Back to The Future: Bir Markanın Geleceğe Dönüşü

Bugün bildiğiniz gibi Back to The Future’da tarihte yapılan yolculuğun günü. Geleceğe yapılan yolculuk için zamanlayıcı tam da bugünü gösteriyordu.

İşe birazcık dijital pazarlama alanında bakmak istiyorum. Tıpkı diğer önemli günler gibi bu tarih de ajansların, içerik üretenlerin takvimine çok önceden işlenmişti. Hatta belki de minik bir toplantı yapılıp nasıl bir içerik girilebileceğine dair de düşünüldü. Bu “Real Time Marketing” kısmeti, özellikle bu kadar interaktif olunabilen bir konuda kaçırılmaması gereken altın yumurtlayan tavuktu.

Akıldaki sorular sırasıyla şöyleydi:

Real Time Marketing için neler yapabiliriz, kendi markamızı bu özel güne nasıl entegre edebiliriz?

Bugün uçan kurabiyeler, hooverboard’a binmiş inekler görmemiz pek mümkün. Ancak işin çok ince bir çizgisi var. Tıpkı diğer gerçek zamanlı pazarlama denemelerinde olduğu gibi marka ve ajansların düşünmesi gereken, birlikte karar vermeleri gereken onulmaz bir sorun mevcut: Markanın kimliğiyle uyuyor mu, uymuyor mu, kullanıcı kitlesi bu ürünü Back the The Future ile eşleyebilecek mi?

Yani sizin pazarladığınız ürün gerçek zamanlı pazarlama stratejisi uygulanabilecek durumda mı? Tabii ki anı yakalamak, markanın vizyonerliğini ortaya çıkarmak için gerçekten değerli bir an bu an. Fakat…

Fakatlarımız çok.

Özellikle Back to The Future örneğine geri dönmek istiyorum. Bir markanın Back to The Future konusunu sahiplenebilmesi için geleceğe ve var olduğu zamana uygun olarak AR-GE çalışmaları yapıyor, teknolojiye yatırım yapıyor, çevreyi düşünüyor ve kalbi gerçekten gelecekle atıyor olmalı. Bu filmle müsemma olabilecek yanlarını ortaya çıkarmaya gerek kalmadan bir anda kendiliğinden oluşmuş olmalı.

Şimdi size bu sorunlara cevap veren bir çalışmayı sunmak ve dijital pazarlama konusunda nasıl güzel işler yapılabildiği konusunda emsal olması amacıyla Toyota’nın Mirai aracı için yaptığı videoyu ve web sitesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Video tam olarak aşağıdaki gibi.

Back to The Future kahramanları bir restoranda geleceğin yavaş yavaş gerçekleştiği hakkında konuşuyorlar, ardından Toyota şov yapmaya başlıyor.

Aman canım, aile aracı Toyota’nın Back to The Future ile ne işi olabilir diye düşünenler varsa hemen açıklayayım: Toyota Mirai’in ana mottosu “Fueled by Everything.

Hatta araştırmak isteyenler olursa “Fueled by Bullshit” diye enfes keyifli bir reklamları da mevcut YouTube kanallarında.

Mirai’a geri dönelim. Mirai hidrojenle çalışan bir araç. Toyota’nın son zamanlarda gerçekleştirdiği ve kendi 2050 kalkınma planında da yer alan geleceğe uyumlu, doğal kaynakları kullanmadan ulaşım sağlayabilen araç planlarından en öne çıkanı.

Merak edenler için Toyota’nın kendi sitesinde yayınladığı Toyota Environmental Challenge 2050'ye bir bakmalı. Kendi şirket planları içinde bu şekilde çalışmalar yapan bir şirketin Geleceğe Dönüş filmini sahiplenmesine şaşırmamamız gerekiyor.

Hatta Toyota’nın lüks segment markası olan Lexus’un da hooverboard çalışmalarının devam etmesi de söz konusu. Yani Toyota Geleceğe Dönüş’ü böylesine içine sindirmesi konusunda oldukça haklı.

İzleyelim:

Tekrar Mirai’a geri dönelim. Toyota Mirai, hidrojenle çalışabilen bir araç demiştim. Bu nedenle her üründen elde edilebilen hidrojen onu harekete geçirmeye yetiyor. Geleceğe yapılan en büyük yatırımlardan bir tanesi olarak nitelendirebiliriz.

Markanın kendini Geleceğe Dönüş filmiyle eşleştirmesinin bence en eğlenceli kısmı ise Dr. Brown’ın filmde çöplerle hareket eden bir araç üretmiş olması. Tıpkı Mirai gibi. Bu sayede Toyota’nın neden Geleceğe Dönüş filmini seçtiğini tekrar anlamış oluyoruz.

Toyota aslında markanın geleceğe bakışını “Geleceğe Dönüş” olarak da nitelendirmiyor, çünkü ortaya çıkardıkları araçlar Gelecek Şimdidemelerine yardımcı oluyor.

Toyota’nın hazırladığı bu video ve sitenin kullanıcılar üzerinde nasıl bir etki bırakabileceğini de düşünmemiz gerekiyor.

Öncelikle Toyota severler için gözlerde bir parıltı ile takip edilebilecek bir yeniliğin daha eğlenceli bir şekilde deklare edilmesi olarak görebiliriz. Ardından Back to The Future sevenlerin, bambaşka bir kitlenin dahi ilgilenebileceği bir girişim olarak açıklayabiliriz. Son olarak da bizler gibi dijital sektörde kavrularak, gelişmeleri takip ederek her geçen gün daha da heyecanlanan profesyonellerin nutkunu tutan, anlam çıkarılması gerektiğini hissettiren bir çalışma diyebiliriz.

Yani o neredeyse 5 dakikalık video, doğru kanallarla, doğru insanlara ulaştırıldığında olumsuz yorum ve bakış açısını çok gerisinde bırakabilen bir video.

Tekrar gerçek zamanlı pazarlama konusuna geri dönelim. Sanıyorum artık bir markanın özel bir olayı sahiplenirken kendi marka kimliğini de nasıl bir çatı altında toplaması gerektiğini anlatabilmiş oldum. Eğer markanızla doğrudan eşleşmeyecekse, yalnızca bir içerik çıkarak günü kurtarmanın peşinde olacaksa böyle bir durumu ne ajansların markalara sunması doğru ne de markaların bunu kabul etmesi. Kısa günün karı olarak bakılan girişimlerin havada süzülen poşetlere dönüşmemesi için hem ajansların hem de markaların kendilerini iyi tanımaları gerekiyor.

Yani, bir marka gerçek zamanlı bir pazarlama stratejisi uygulamak istiyorsa üzerine “tick” atması gereken konular tam olarak şöyle:

  • Marka kimliği ile uyum
  • Kullanıcı kitlesi ile uyum
  • Markanın vermek istediği mesaj ile uyum
  • Diğer tüm bağlamlardaki uyum

Tabii ki global markaların dahi farklı ülkelerdeki girişimlerinde yaşanan aksaklıkların, iletişim kopukluklarının suçlusu olarak ajansları göremeyiz. Elinde var olan markaları en iyi şekilde adapte edebiliyor olmak onların en büyük görevi. Bu konuda görev biraz da markaların ülke ayaklarına düşüyor.

Bu sayede bir markanın global anlamda vizyonerliği de ortaya çıkmış oluyor.

Lafı çok daha fazla uzatmadan sonlandırmak istiyorum ve şunu diyorum: Gerçek zamanlı pazarlama planlarında ve diğer tüm pazarlama iletişimlerinde markaların hedefi anı kurtarmak ve o günde elde ettikleri “like”larla övünmek mi olmalı yoksa sahiplenebilecekleri anları bütünüyle ele geçirerek yepyeni bir boyut katmak mı?

Yorum sizin.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Öznur Doğan’s story.