Kafa

Garip olan; insanların duyduklarında bile haz etmeyip hafifçe silkinmesine neden olan ‘yalnız’ lıktan ölümüne korkmaları. Kimin kimsenin olmaması durumu değil bu hayır. Sadece yatağa yatıldığında; birini düşünmeden, hayalini kurmadan ya da yaşanmışlıkları yeniden canlandırmadan kafada –film şeridi gibi-, başkaları için nefes alıp vermeden, bir sonraki güne onları severek uyanarak değil de her zaman olduğu gibi, ‘ben yaşıyorum lan’ demek. Tek bir gün bile olsa değerini hissetmek kendinin başkalarından hissettirmesini beklemeden. Eninde sonunda acılarıyla bir başına kalan da biziz ne yapıp edip kafayı oynatmamayı -dansöz gibi- başaran da. Ne kadar başkalarıyla paylaşıp hafiflettiğimizi düşünsek de kafamızdan sadece kendimiz atabiliyoruz aynı şekilde mutluluğumuza da kimse bizimle bizim hissettikleriniz kadar ortak olamaz. Kazık yemeye gerek yok güvenmek önemli önüne gelenle değil tabii ki ama önce kendimize… İnsan arada kendine dönük yaşamalıdır biraz da. Tek başına kaldığında yalnızlığını alıp karşısına oturabilmeli tabiri caizse, benimsemeli ismi gibi. Çevresindeki insanlarla beraber var olsa da bazen soyutlamalı onlardan kendini. Bir kargaşa içerisinde kum saati misali insanların tepe taklak savrulduğu yere doğru gidiyoruz… Neredeyim, ne yapıyorum, ne istiyorum, ben kimim gibi aslında ergenlik çağımızda sorduğumuz temel sorular üzerine kafa yorulmalı az biraz. Tabii ki bu kimseye karşı hissettirilmeden yapılmalı ki bunun da zorluğu burada.

Kafa dinlemek -en sevdiğin şarkıyı dinler gibi-; durup düşünmek neler yaşadığını ve sonrasında neler yaşayacağını. Mesela bir insan çok sevdiği biriyle ilişkisini bitiriyor hepimizin bildiği gibi o zorlu anlar yaşanılıyor; eskinin ne kadar güzel olduğu yad ediliyor, bu hale nasıl gelindiğine dair -mısır gibi- kafalar patlatılıyor, karşı tarafın neler düşündüğüne tahminler yürütülerek kafaların yenilmemesi için -peynir ekmekle- uğraşılıyor aynı zamanda, sonrası malum unutmak için adımlar atılmaya başlanıyor. Bir bebek emeklemeden henüz koşmaya başlamaz lakin bizim yapmaya çalıştığımız şey de tam olarak bu. Daha görmeden bazı şeyleri, duymadan, hissetmeden bir şeyler yapmış olmanın verdiği zorunlulukla kendimizden geçerek kafamızı bulandırıyoruz ne istediğimizi bilmeden ya da bildiğimizi sanarak… Ha diyeceksiniz, ‘Kardeşim ben böyleyim belki istediğimi yaparım.’ Orası öyle ama insan kafasını dinlemeyi öğrendiği sağlam adımlarla ilerliyor, aklında daha az soru işaretleriyle kafa bi milyon dolaşıyor . Kafa nereye biz oraya yani Sıla’nın da dediği gibi, fikrimce tabii.

Tam kafasının yeni geldiği ama geldiği gibi de gittiği oluyor bazı şeylerin. ‘Hah!’ diyorsunuz kafayı şimdi bulduk işte ama ne hikmetse o kafa bulunduğu gibi anında kaybediliyor.

Kafalarımızı var ya böyle gelişi güzel bir güzel ütülüyoruz başkası değil ama biz yapıyoruz bunu kendimize. E haliyle kafa mafa kalmıyor insanda. Hem zaten bazı kafalara da o kadar çabuk ulaşılmıyor -kapalı telefonları aramak gibi-.

Ve biz hayatımızda annemizi, arkadaşlarımızı, sevgilimizi, işimizi, okulumuzu ve daha nicelerini sorgularken kendimizi niye es geçiyoruz? Biraz da kendimiz için kafalarımızı kıralım?

Kafa kelimesi şimdi daha bir anlamsız evet.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.