Hayatı Sadeleştirmek vs. Kendini Kabullenmek

Anneannem feminist düşüncenin, ülkemizde gelişmesinin en büyük engellerinden birisi olarak milyon tane laf etmiş bir kadın. Bunlardan birisi de, atasözü olduğunu ilettiği ama bence kendisine ait olan “Kadını tek başına gezmeye gönderirsen, dönünce ya evini beğenmez ya da kocasını” lafı. Hastasıyım.

Kendisinin bu bakış açısı, misafiri olduğum evlerde evlerin erkeklerini ve evlerin kendilerini incelemek konusunda beni cesaretlendirdi.
Yani, kocamı (olmayan asdfgh) ya da evimi beğenmeyeceğim ne var diye düşünürken buluyorum kendimi zaman zaman.
Konu evlerin erkekleri üzerinden gitmeyecek.
İşin “evler” tarafında son zamanlarda gördüğüm birkaç yaşam alanlarından bahsederek, birkaç laf etmek istiyorum.

Nedense ortası olmamakla beraber, iki model ev yaşantısı var sanki insanların: Eşya dolu evler ve ‘minimalist’ adı altında boş olan evler. Ne yetecek kadar, ne de yeterince. Delirmem için mi bu?

Hayatımın büyük bölümünde ailemle yaşadım, bizim ev de o eşya dolu olan evlerden, tanıdığım tüm aile evleri de bizim eve benziyor ve hemen hemen aynı eşyalara sahipler. Haliyle, bir gün kendi hayatımı kurduğumda, normal olanın bu olduğu fikrini samimiyetle kafamdan atamadım ve ben de o eşya dolu evlerden birine sahibim şu an. Halbuki “less is more” lafını ilk duyduğumda aşık olmuştum o lafa. Benim gibi yaşayan arkadaşlarıma baktığımda da o evlerden görüyorum. Sahip olma tutkusuyla eşya üzerine eşya ile donatılmış, hatıra diye her türlü çöpün saklandığı, yaşanmışlık diye bazı şeylerin dağınık bırakıldığı ve zamansızlıktan basit şeylerin halledilmediği evler. Herkes birbirine misafirliğe gitmiş de, gittiği eve benzetmiş evini sanki.

Sonra, uzun zamandır tanıdığım halde, evine hiç gitmediğim (çünkü böyle şeylerin çok da meraklısı değilim sanırım) bir arkadaşımın evini gördüm geçenlerde. Evin sadeliği cidden aklımı uçurdu. Benim evimin yarısı kadar bir ev olduğu halde, çok daha ferah ve evin içinde yürümek bubi tuzaklarıyla dolu değil. Üstelik ihtiyacı olan her şeye sahip, yani gerçek less is more bu olsa gerek. Aklım uçtu, gitti. Aydınlandım. Arkadaşım da bulduğum huzurun da sebebi bu sadelik sanırım.

Eve dönünce, haldır huldur evdeki fazlalıklardan arınmaya çalışırken buldum kendimi. Bazanın altından mı başlarsın, yan yana 3 kutu dizildiğinde boyumdan fazla olan ayakkabı kutularından mı? Yoksa kullanılmadığı halde lazım olur diye duran yatak/yorgan/yastık kafilesi mi ilk giden olur ya da ‘onu bana annem vermişti’ diye kurtulamadığım mutfak eşyalarından mı? Hevesle 10 kere kullanılmış katı meyve sıkacağı lüzumsuzlukta, ‘zayıflayınca giyerim seksi pantolonu’nu döver bence. 
Yine de fena olmadı, epey bişeyden sıyrıldım. Ama evim hala o aşırı sade, toplam 10 kalem eşyası olmayan o evden fersah fersah uzaktaydı. Biraz dert ettim ama şimdi alıştım.

Esasında, şu “iki çeşit insan vardır” kuralı işliyor burda. Az eşya ile yaşayanlar ve eşyalar cumhuriyetinde yaşayanlar. Bu iki insan, birbirinin rolünü oynayamaz. Neysem oyum işte, hayran kaldığım o sadeliğin sadece misafiri olabilirim. Düşüncede, davranışta, maymun iştahlılıkta sadeleşmediğim sürece, evdeki eşyanın birisi gider, birisi gelir.

Derken, bir sonuç daha çıkardım ve “ulan en azından bundan sonra aynı anda 735bin tane işe koşmaya çalışma” dedim kendime. Yine de alnımızda ne yazıyorsa o tabii. 
Siz de gittiğiniz evleri ve evlerin erkeklerini analiz edip anneanneme iletmem üzere bana yazın.
Sevgiler.