılayabilecek bir kapasiteye sahiptir. Kendinde-şeyin bilgisine erişimimiz olmasa da aklımız sayesinde görüngülerin, yani fenomenlerin bilgisine sahip olabiliriz ve hatta olmaya mecburuz. Kant için bilginin meşruiyeti insan öznesi merkeze yerleştirildiği zaman mümkündür.

Bu aşamadan sonraki tartışma da, tam anlamıyla bilginin olabilirliğinin araştırılması üzerinedir ve Platon ile dağarcığımıza giren episteme sözcüğüyle ilgili bir karakter taşır. Fakat artık, episteme varlık bilimine dahil metafizik (fizik ötesi, ilksel) bir gerçeklikten öte, bilginin kendisi olarak anılmaktadır. Bu noktada, Platon için varlık felsefesi (ontoloji) ve bilgi felsefesinin (epistemoloji) kavram realizmi gereği aynı nehirde aktığı açıkça görülebilir, fakat Kant’ta varlık felsefesi (ontoloji) metafizik doğası gereği reddedidilirken bilgi felsefesi (epistemoloji) ana araştırma konusu haline gelir. Bilgi, kendinde-şey’e dair bir temsildir. Fakat kendinde-şey hiç bir şekilde bilinemez. Bu temsilin ona dair olması, onu bildiğimiz anlamına gelmez. Erişebildiğimiz şey; görüngü, yani fenomendir. Burada öznenin, dışındaki bir şeye erişimi söz konusu olmasına rağmen, bilgiyi gerçek kılan aygıt aklın deney öncesi (a priori) kategorileri olduğu için, özne aşkınsaldır. (transcendental) Yani, özne tecrübe ettiği dünyanın dışına doğru elini uzatır. Fakat, yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, Kant’ta bilen öznenin aşkınsal yapısı kesinlikle aşkın (transcendent) değildir. Zira, aşkın olan noumen’dir. Onun yapısına dair bir erişim olamayacağını, dolayısıyla araştırma konusu haline getirmenin beyhude olduğunu daha önce belirtmiştik. Yine, tam yeri gelmişken Platon’da daha önce bahsettiğimiz üzere, kanıdan (doxa) ayrılan bilginin (episteme) gerçek, gerçeğin de aşkın (transcendent) olduğunu söyleyelim ki, aradaki fark iyice anlaşılsın.

Kant’a dair mecburi bir giriş yaptıktan sonra, şimdi Kant’ın ağzından “yuvarlak bir kare mükün mü?” sorusunu sorsak, onun nasıl bir cevap vereceğini tartışalım. Kant’ın eleştirel felsefesine göre, yargılar dörde ayrılır. Bunun için önce iki ayrı ikilemi (dichotomy) belirlemiştir. Deneyime dayanmayan (a priori) / Deneyime dayanan (a pasteriori) ve analitik / sentetik. Analitik a priori yargılar, “bütün evli olmayanlar bekardır.” gibi yükleminin özneyi tanımı gereği içerdiği yargılardır. Burada, önemli husus analitik bir yargının bize yeni bir bilgi vermemesi, sadece özneyi açıklayıcı mahiyette olmasıdır. Analitik a pasteriori yargılar, Kant’a göre yoktur. Zira, analitik bir yargı deneyime gerek olmadan apaçıktır ve böyle bir yargıya gerek olmadığı gibi, analitik bir yargı telaffuz edildiği gibi a priori olacağı için, analitik a pasteriori yargılar mümkün bile olamaz. Sentetik a pasteriori yargıların telaffuz edilebilmesi için deneyime gereksinim vardır ve aynı zamanda yüklem ile özne arasındaki uyuşmanın sağlanması ile yargıyı sunmadan önce bilmediğimiz yeni bir bilgi edinmiş oluruz. Kant’ın meşhur örneğine göre, “kedi, paspasın üzerindedir.” yargısı buna örnek olarak verilebilir. (Kant, Saf Aklın Eleştirisi) Dördüncü ve “yuvarlak bir kare mümkün mü?” sorusuna cevabın verilebildiği, en kritik konumda bulunan yargı; Kant’a göre, sentetik a priori yargılardır. Bu yargılardan bahsedebilmek için deneyime gereksinim bulunmaz. Fakat aynı zamanda, yüklem özneyi analitik bir yargıdaki gibi, içermez. Kant, matematik ve bütün doğal bilimler için sunulan yargıların sentetik a priori yargılar olduğunu söyler. “2+2 4tür.” yargısı a priori bir yargıdır, zira telaffuz edebilmek için bunu deneyimlememize gerek olmaz. Aynı zamanda, sentetik bir yargıdır, zira bu işlem bize yüklem ve öznede içkin olmayan yeni bir bilgi verir. Bunu aritmetik kuramına yaslanarak yapar. Aynı şekilde, bütün bilimler Kant’a göre sentetik a priori yargılar ile bilgi oluştururlar. Dolayısıyla, Kant’ın sentetik a priori yargıları bardaktan su içmeye benzer. İçerik sudur, su burada deneyime tekabül eder. Form bardaktır, bardak burada akla tekabül eder. Dolayısıyla, bilgiden bahsedebilmemiz için içerik bir öncü rolü üstlenirken, form o bilgiyi içselleştirmemize yarar.

Sırasıyla, “Yuvarlağın köşesi yoktur.”, “Karenin 4 tane köşesi vardır.”, “Köşesi olmayan bir form, 4 tane köşesi olan bir formdur.” yargılarını sunduğumuzda durum çelişki yaratacağından dolayı, böyle bir yargı Kant’a göre imkansızdır.(Kant, Saf Aklın Eleştirisi)

Fakat, Kant için bir şeyin imkansız olmasını idrak etmekle, mümkün olmasını idrak edememek arasında hiç bir fark yoktur. Çünkü, bildiğimiz şeyler ancak ve ancak zihnimiz vesilesiyle mümkündür ve dünyayı zihnimizde içkin (özünde var olan) olarak bulunan kategorilerin süzgecinden geçirerek bilebiliriz. Bu noktada, “yuvarlak bir kare imkansızdır.” Fakat “yuvarlak bir karenin mümkün olduğunu idrak edemiyorum.” yargısını sunduğumuzda aynı şeyi söylemiş oluyoruz ve bu yargımızın doğruluğuna dair varlığın özüyle ilgili (ontolojik) olmasa da bilginin kaynağı ve meşruiyetiyle ilgili (epistemolojik) bir kanıt sunmuş oluyoruz. Zira, ontolojik bir kanıt aramak metafizik bir konuya bulaşmak olurdu. Kant’ın felsefesi gereği böyle metafizik konuların bilgimizin meşruiyetiyle ilgisi yoktur. Ona dair bilgimiz zaten hiç bir vakit olamaz.

Buraya kadar ilerlediğimiz kısımda, Platon ve Kant’a “yuvarlak bir kare mümkün mü?” sorusu sorulduğunda ve verilen cevaptaki yüklem “idrak edemiyorum.” olduğu takdirde, bu yüklemin onları “imkansızdır.” yüklemine göre yapısal olarak farklı bir noktaya sürüklemeyeceğini gösterdik. Tabi burada en önemli nokta, “yuvarlak bir kare mümkün mü?” sorusuna verilebilecek bir cevabın a priori, yani deneye dayanmadan verilebilmesi durumuydu. Eğer soru, a priori olarak cevap verilemeyecek bir soru olsaydı, yani sadece deneyim ile ulaşılabilecek bir cevabı işaret etseydi, bu iki filozof için yukarıdaki tutum mümkün olmayacaktı. Çünkü, deneyle kanıtlanması mümkün olan bir soru, mesela “siyah bir kuğu mümkün mü?” sorusu mevzubahis olsaydı, “siyah kuğuların olması imkansızdır.” yargısı sunulamayacaktı bile. Çünkü bu Platon için, doxa (kanı) olacaktı. Bunun sebebi, bu yargının deneyime, son raddede algıya dayanmasıydı. Platon’a göre, algıya dayanan bir yargının temeli çürük bir eve benzediğini zaten detaylıca açıkladık. Kant için ise, “yuvarlak bir kare mümkün mü?” sorusu sentetik a priori bir yargı sunulmasını gerektiriyordu. Fakat, analitik a priori bir soru sorulsaydı da, verilen bir cevapta “imkansızdır.” yüklemi ile “idrak edemiyorum.” yüklemi yine aynı kapıya çıkacaklardı. Farz-ı misal, “evliler bekar mıdır?” sorusunun cevabı analitik a priori bir yargıyı içerirdi. Zira, evlilik tanımı gereği bekar olmayandır zaten. Yani, “evliler bekar değildir.” yargısı bize yeni bir bilgi vermez. Ama, sentetik bir yargının, bize yeni bir bilgi vereceğini söylemiştik. Yuvarlak ise tanımı gereği kare olmayanı içermez. Yuvarlak diyebilmek için, Öklid’in geometrinin temel bir ilkesi olarak 3. aksiyomunu sunması gerekecekti. Dolayısıyla, “yuvarlak kare değildir.” derken, veya “su 100 derecede kaynadı.” derken birincisince a priori, ikincisinde a pasteriori bir yargı sunmamıza rağmen, bu yargılar sentetik olacak, yani belli ön-kabullerimiz ışığında, sezgimiz yardımıyla bize bilgi verecekti. Bunu söyleyip, Kant’ın dört ana yargı türüne dair tutumuna yeniden ışık tuttuktan sonra, başka soruların cevabı olarak sunulacak yargılarda ana meselemizin cevabının değişip değişmediğine bakalım. Kant için a priori bir şekilde cevap verilebilecek bir soru sorulduğu takdirde, bu yargının sentetik veya analitik olmasına bakmaksızın cevabımızı değiştirmediğini yukarıda, bir analitik a priori yargı sunmaya uygun soruyu yazarak gösterdik. Fakat, a pasteriori olduğunda işler değişir miydi? Bir kere Kant’ta analitik a pasteriori kategorisinin boş küme olduğunu Kant’a dair detaylıca bir açıklamanın bulunduğu paragrafta bahsemiştik. Peki ya sentetik a pasteriori bir yargı için durum ne olrudu? Kant’ın meşhur yargısını soru haline getirerek buna bir cevap vermeye çalışalım. “Kedi paspasın üzerinde midir?” Bu soruya cevap olarak “Kedinin paspasın üzerinde olması imkansızdır.” demek ile “Kedinin paspasın üzerinde olmasının mümkün olduğunu idrak edemiyorum.” demek arasında çok ciddi bir yapısal fark vardır. Zira, Kant için, deney ile edindiğimiz izlenim adına sunulacak sentetik, yani bilgi veren bir yargıyı “imkansızdır.” yüklemi ile kurmak, yargımızı deney dışında edinebildiğimiz bir bilgi statüsüne sokmaya eşdeğerdir. Fakat, ikinci yargı bizi hala “a pasteriori” alanının içinde bırakacaktır. Çünkü, kediyi paspasın üzerinde bulmamı mümkün göremememin bir sebebi olarak kediyi yeterince aramamış olabilirim. Belli ki, hala “a pasteriori” bir yargı kategorisinin içerisindeyim.

Yine de, biz soruların tarzını değiştirip Platon ve Kant’ın bilgiye dair tutumlarını enine boyuna incelemeyi bırakalım, bu iki filozofun asıl sorumuzuza verdikleri cevabı vurgulayalım: Platon için de Kant için de, “yuvarlak bir kare mümkün değildir.” yargısı doğrudur ve bu yargı “yuvarlak bir karenin münkün olduğunu idrak edemiyorum.” yargısından ayrılmaz.

Bu görüşler ışığında, tekrar kilitlendiğimiz noktaya dönelim ve “yüklemin kendisi bilgisizlik ise, bu durum yöntemde bir değişime gitme gereğini yaratır mı?” sorusu üzerine düşünelim. Anlaşılan o ki, Platon ve Kant’a göre cevap “Hayır!” Fakat bu cevabın hayır olmasının sebebi sorumuzun a priori olarak cevap verilebilecek bir yargıyı barındırması. Yazının başında, dogmatiklik ve kuşkuculuk arasındaki salınımdan bahsetmiştik. Bunu vurguladıktan sonra yukarıdaki soruya bir yenisini ekleyelim: A priori bilginin su götürmezliği, kuşku duyulmazlığı bizi dogmatik bir hale getirir mi? Eğer getirmezse, ana sorunu zaten büyük oranda çözdük demektir. En azından, yuvarlak bir karenin imkansızlığını rahatlıkla belirtmiş olduk. Peki ya getirirse? Ya da, ne olsaydı getirirdi? A priori bilginin farklı bakış açılarına göre de aynı olduğu garantilenemez ise, bu bilginin apaçıklığı ve deneyimden bağımsız oluşu zedelenirdi. Peki, burada bir garantileme, kanıtlama durumu varsa, bu kanıtı hangi araç (tool) yardımıyla gerçekleştiriyoruz? Bu sorunun cevabının lisan olması, araçsallaşmış bir lisanın kanıtladığı a priori bilgiye göre çok daha apaçık, en azından temelde değil mi? Daha temelde olduğunu söyleyebiliriz. Zira, Platon da Kant da, doğruluğu açıklarken bunu dilbilgisine katı bir şekilde uydukları yargılar vesilesiyle gerçekleştirmişlerdir. Burada, bilginin (özel olarak yuvarlak bir karenin mümkün olup olmadığının) temellerini tartıştığımız zeminde; dilbilgisi ve lisan bir nevi doğruluk (truthfulness) yaratım makinası olmaz mı? Tekrar, “A priori bilginin su götürmezliği, kuşku duyulmazlığı bizi dogmatik bir hale getirir mi?” sorusuna dönersek, bu soruya “Evet!” demek bizi hangi doğrultuya yöneltir? Doğrunun imkansızlığı düşüncesine mi, yoksa doğrunun net bir otorite olmasından ziyade, temellerinin, oluşum sürecinin incelenmesine mi? İkincisine yönlendirmesi, sadece düşünmeye ve sorgulamaya ket vurmaması söz konusu olduğu için bile kabul edilebilir. Nitekim, bir başka filozof Nietzsche, her ne kadar sağlam ve oldukça “işe yarar” formüller geliştirmiş olsalar bile Platon ve Kant’a bu konuda ciddi eleştiriler getirmiştir. Onun görüşleri, apayrı bir yazının konusu olabilir.

Bu noktada, atılgan bir şekilde ne son kısımda bahsettiğimiz kışkırtıcı sorgulamaya kapılmak, ne de iki önemli filozof olan Platon ve Kant’ın katı bir şekilde zamandan ve mekandan bağımsız olarak var olan doğruluk kavramına moda mod bağlılık felsefenin devamı adına yararlı olacaktır. Başka bir evrende yuvarlak bir kare olması mümkün olmasa bile; merak, bizi hiç tahmin etmediğimiz başka soruları sormaya ve o sorulara daha önce hiç tahmin etmediğimiz cevapları vermeye yönlendirebilir.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Onur Ozcan’s story.