Liberal Kişilik Analizi Üzerine Bir Eleştiri

Necmi Erdoğan, “Liberal Kişilik Nedir? Solla ne derdi vardır?” adlı eski bir makalesinde ‘liberal kişilik’le ilgili bazı ‘tahlillerde, ‘tespitlerde’ bulunmuş, analizler türetmiş. Bunların bir kısmının, yanıtlanması gerekiyor.

“Şöyle ki, bu liberal kişiliğin tayin edici bir özelliği, faşizmin kurduğu eşdeğerliğin tersini kurarak, “sosyalizm ile faşizmin aynı soydan olduğunu” tartışılmaz bir gerçek gibi sunması ve etrafta (Türkiye sol/devrimci hareketinin tarihinde) “faşist avı”na çıkmasıdır. Bu liberal kişilik, Türk muhafazakarlığı ve yeni sağı ile kurduğu ittifaklardan da aldığı güçle, müttefiklerinin taşıya geldiği (F. Açıkel’in nitelemesiyle) “kutsal mazlumluk psikopatolojisi” ile kendisinde vehmettiği “muhalif” veya “putkırıcı” dinamiği karşılıklı olarak etkileşime sokarak, Türkiye toplumunun “siyasal ufkunu” tayin eden bir hegemonik dil oluşturuyor.”

Faşizmin ve reel sosyalizmin bedelini dünya 20.yüzyılda ödedi yeterince. Farklı öncüllerle de olsa, kendi siyasal birliğini kurma hedefiyle çıkılan yol, milyonlarca insanın ölümüyle neticelendi. Bireysel özgürlükler ve doğal haklar; reel sosyalizmde olsun, faşizmde olsun hiçe sayıldı. Nitekim Nazi teorisyenlerinden, kamu hukukçusu Carl Schmitt’in, siyasal birliğini sağlama açısından Sovyetler’den övgüyle bahsetmesi de tesadüf değildir bu bağlamda. Bahsettiği ‘liberal kişiliğin’, muhalif ve putkırıcı dinamiği etkileşime sokarak, Türkiye toplumunun siyasi ufkunu tayin eden hegemonik bir dil oluşturduğundan bahsetmiş. Liberal bir dilin Türk siyasal hayatında ne zaman hegemonik bir dil haline geldiğini merak ediyorum doğrusu. Şovenistlerin ya da sosyalistlerin önerilerini beğenmeyip, yeni bir alternatif sunmak da ‘putkırıcılık’ oluyor sanırım.

“Dikkat edilirse, liberal kişiliğimiz, kimi tezahürlerinde pervasızca, kimi tezahürlerinde de “çaktırmamaya” çalışarak, etrafına kibir, küçümseme ve alayla bakar. Zaten “ötekinden” söz edip durmasının asıl psişik saiki de kendi kendisiyle böbürlenmektir. Elbette ki, “pozitivist kafalı modernleşmeci”nin Jakoben tavrını sergilemez. Ama onun kendinde vehmettiği konum, T. Bora’nın vurguladığı üzere, kendini etrafını aydınlatmaktan sorumlu addeden otoriter pedagogun (liberal kişiliğimizin şeytanileştirdiği o meşum “Kemalist öğretmen”in) konumundan hiç de daha aşağı, daha mütevazı, daha ayrıcalıksız bir konum değildir. Bu yüzden de, “demokratiklik kontrol noktasında” bekleşenlerin “geçiş vizesi” hak edip etmediklerine karar veren yetkili, Ü. Kıvanç’ın deyişiyle “demokratlık polisi” kılığında karşımıza çıkar sık sık.”

Necmi Erdoğan’ın liberal kişilikle, meşhur kemalist ideal olan ‘çalıkuşu’nu özdeşleştirmiş. Liberalizmin değil kitlelere, entelektüellere bile ulaşmadığı bu coğrafyada/ülkede liberal aydınların, ideolojisini ‘ötekilere’ tanıtmak, anlatmak gibi bir amacının olmasından daha normal ne olabilir? Liberal kişiliğin etrafına kibir ve küçümseme ile baktığını söylemesinin üstünden henüz birkaç cümle geçmişken liberal kişiliğin ‘demokratlık polisi’ kılığına girdiğini söylemiş. Çelişkiyi açıklamama lüzum bile yok sanırım.

“Zira liberal kişilik, faşist veya otoriter kişilikler gibi hasmını susturmak, yok etmek veya kamplarda toplamak istemez. Onun istediği şey, hasmın bile isteye husumetten vazgeçmesi, kendi işgal ede geldiği konumu kendi kendine gayrımeşru addetmesi, yani kendi kendini gönüllüce ortadan kaldırmasıdır. Bu açıdan, vaktiyle neo-Kemalizm üzerine yazdığımız bir yazıda da vurguladığımız gibi, liberal kişilik “öteki”ni zorla ezip sindirmez; bütün “irrasyonel”, “ideolojik” yönlerinden arınıp evcilleşmesini isteyerek, baştan alıkoymak ister. Yapmak istediği şey, psikoanaliz terimleriyle, bastırma (repression) değil, baştan kapamadır (foreclosure). Yani liberal kişiliğin solla olan derdi, solun sesini kısmak değil, onun kendi kendisini liberal kişiliğin hegemonik gözüyle yargılaması ve liberal “kategorik buyruğa” gönüllüce teslim olmasıdır.”

Liberal kişiliğin bu seferki suçu, hasmını susturup yok etmek istememesi. Sosyalizmin yaşandığı ülkelerdeki meşhur gulaglara yollamak ya da infaz ettirmek istememesi. Necmi Erdoğan’a, az önce saydığımız cezaları uygulayanların da ilk olarak ikna yoluna gittiklerini hatırlatırım. İkna edemediklerini susturmak istememek de liberallerin bir suçu, Necmi Erdoğan’a göre. Kendisinin, günümüzde yaşanan gazete/kanal kapatmalarına, muhaliflerin susturulmasına nasıl baktığını çok merak ediyorum. Bu yazıyı yazdığı zamanki görüşleri değişmediyse, normal karşılaması gerekir diye düşünüyorum.

“Yani “bir hayalet olarak” sol, liberal kişiliğin “semptom”udur; liberal putkırıcılığın nasıl sığ bir sivil toplum (ve sermaye) putlaştırmasını, nasıl sığ bir devlet eleştirisini, nasıl “baskıcı bir hoşgörüyü” içerdiğinin ve ayrıca “devletetaparlığın da, sivil topluma taparlığın da” dışında bir ihtimal daha olduğunun işaretini verir. Liberal kişiliğin solla olan derdi, “olmayan haliyle bile” solun onun hiç de “heterolojik” olmadığını göstermesinin semptomlarıyla baş etme arayışı olarak okunabilir. Hülasa, liberal kişiliğin anlatısallaştıramadığı “reel”i kendisinin de bir “ortodoksi” oluşturması ve “heterodoks” bir dünya ve toplum tasavvurunun ancak sol bir tasavvur olabilecek olmasıdır. Yani “Marx’ın hayaleti” liberal kişiliğin ruhuna musallat olmuştur ve liberal kişilik bu hayaleti gördüğü kabustan –rüyasında oğlunun yandığını gören baba gibi (Lacan)-uyanıp “gerçekliğe kaçmaktadır”. Kendi “reel”i ile yüzleşmenin ağırlığı karşısında “şu bildiğimiz realite”ye sığınmak tercih sebebidir tabii.”

Liberal olmayanların bir türlü anlayamadığı noktalardan biri, sermaye meselesi. Liberallerin, paraya tapar olduğunu, sermaye kutsallaştırması yaptıklarını söylemeleri bundan. Açıklamak gerekirse, liberal doktrin sermaye gruplarına değil, bu grupları tüketici için en iyi hizmet vermesini sağlayacak mekanizmayı, rekabeti önemser. Sermaye gruplarının da, hizmet verme konusunda devletten daha aktif, verimli ve etkili olduklarını söyler. Yine 20.yy’a referans vermek gerekirse, kişilere mal ve hizmet sunanın sadece devlet olduğu durumlarda da, kıtlıktan ölenleri hatırlatmakta yarar var. Sivil toplum konusuna yine burdan bağlayabiliriz, devleti ve devletin faaliyetlerini denetleme, yolsuzlukları ve yanlışlıkları kamuoyu nezdinde açığa çıkarma işlevi yönüyle sivil toplumun önemini azımsamasını keşke argümante etseymiş.

“Ele aldığımız liberal kişiliğin kendisini “genç subaylara” karşı konumlandıran bir alt tiplemesi olan “genç sivil” kişiliğin sivilliği ve anti-militarizmi Çankaya köşkündeki davete icabet ederken ayağına giydiği Converse ayakkabıların sivilliği ve anti-militarizmi kadardır. Peki Converse ayakkabılar ne kadar sivil ve anti-militaristtir? İşte bu noktada, ideolojinin maddiliği ve globalliği ile karşı karşıyayız. Genç liberal kişiliğin asker postalına karşı ayağına taktığı Converse ayakkabıların memleketin özellikle yeni orta sınıf gençliğinin favori ayakkabıları olarak gerçekten de “sivil toplumu” gösterdiğini düşünebiliriz elbette. Lakin “globalleşen dünyamızda” metaların neyin göstergesi olduğu hususu o kadar basit değildir. Bu sivil spor ayakkabıların üreticisi olan Converse yıllar önce Nike adlı dev şirket tarafından satın alınmış ve bünyesine katılmıştır. Peki Nike nasıl bir şirkettir? Üçüncü dünya ülkelerinde ucuz çocuk emeği ve başka vahşi sömürü yöntemleri ile “taşeronlarına” üretim yaptıran ve buna karşı “liberal” Amerikan kampuslarında boykotlar düzenlenmesi karşısında da sorumluluğunu kabul etmeye yanaşmayan bir ş irkettir. Liberal kişilik, bu cümleleri okuduğunda, “solcuların sınıf takıntılı malum kafası” diye düşünecektir muhtemelen. Biz işin liberal kişiliğin kendisini özdeşleştirdiği “demokratik” tarafı ile devam edelim: Nike, Endonezya’daki üretimini sağlama almak için cuntacı generallerle işbirliği yapmış, hatta onları teşvik etmiştir! (Bkz. Google!) Eğer öyleyse, memleketimizdeki “Converse ayakkabı sivilliği”nin maliyeti dünyanın başka yerlerine militarizm ş eklinde fatura ediliyor ve ayrıca da, “medenilik” olarak sivillik çocuk işçilerin boğaz tokluğuna döktükleri terin üstünde yükseliyor demektir.”

Vakti zamanında liberal bir organizasyon olan Genç Siviller’in giydiği Converse marka ayakkabı üzerinden bir eleştiri yapmış Necmi Erdoğan. Bunun, liberallere karşı yapılan en sığ, en vasat eleştiri olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Kendisine, kullandığı ürünlerin ve o ürünleri oluşturan parçaların üretimini ve üretim sürecini eksiksiz araştırıp araştırmadığını sormak isterim, yoksa sosyalistliğine zeval gelir maazallah.

Necmi Erdoğan’ın, yazma nedenlerinden birinin kişisel hınç olduğu apaçık olan bu makalesinde, bir diğer neden sosyalizmin demokrasi sınavını verememiş olmasını açıklayamaması olarak belirtilebilir. Zira, demokratlık polisliğini, sivil toplum savunuculuğunu liberal kişiliğin unsurları arasında sayması bundandır. Yazarımızın bu yazıda, sosyalizm demokrasi getirmiyorsa demokrasi kötü bir şeydir, demokrasi savunanlar da kötü insanlardır şiarını benimsemiş olduğunu apaçık görüyoruz. Oysa Necmi Erdoğan’ın da bu fikirlerini ifade ededebilmesi için, beğenmediği liberallerin olmazsa olmazı ifade özgürlüğüne muhtaçtır.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.