Tecrübeler insanı olgunlaştırır

Güzel bir söz vardır sevdiğim. Der ki; “insanlar başaklar gibidir, içleri doldukça başları öne eğilir”

Kim söylemiş hatırlamıyorum. Fakat iyi bir söz ve hayat felsefesi olabilecek türde. Peki kafamız nasıl dolar? Çoğu insan çok kitap okumayla bunun olacağını sanır. Ya da bir şeyleri bilmekle. Oysa buradaki tanım, insan gereksiz bilgilerle kafasının dolması değildir. İyi bir insan olmak ve iyi bir kul olmakla ilgilidir. Çünkü erdem sayılan her iyi huy, romanlar, hikayeler veya tarih kitaplarından öğrenilmez. Kişisel gelişimle, tecrübelerle, dini öğretilerle öğrenilir.

Kalp gözünün açılması için; iyi bir kul olup, iman etmek, hayır ve şerre sabır etmek, Yaradan dan geldiğini kabul etmek ve her canlıyı sevmekle mümkündür.

Başta dürüstlük, kul hakkı almamak, alçak gönüllülük, her canlıya sevmek, başkalarının hayatlarına saygı göstermek, ağır başlı olup başına gelenleri olgunlukla karşılamak, iman etmek, itikat, takva sahibi olmak, kötü alışkanlıklardan uzak durmak, sevap işlemek, İslamın şartlarını yerine getirmek ilk etapta aklıma gelen şeylerdir, iyi bir insan olmakla ilgili olanlar.

Peki bunları yapan insanların başların kötü şeyler gelmez mi? Tabi ki gelir. Takdir-i İlahi denen şey budur zaten. Zira siz başına gelen bir şeyin hayır mı şer mi olduğunu asla bilemezsiniz. Yaradandan geldiğini bildiğiniz her şeyi kucaklayıp kabullenir, bunun neden olduğunu bulmaya çalışır ve düzeltmeniz gereken şeyleri düzeltirseniz; işte o zaman bir level yukarı çıkarsınız.

Takva sahibi, Ermiş, Evliya, Enbiya, Sıddık, Sadık ve ALLAH dostu olma evrelerinde bir noktaya çıkarsınız.

Maneviyatı güçlü olan insanlar öyle veya böyle bir şekilde mükafatlandırılır. Bu dünyada veya öteki tarafta. Bundan emin olun.

Tecrübe nedir? Oscar Wilde demiş ki; “Experience is the name we give to our mistakes” Yani; Tecrübe hatalarımıza verdiğimiz addır. İnsan hata yaptıkça ve bundan ders aldıkça olgunlaşır. Örnekleyelim isterseniz bunu. Önce dinimize göre gıybet neymiş onu öğrenelim; “ Belli bir mümin veya zimmi kâfirin aybını, onu kötülemek için arkasından söylemek, gıybet olur. Gıybet, haramdır.” [Hucurat 12] de denildiği gibi; (Birbirinizi gıybet etmeyiniz.) buyrulmuştur. Ayrıca (Kıyamette bir kimse, sevap defterinde, yapmadığı ibadetleri görür.“Bunlar seni gıybet edenlerin sevaplarıdır” denir.) [Harâiti]

Diyelim ki bunu şimdi öğrendiniz. Artık bir kişinin gıyabında kötü konuşmayarak bir kötü huyunuzu engellemiş olursunuz. Tabi hepimiz insanız ve ahir zamanda olduğumuza dair büyük kanıtlar var. Ve bu zor şartlarda bunu başarmamız zor ama imkansız değil. İşte bu tip kötü huylarımızı törpüleyerek, iyi insan olmayla ilgili her felsefeyi bünyemizde bulundurarak başımızı doldururuz. Sonra fotoğraftaki Evliya gibi içi dolu başımız öne eğilir.

Artık ALLAH ‘tan gelen her şeyi kabul ederiz. Bununla ilgili bir hikaye paylaşıp yazımı bitireyim.

Unutmayın, yaşattığınızı yaşamadan gitmeyeceğiniz bir dünya da içinizdeki iyiliği beslemek en iyi yoldur.

Bektaşi ve Hamam Böceği

Bektaşi babalarından biri bir gün hamama gider. Soyunup dökünerek içeri girer. Terlemek için göbek taşına yatar. Zihni daldan dala uçarak muhtelif mevzular üzerinde düşünmeye başlar. Bu sırada gözleri, hamam böceklerine ilişir. Bir müddet de onları tetkike girişir. Sonra kendi kendine, “Hey Allahım! Senin öyle garip hikmetlerin vardır ki, onları bir türlü anlayamam. Mesela şu hamam böceklerini ne diye yarattın? Haydi yarattın fakat şu mermerin içine niye kapattın? Niçin bu çirkef suların içine attın… diğer böcekler, dağlarda kırlarda kendilerine göre envayi yiyecekler dolu topraklarda gezip tozup bol bol karınlarını doyururken, yazık değil mi bu sıcakta bunalan bir zerre nafaka aramak için oradan oraya koşan bu zavallı mahluklara? Bari bir faydaları olsa yüreğim yanmaz”, diye söylenir.

Yıkanır, temizlenir, hamamdan çıkar. Tekkesine gittikten sonra vücudunda bir kaşınma başlar. Şurasında burasında birtakım çıbanlar çıkar. Bilhassa oturacak yerindeki çıbanlar büyüyerek babanın başına büyük bir iş açar. Baba hekimden hekime koşar. Tavsiye edilen ilaçları yapar. Bunlardan fayda görmek bir tarafa dursun, bilakis günden güne ıstırabı artar. Vaziyeti gittikçe fenalaşır. Doğru dürüst oturmaya hasret kalır. Artık yüzüstü uzanarak ıstırabının şiddetinden günlerce, haftalarca, aylarca bas bas bağırır.

Günün birinde eski dostlarından biri ziyarete gelir. Babayı o halde görünce müteessir olur.

“Ne oldu baba erenler” diye sorar. Baba da şöylece yana yakıla derdini anlatmaya başlar. “Altı ay kadar evvel, hamama gittim. Hay gitmez olaydım. Hamamdan geldikten sonra vücudumu bir kaşıntı sardı. Çıbanlar çıkmaya başladı. Nihayet, bu hali aldı.”

Tedavi ettirmedin mi?

Ettirmez olur muyum hiç? Müracaat etmediğim hekim, kullanmadığım ilaç kalmadı.

Merak teme. Ben sana bir ilaç tavsiye edeyim. Onu yap. Derhal ifakat bulursun.

Aman…

Amanı zamanı yok erenler. Bir haftada hiçbir şeyin kalmaz.

Nedir bu ilaç?

Hemen birini hamama gönder. On tane hamam böceği getirt. Onları bir havanda güzelce dövdür. Çıbanlarının üzerine sürdür. Eğer bir haftada çıbanların tamamıyla kurumazsa yüzüme tükür.

Baba hemen,

Derviş Mehmed, diye seslenir. Gelen dervişe,

Çabuk şuradaki hamama git, on tane böcek tut getir, diye emir verir.

Derviş Mehmed, hemen hamama koşarak böcekleri getirir. Zavallı hayvanlar bir havanda dövülür. Babanın çıbanlarına sürülür. İlaç daha ilk günden tesirini yapar. Bir hafta sonra çıbanlardan hiçbir eser kalmayarak baba erenler, dipdiri ayağa kalkar.

Aradan bir müddet geçer. Baba Bursa’ya kadar bir seyahate çıkmak ister. O tarihte vapur olmadığı için Yemiş İskelesi’nden bir gemiye biner. Sakin ve latif bir havada gemi hareket eder. Baba, geminin baş tarafındaki tenha bir köşeye yerleşir. Sofrasını açar, ufaktan demlenmeye başlar.

Gemi, müsait bir rüzgarla Hayırsız Adaları geçer. Bozburun’a doğru yaklaşır. Birden bire hava değişir. Müthiş bir fırtına kopar. Gemideki halk feryadü figana başlar. Yelkenler parçalanır. Geminin vaziyeti çok tehlikeli bir hal alır. Kaptan, bütün yolcuları geminin güvertesine toplayarak neticenin vahametini anlatır.

“Ben elimden geleni yaptım. Artık iş Allaha kaldı. Şuraya oturun da hep bir ağızdan dua edin. Belki cenabı Hakkın merhameti imdadınıza yetişir” demeye mecbur kalır. Yolcular toparlanır, Büyük bir korku içinde Allaha yalvarmaya başlarlar.

Bu sırada kaptanın gözü geminin baş tarafına ilişir. Yeşil sarıklı, beyaz tacını bir tarafa eğmiş, oraya yan gelmiş olan babayı demlenmekle meşgul görünce fena halde hiddetlenir. Hemen oraya fırlar. Babanın karşısına dikilerek, “Behey zındık herif! Allahtan korkmaz mısın? Herkes şurada zarî zarî inleyerek Allahtan merhamet dilenirken sen burada rakı içmeye utanmaz mısın” diye bağırmaya başlar. Baba, kaptanın sözlerini sonuna kadar dinler. Başını hafif hafif sallayarak manalı bir eda ile gülümser: “Bünü bak erenler! Ben, ömrümde bir defa O’nun işine karıştım. Tam altı ay kıçımın üstüne oturamadım. Neme lazım, benim. Deniz O’nun değil mi? İsterse batırır, isterse çıkarır. Siz dua edin. Ağlayın, sızlayın. Yalvarın yakarın, ne isterseniz yapın. Ben O ’nun işine karışmam.”

Like what you read? Give Özcan BATMAZ a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.