Bisikletin bana hissettirdikleriyle sayfalar dolar ama bir de hayatımın gerçekleri var. Yaşadığım ülkenin gerçekleri. Sınıflandırılmak hayatımın her alanında olduğu gibi sporun ve bisikletin içinde de çıktı karşıma.


Sesli düşünelim. Engelli fuarlar, engelsiz fuarlar, engelli/engelsiz kafeler, oteller, üniversiteler var. Üniversite biter. Mezun olarak KPSS’ye gireceğim. Aynı sınıfta yıllar geçirdiğim arkadaşım KPSS’ye girerken, ben (engelli KPSS) E-KPSS ye giriyorum ve böyle böyle geçiyor işte hayatım.


Hız kestiğim spor hayatıma, eğitim hayatım bitince devam etmeye karar veriyorum ki engel durumum yüzünden yapabildiğim bir spor olmak şartıyla spor seçiyorum. Derken bir şekilde karşıma bisiklet çıkıyor. Nadasa bıraktığım hisleri canlandırıyor ve ben tekerlekler üzerinde olma fikrine aşık oluyorum.


Sırf engellilik mi? Tabi ki hayır. Ayrı ayrı kümeler de hayat süren bir sürü insan var, biliyorum. Kümeleri kesiştiren kaç kişi vardır bilmem ama benim onlardan biri olduğum kesin. Çünkü ben engelli olduğum kadar kadınım da. Engelliliğin ve kadınlığın zor olduğu bir yerlerdeyim ve bisiklet üzerinde engelli bir kadın görüntüsü git gide daha çok hoşuma gidiyor, yalan yok.

Hoşuma gidiyor gitmesine de gittiğiyle kalıyor. Hayatımın kontrolünü bu kadar ellerimde hissettiren bisiklete sahip değilim. Olamıyorum. Hoş zaten Engelsiz Pedal Derneği’yle görüşmeseydim bu bisikletten haberim bile olmayacaktı. Neyse ki oldu ve nefesimin tükenmeye yüz tuttuğu bir dünyadan beni alıp başka alemlere götürdü.

Ama tabi ben bu dünyada yaşıyorum. Haliyle benim kürkçü dükkanı tam da burası.


Sıvadığım kollarımla, önce internet üzerinden araştırmalara girişiyorum. Para-bisikleti öğrendim ya, tuşluyorum hemen. Uluslararası bisiklet federasyonu sitesi çıkıyor karşıma. Sonra dönüp parayı silip sadece bisikleti tuşluyorum. Tak! Türkiye bisiklet birliği. Linke tıkladığımda, iki kategori bisikletten oluşuyor. Yol bisikletleri ve dağ bisikletleri. Sanki ben hiç yokmuşum gibi. Ben bisiklete binmek istemezmişim, isteyemezmişim gibi. Sınıflandırılma deyip, şikayet ediyorum. ‘İnsanım ben!’ diye yırtınıp, mücadele veriyorum ya. O siteye girdiğimde sınıfım bile yok. Hayatımın ismimden sonraki başlıca ironisi tokadı patlatıyor yüzüme.

Yaşadığım boşvermişlik hissini atlatıp, İstanbul Bisiklet ve Motosiklet Fuarı’na gittim Mahmut Can KOVAN la. Yine olaylar olaylar. Engelli biri hiç bu fuara katılmadığı için kapıya yanaşamıyordum az daha. Var olan yaradılış haklarımı insanlara bir kez daha da olsa açıklayarak, fuara giriş yaptım. Bir sürü ‘önde gelen’ bisiklet firmasıyla, üreticilerle görüştüm. Bir güzel ilgi, alaka. Dedim ki ‘Oldu bu iş!’


Fuar bitimi oturdum klavyenin başına. İlk mailimi Manisa’daki bir bisiklet firmasına gönderdim. Sonra İstanbul, İzmir… Bulduğum, bildiğim iletişim adreslerine maillerimi gönderip kendimi açıkladım. İşimi garantiye alayım diye birkaç spor yorumcusuna, bir spor dergisi editörüne, bazı sporculara sosyal medyadan mesajlar attım. Attığımla da kaldım. Cevap alamadım. Muhtemelen yeteri kadar yüksek sesle bağıramadım. Sesimi duyuramadım. O yüzden kabul, suç benim.

Baktım olmuyor. Dedim ‘Bu kadar pasiflik yeter.’ Başladım Engelsiz Pedal Derneği’ni darlamaya. Gözü gözüme değen herkese ‘Tandem sürsek ya’ dedim. Onlar da geri çevirmedi sağ olsunlar.


Ama biliyorum bu devran hep böyle sürüp gitmez. Gitmemeli. Lakin yapacak çok da bir şey yok. Ne diyeyim? Hayırlısı!