“Narla İncire Gazel”in ardından…

“Yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?” diye soruyor kitabın sonunda Bilge Karasu. Onunla birlikte bende kendime…

Her gidiş, bir özgürlük düşü gördürtür. Düş ister gerçekleşsin ister gerçekleşmesin… İster yanan bir şehri ardınızda bırakın ister bir ilişkiyi. Bu kitaptaki gibi. “Geride bıraktığımız, bize yıllar boyu mutluluk vermiş bir güzelliğin yıkıntısı. Kurtarmak için parmağımızı bile oynatmağa davranmadığımızdan yıkılıp yok olmuş bir güzellik.” Geride kalanlar var işte. Gitseniz de, geride yıkıntı halinde kalacak olanlar… Onlar varken nasıl özgür olunur? Ama yaşam bunu zorunlu kılar. Yıkılacak olanlar için bekleyemezsiniz. Bitip giden, ölüp giden şeylerin içinde yaşamaya devam edemezsiniz. İlerlemek zorundasınız. Aksi takdir de, yaşayan değil sabreden olursunuz. Hayata sabretmek ne zordur! Bu yüzden gidersiniz. Yaşayabilmek için… Oysa bu da bir yanılgıdır. Sahi yanılgı mıdır?

“Narla İncire Gazel” okuduğum en zorlu Bilge Karasu kitabıydı. Çok ilginç, kitabın ismi hakkında hiç düşünmemişim. Halbuki, aşk yüzünden çekilen acıların şiiri, gazel. Kitabı açıkça ifade ediyor zaten. Ama öyle kapalı bir kitapla karşı karşıyayız ki! (Belki kapalı dememeliyim. Bir yandan da açık… Ama klasik bir roman manasında değil. Tam da Bilge Karasu’ya özgü bir açıklık/kapalılık) Düşünemedim gazelin anlamını. En sonda anladım ki, bu bir ayrılık şiiriydi. Yanan Narlar şehrinden gidiş bu demekti. Ama çok şey var konuşulacak bu kitap hakkında. Yabancılık, tatil yerlerinin boşluğu, sıkıntısı, gezenlerin ruh halleri, alışkanlıkları, hayvanlarla insanların iletişimleri, bir ilişkinin sonlandığı nokta, kopuş… Ve yazmak hakkında sorduğu sorular da düşünülmeli: “Bir kitap ne pahasına biter?”

Narla İncire Gazel, anlatmakta en zorlandığım Bilge Karasu kitabı oldu. Bir çok kez dönüp okuyacağım da bir kitap.. Bir çok kez okumaktan kaçacağım da bir kitap. Anlatılan mekanlara, o tatil yerlerinin sarı sıcak sıkıntısına hiç dayanamam üstelik. Belki de biraz o yüzden okumakta güçlük çektim. Lafı uzatıp duruyorum. Metnin bir yerinde diyor ki: “Sen bunu anlatmak istiyorsun. Özgürlük, özgür değil, sınırlı. Bu ‘yaşam içinde yaşam’ izninin ne gün biteceği belli. Bir bakıma ölümün, kopmanın provasını yapıyoruz.” Benimki de o hesap… Kitabı anlatma çabasında değilim. Kitaptan kopmanın provasını yapıyorum. Ve başa dönüp son kez soruyorum kendime: “Yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?”