Ben pisikletin karne hediyesi olduğu zamanlardan gelen bir kızım. Pisikletin derinlerindeki anlamları, teorisini, sosyal statüsünü, spordaki yerini zerre kadar bilmeyen bir kızdım.

Yeşil parkam, küçücük topuklu botlarımla gitmiştim tricycle denen o muazzam, üç tekerlekli aleti görmeye.

Şubat ayının buz tutmuş havasında.. Elimde gidon… Vites nedir, hiç bir fikrim yok.. Altımda ufaktan bir sele.. Ah popom falan.. Ayaklarımda pedallar.. İçimdeki Özgürlerden biri çığlık çığlığa; ‘Ahanda özgürlük!

Dört ay geçti ve ben çantasında pedli tayt, eldiven falan taşıyan bir tip haline geldim. (Hayır, manyaklıktan değil. Kendimi böyle daha iyi ve güvende hissediyorum.)

Tam da bu yüzden önce bir sövesim geliyor, sonra da içimi doldura taşıra teşekkür ediyorum Engelsiz Pedal Derneği’ ne.

Sövme isteğim tam da kedi ve uzanamadığı ciğer ilişkisi. Adamlar sürüyor. Dağ sürüyor, tepe çıkıyor, bayır. iniyor.

Bugüne kadar ben uzanamadığım ciğere ‘Aman! Senle mi uğraşacağım?’ derdim. Ama o üç tekere diyemiyorum ben bunu. Belki onun hissettirdiklerinden, temsil ettiklerinden. Belki benim karakterimden, ideolojimden… Çokça yüzümdeki rüzgardan…

Hal bu da bisikletim yok benim be. Durup durup derneğin internet sitesine bakıyorum. Adamlar hâlâ kilometreler tepiyor. Benim sayaç üçte beşte. ‘Hani bana? Hani bana?’ deyip, oturuyorum. Kara kara düşünüyorum. Günler, haftalar, aylar geçiyor. Akşam oluyor. Uykum geliyor. Uyuyorum. Ama canım üç teker bilinçaltımda da baş köşede duruyor.

Tupturuncu, inceden bir klasik kadro… Krem rengi tekerlekler… Yemyeşil jantlar, sele ve güzelim gidon… Hayal etsene. Benim hayalimden hiç çıkmıyor. Ama uyanıyorum işte. Gözümü açıp elimde olan tek şeye yeşilim seleme bakıyorum öylece.