Tatlış metrobisimiz ve hayat ağacıma eklenen yeni bir yaprak…

Dört tekerlekten aşağısına ölürüm de yanaşmam derdim. Ama asfaltın üvey çocuklarına kanım kaynadı birden. Ben de sonradan üvey evlat olduğumdandır belki. Nasıl mı tanıştık? Kardeşimin arkadaşları, ‘Engelsiz Pedal Derneği’ adında bir sivil toplum organizasyonu adına, gönüllü işler peşinde koşuyorlarmış. Bir gün bir mesaj aldım “Sen Özgün’ün kardeşi olan tatlı kız mısın?” diye. Şaka şaka, ama ulaştılar bir şekilde bana. “Özgür Baştaş? Bir maruzatımız var. Biz, dernekçe pedal çeviriyoruz. Gel bize katıl” dediler. Gittim. Deneyim sarmalıma bir halka daha ekledim. Boğaziçi Köprüsü’ nü tekerleklerini bizim çevirdiğimiz bir metrobisle geçme arzusundalarmış. Geçiverdik. Benim kazanımımsa bambaşka şeyler oldu. Yanımdaki onlarca bisikletçiyle sohbet ettim. Havayı çektim içime. Manzarayı seyre durdum öğüte öğüte. Arkadaşlarım olmuş oldu, “Oh ne güzel” dedim. Oldu bitti.

Bir kaç gün sonra bu arkadaşların ikisiyle kahve yudumlarken geldi ikinci teklif. “Özgür, gel seni bisikletçi yapalım” dediler. Dedim “İnş canım ya” Sonraları oturdum düşündüm. Para-bisiklet diye bir şeyler varmış. Bir de para-bisikletçi bir arkadaş varmış. Enes Günel. Tanıştım, tatlı çocuk. Biraz ‘para’ olayından biraz iki ‘pis engelli’ olarak hayattan beklentilerden konuştuk. Kendimce biraz bir şeyler araştırdım. Onun akabinde, yıllardır tanıdığım, bisikletçi evli bir çiftle konuştum. “Canlar, böyleyken böyle. Sizce ben bu işi kotarır mıyım?” dedim. Dediler “Yapmak istersen yaparsın bebişim. Yaparsan da muazzam yerlere gelebilirsin”

Yani aldım gazı. “Hadi” dedim, “Pedallayalım!”