Yeni bir gezegene yolculuk ve Cylone’lar ile yaşam

An itibarı ile bozkırdan, vadiye giden bir yoldayım. Okyanusun üzerinde yavaş ama kararlı bir şekilde ilerleyen bir metal kutunun içinde. Uzunca bir yolculuk, ve haliyle insanın düşünmeye zamanı oluyor geçmişi. Aklım Alice Harikalar Diyarı’na gidiyor. Doktoramın ilk kısmına bu kitaptaki bölümlerden biri olan “down the rabbit hole” ismini vermiştim. Her ne kadar “mad tea party” kısmı biraz daha olaylı ve ilginç olsa da, bozkırdaki deneyimim bana gösteriyor ki ilk kısmından da çıkarılacak birkaç ders var.

2013 yılı ve ben benzer bir uçağın içinde, Atlantik okyanusunun üzerinde, İstanbul’dan New York’a doğru ilerliyorum. Kafam karışık haliyle, bir taraftan aklımda NYC’de yaşadığım harika yıl ve onun hatıraları var, öte yandan da bu yeni başlangıcın yarattığı korku ve endişe. Dünyanın en güzel şehirlerinden birine tekrar adım atacak olmanın mutluluğu da var tabi. New York’ta çok kalamayacağım. İndikten birkaç saat sonrası için bir otobüs biletim var, Cornell kampüsüne doğru yol alacağım. Hayran olduğum Grand Central Station’dan geçip, nefret ettiğim Port Authority Otobüs Terminali’ne gidiyorum. İlk başta otobüs yolculuğu sakin başlıyor, kuzey New York’un doğası ve yeşilliği gözüme çarpıyor, ardından ise yorgunluk ağır basıyor, Ithaca’da uyanıyor yeni evime gidiyorum. Yanımda yastık götürmediğimi ve gecenin 2’sinde eve ulaştığımı farkedip, elbiselerimden yastık yapıp uyuyorum.

Birkaç gün sonra, artık yaşanabilir bir evim var ve hoca ile ilk toplantı. Gerçek acımasızca yüzüme çarpıyor ve Cylone olduğumu ilk kez hissediyorum. Hocanın kullandığı kelimeler bir şeyler ifade ediyor ama tam da değil. Sanki yeni bir gezegene araştırma amaçlı yollanmış bir uzaylıyım ve malesef yolculuk sırasında kendi gezegenim bir patlama sonucu yok olmuş. Sonuçta bilmediğim bir gezegende bilmediğim dili konuşan insanlar arasında evsiz kalmış gibiyim. Gezegenin adına şimdilik Akademi diyelim, diline de Matematik.

Bu gezegende tabi ki farklı farklı insanlar var. Örneğin doktorasının sonuna gelmiş veya bitirmiş canlılar. Bu canlılar dile çok hakimler, gezegeni de karış karış dolaşmışlar veya en azından öyle gözüküyorlar. Hiçbiri bu gezegende doğmamış olsalar da, bu gezegende doğmuş gibi rahat hissediyorlar kendilerini bir nevi, ev demeyi başarmışlar bu garip gezegene. Her şeyi biliyor, teoremler ispatlıyor, problemler çözüyorlar. Onlara baktığımda, onların seviyesine erişip erişemeyeceğimi geçtim, onlarla iletişim kurup kuramayacağıma bile emin değilim. Belki de benim geldiğim gezegen böyle canlıların yaşamadığı bir yerdir diyorum içimden. Rahatlıkla iletişim kurabildiğim canlılar da var aslında, örneğin benim gibi yeni gelmiş insanlar. Onlarla iletişim kurmak daha kolay ve onları kendime yakın hissediyorum, onlarla zaman geçiriyorum. İlginç gelen ise onların bazılarının bu her şeyi çözmüş canlılarla aynı tür olmaları. Onların okullarından, ülkelerinden, gezegenlerinden gelmişler.

Cornell’e hakkını vermek gerek. Ithaca harika bir öğrenci şehri ve kendini çok da uzaylı gibi hissedemiyorsun bölümden çıktığın anda. Bölüm ise ayrı bir dünya, bu dili çözmüş canlılarla dolu. Iste bu nokta doktoranın kırılma noktası, ya kendini bulunduğu yere ait olmayan evsiz bir uzaylı gibi hissedecek, ya da bir sürü farklı uzaylı ile birlikte bu yeni gezegeni kendine ev yapma çabasına gireceksin.

İdeal olan bu yeni gezegeni ev yapmaya çalışmak, ama zor olan bunu yapabileceğine inanmak. Bazıları için inanmak veya kendini kandırmak daha kolay. Sizin dilinizi konuşan, sizin okuduğunuz okullarda okumuş, sizin yaşadığınız hayatı yaşamış insanların burayı kendine ev yaptığını ve kendini geliştirdiğini görünce daha kolay oluyor kendine inanmak. Bazıları için ise çok zor çünkü kendilerine benzer bir türün bunu yapabildiğini görmemişler henüz. Bu noktada kendimi hem şanslı hem de şansız görüyorum. Bir erkek olarak çok da azınlık sayılmam bu gezegende, benim düşündüğüm şeyleri düşünmüş ve benim hayatıma benzer bir hayat yaşamış başarılı uzaylılar var. Ama bir Türk olarak çok da kolay değil bulmak bu gezegeni kendine ev edinmiş insanlar. Yanlış anlaşılmasın, hem Cornell hem de Stanford harika bir Türk topluluğuna ev sahibliği yapıyorlar ama asıl olay senin yapmak istediklerine benzer şeyler yapmış birilerini bulmak. Aynı bölümlerde, aynı lablarda, aynı konferanslarda bu gezegene tutunmaya çalışmış insanlar bulmak. İşin doğrusu o da değişiyor sanki benim ilgilendiğim konularda, NİPS/İÇML/CVPR/RSS gibi yerlere gittiğimde daha çok Türk görüyorum her seferinde. Ve mutlu olmakla kalmıyorum bu durumu görünce, aynı zamanda umutlanıyorum, belki de daha çok insanın kendilerine inanmaya daha çok nedenleri olacak. Birkaç gün önce eğitmen olarak katıldığım etkinlik de aslında benzer bir açıdan mutlu etti beni, bu gezegeni kendine ev yapmış insanlarla uzay mekiklerine binmeyi düşünen insanları yan yana getirdiği için.

Ve sen şu aralar uçağa binip gezegenini arkada bırakacak arkadaşım… Maalesef evren çok da ideal değil, belki ileride bir gün kendi gezegenini geride bırakmadan mümkün olacak bu dili konuşmak ama şu an için oralara gitmek ve bu yeni gezegeni yerinde görmek en kolay yol. Korkuyorsun biliyorum, korkmalısın da zaten. Ama unutma, burası öyle bir gezegen ki neredeyse herkes hiçbir şey bilmeden adım atıyor buraya. Maalesef bu süreci oyle çok da güzel anlatamıyoruz, bilimi ve öğrendiklerimizi yanlış sırada yazıyor, basit dil bilgisi kurallarını sihirmiş gibi sunuyoruz. Ve orta çağ Fransası gibi anlaşılamayan bir dil kullanmaya çalışıyoruz. İnanıyorum dünya değiştiği gibi, bilim de değişecektir. Eminim ki bir gün bu dili öğrenmek çok daha kolay olacak. Bunu biliyorum çünkü ben bu gezegene 10 yıl önce ayak basanlardan çok daha kolay öğrendim bu dili. Ve sana sadece şans dilemek istemiyorum, daha fazlasını yapmak istiyorum. Eğer yolun düşerse vadiye ve uğramak istersen herşeyin başladığı yere, elimden geldiğince öğrendiğim dil bilgisi kurallarını paylaşmak isterim seninle. Belki hepsinden de önemlisi, her ne kadar mükemmel olmasa da bu Plüto’nun yarattığı gezegen -korkutucu adı ile Akademi-, kucak açıyor her yeni gelene. Her adım atan bir şekilde öğreniyor bu dili öyle ya da böyle. Şimdi korkuları kenara bırakmak, patlayan gezegenine dönüp uçakta içkini yudumlamak ve eğlenmek zamanı…

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ozan Sener’s story.