Ebeveynlerinizi SevmeMEyi Öğrenin

Osman Tırak
Sep 6, 2018 · 4 min read

İtiraf edelim! Herkes öyle veya böyle, çocuklukta yaşadığı acıları inkar ediyor. Bunun temelinde duygusal körlük var. Ve bu bizi mahvediyor.

Duygular bir lüks değildir; varoluş mücadelesi sırasında uzatılan karmaşık bir yardım elidir. Antonio R. Damasio

Hastalıklar genellikle bedenin, hayati işlevlerinin sürekli görmezden gelinmesine gösterdiği tepkilerdir.

Bize objektif birisi lazım değil. Tam aksine nesnel olmayan, taraflı ve iyi biri gerekiyor. Bu sayede kendimizdeki belirtilerden arınabilir, depresyondan kurtulabilir, yaşama sevincimizi tekrar kazanabilir, sürekli tükenmişlik halini kırabilir, kendi hakikatimizi bastırmak için artık enerjiye ihtiyaç duymamamız sayesinde enerjimizi olumlu tarafa harcayabiliriz.

Bedenlerimiz bilir, tam olarak neye ihtiyaç duyduğumuzu, neyin inkar edildiğini, neyin bizimle ters düştüğünü, neye alerjimiz olduğunu. Ancak pek çok kişi, hakikati anlamaya götüren yolu tamamıyla kapatabilen ilaçlardan, uyuşturucudan ya da alkolden medet umar.


İyileşmenin bir yolu olarak da affetme hakkında vaaz verirler ve görünüşe göre bu yolun, kendilerinin düştüğü bir tuzak olduğunu bilmezler. Affetmenin asla şifa verici bir etkisi olmamıştır.

Affetmenin, bizi nefretten kurtaracağı doğru değildir. Affetmek, yalnızca onun üstünü örtmeye ve böylece (bilinçli olmayan zihinlerimizde) onu pekiştirmeye yarar. Hoşgörünün yaşla arttığı doğru değildir. Tam tersi olur. Çocuklar ebeveynlerinin saçmalıklarını hoşgöreceklerdir çünkü bunun normal olduğunu düşünürler ve kendilerini savunmazlar. Yetişkin olana kadar bu esaretten ve bu kısıtlamalardan aktif olarak muzdarip olmayız. Çocukken anne ve babamızdan duyduğumuz korku, gerçeği görmemizi engeller. Nefretin bizi hasta ettiği doğru değildir. Bastırılan, bağlarından kopan duygular bizi hasta edebilir ancak ifade edebildiğimiz bilinçli duygular bizi hasta etmez.

Zehirli pedagoji, çocukken maruz kaldığımız ve hayatımızın geri kalanında bizi güdük bırakan ve gerçekte kim olduğumuza, ne hissettiğimize ve neye ihtiyaç duyduğumuza dair hislerimizi tamamıyla öldürmese de, ciddi ölçüde sakat bırakan bir olgudur. Yalnızca -çocukken sürekli cezalandırılma korkusuyla yaşadıkları için- takmak zorunda oldukları maskeye güvenebilen aşırı derecede iyi uyum sağlamış bireyler yetiştirir. ‘‘Senin iyiliğin için seni böyle eğitiyorum.’’ cümlesi bu yaklaşımın arkasındaki asıl ilkedir. ‘‘Seni döversem ya da sana acı çektirecek ya da seni küçük düşürecek sözler söylersem, bu tamamıyla senin iyiliğin içindir.’’

Seni mutsuz etmek ve bu atakları yaşamama yerine atakları geçirmeyi ve seni mutlu etmeyi tercih ederim. Marcel Proust’un annesine yazdığı bir mektuptan

Başka birini memnun etmeye çalıştığımız sürece asla doğru şeyi yapamayız. Yalnızca olduğumuz gibi olabiliriz ve ebeveynlerimizi bizi sevmeye zorlayamayız. Yalnızca çocuklarının taktığı maskeyi sevebilen ebeveynler vardır. Çocuk o maskeyi çıkardığı zaman, sıklıkla şu cümleyi söylediklerini duyarız : ‘‘Senden bütün istediğim, eskisi gibi olman.’’

Kırılgan ve rahatsız ebeveynler, yetişkin çocuklarından destek beklerler ve merhamet görmek için suçlama adı altındaki etkili aracı kullanırlar.

  1. Eski yaralar, yalnızca kötü muamele-zedeler değişim yönünde bir karar verdikten sonra, kendilerine saygı duymaya başladıktan ve içlerindeki çocuğun beklentilerinden kendilerini kurtarabildikten sonra iyileşebilir.
  2. Ebeveynler, çocuklarının onları anlamasının ve bağışlamasının bir sonucu olarak kendiliğinden değişmezler. Gerçekten değişmek isterlerse bunu kendi başlarına yapabilirler.
  3. Bu yaraların acısı inkar edildiği sürece, ruh ve beden sağlığı açısından bunun bedelini ödeyecek biri olacaktır. Ya önceki kurban ya da onun çocukları ödeyecektir.

Çocukluk anılarımızın olmaması, içinde ne olduğunu bilmediğimiz büyük bir sandığı sürüklemeye mahkum olmaya benzer. Yaşlandıkça sandık ağırlaşır ve onu açmak için daha da sabırsız hale geliriz. Jurek Becker

Çocukluğunda sevgiyi ve anlayışı tecrübe edecek kadar şanslı olanların hakikatle hiçbir sorunları olmaz. Onlar yeteneklerini sonuna kadar geliştirebilmişlerdir ve çocukları da bundan kazanç sağlar.

Black Swan filmi

Davranış bilimcisi Konrad Lorenz, kazlarından birinin çizmesine duyduğu sevgiyi oldukça duygusal bir dille anlatır. Kaz yavrusunun doğar doğmaz gördüğü ilk şey bu çizmeydi. Böylesi bir bağlılık içgüdüseldir. Ancak biz insanlar, en başında faydalı olan bu içgüdüyü hayatımız boyunca sürdürecek olsak, hep uslu çocuklar olarak kalırdık ve yetişkinliğin faydalarından asla yararlanamazdık. Bu faydaların arasında farkındalık, düşünce özgürlüğü, kendi duygularımıza erişmek ve kıyaslama yapabilme yetisi yer alır. Kiliselerin ve iktidarların bu gelişime sekte vurmak ve bireylerin ebeveyn figürlerine bağlı kalmalarını sağlamak istediği bilinir. (bkz. Devlet Baba!) Anne babalarımızın ettiği kötülükleri bilsek ne olur ki? Güçlerinin bir etkisi kalmasa bu ebeveyn figürlerine ne olur ki?

Bu yüzden ‘‘ebeveynlik’’ kurumu halen daha mutlak bir dokunulmazlığa sahip. Bu durum bir gün değişirse, anne ve babalarımızın bizlere ettiği kötü muameleyi hissedecek durumda olacağız. Bedenlerimizin yaydığı sinyalleri daha iyi anlayacağız ve bu sinyallerle huzur içinde yaşayacağız, -hiç sevilmediğimizden ve bundan sonra sevilemeyeceğimizden- sevilmiş çocuklar olarak değil de zihni açık, olan bitenin farkında ve belki de sevgi dolu ebeveynler olarak yaşayacağız, hayat hikayelerimizden artık korkmayacağız çünkü onlarla ilgili her şeyi bileceğiz.

Bu makale, Alice Miller’ın Beden Asla Yalan Söylemez adlı kitabından alıntılarla oluşturulmuştur.

Osman Tırak

Written by

Felsefe, psikoloji, sinema, beyin, yönetim ve girişimcilik

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade