Bir Gün Hepimiz Geleceğiz: Sikerler Eşiği

Cüretkar başlıklar atmayı sevdiğimi sanıyorum ki hepiniz artık biliyorsunuz. Bu nedenle bu başlığı yalnızca bir kez yazdım ve hiç düzeltmeden bir süre taslaklarda bıraktım. Ne zaman yazmam gerektiğini tam olarak bilmiyordum. Özel bir an, bir kızgınlık üzerine mi yazmalıydım yoksa gerçekten de hissettiğim bir anda mı yazmalıydım? Sonuç olarak bu ana karar verdim.

Hayatımın büyük bir bölümünü büyük kararlar vermek üzerine geçirdim. İlk tercihim lisede TM — Fen — Sözel seçmediğim andı. Dil seçmiştim, sınıf açılacak gibi değildi, 7 kişiydik ve minimum 8 kişiye ihtiyacımız vardı. Diğer sınıflardan birilerini ayartmamız gerekiyordu. Savaştık ve başardık.

İkinci tercihim üniversiteyi il dışında değil İstanbul’da okumak oldu. Hem İstanbul’da kalacak hem de çalışacaktım. Tam da düşündüğüm gibi oldu. Diğer illerde öğrenci triplerine girmeyecek, kendi kendime İstanbul Üniversitesi’nin tadını çıkaracaktım. Olmadı. Sınıf asla istediğim, hayal ettiğim gibi değildi. İki üç arkadaştan başka hiçbir şeye sahip değildim. Dersleri seviyordum ancak bir okul için tek mesele tabii ki dersler değildi. İşte ilk olarak üniversitede “Sikerler!” deyip okula gitmemeye ve çalışmaya başladım. Çünkü çalışırsam paramı da kazanacaktım. Para kazanmaya başladıkça okul iyice külfet gelmeye başladı, bir an önce bitirmeliydim. Neyse ki bitirdim ve 4 yıl içinde her şeyi sıraya sokabilecek bir hale geldim.

Artık iş hayatındaydım. İş hayatının bu kadar çok “Sikerler!”i içinde barındıracağını bilmeden çalışmaya başladım. Ajanslarda her gün büyük bir kaos içinde yüzerken ertesi günün farklı olmayacağını bilerek çalıştım.

Yalnızca 1 kişi, ona verilen 6–7 marka, bitmek bilmeyen çalışma saatleri, okundu işaretlemekle bitmeyen mailler. Gecenin bir vakti arayan müşteriler, patlayan olaylar, yapılmayı bekleyen CRM’ler. Her şey karmakarışıktı. O sırada ise Gezi oluyordu. O anda hayatımın en büyük “Sikerler!”ini çektim ve yurt dışına kaçtım. O isyan tam olarak ülkeyeydi. İş aradım, bulamadım, elimdeki freelanceler patladı, parasız kalmaktan korktum. Döndüm.

Yeniden çalışmam gerekiyordu, ona başladım. Hepinizin iyi bildiği bir şirkette çalışmaya başladım. Benim için her şey çok daha güzel gidiyordu. Tabii ki bunlar ilk bakıştı. Sonrasında adam kayırmalar, tamamen her iş yerinde olan insan odaklı sorunları gördükçe başka bir “Sikerler!”e de yaklaştığımı anlamıştım. Dedim ve çıktım.

Şimdi tam olarak bu noktada şunu düşünebilirsiniz, senin de amma azmış tahammülün yahu? Peki neden tahammülümüz olsun ki? Yani şunu düşünün, yalnızca bir hayata sahibiz, para kazanmak için dünyaya gelmiş gibi çalışmaktansa kendimize mutlu anlar neden yaratmayalım mesela? O şirketlerde, o holdinglerde kaldıkça hiçbir şeyin hiçbir zaman düzelmeyeceğini de çok iyi biliyorsunuz. Dişinizi sıkınca mesela bir süre sonra en maksimumu bir terfi alıyorsunuz, maaşınız birazcık daha artıyor. Ardından ise yine sizi acayip sıkan, içinde olmak dahi istemediğimiz anlarla baş başa kalıyorsunuz.

Bu şirketten çıktıktan sonra iki şirkette daha çalıştım. Ancak gördüğüm şey şu oldu: Belirli bir süre sonra insanın “Sikerler Eşiği” düşüyor. Sanıyorum bu söz öbeğini ben buldum. En azından başkasından hiç duymadığım için öyle varsayıyorum. Sonuçta dilbilimci bir insan olduğum göz önüne alınırsa kelimelerle oynamam, bükmem ve onlara yeni anlamlar katmam göz ardı edilemeyecek kadar aşikar bir şey.*

Bir şirkete verebildiğim en uzun şans ise 1.5 yıl oldu.

Bunu yalnızca iş yerlerinde yaşanan kötü olaylara tabii ki bağlayamayız. Ana odağı onlar olsa da yeterince doymuş hissetmemek, bilgi açlığını doyuramamak, kendine vakit ayıramamak, sevdiklerine vakit geçirirken bile işi düşünmek zorunda kalmak gibi şeylerle birlikte “Sikerler Eşiği”nizin düştüğünü görür hale geliyorsunuz.

Tamam, hadi iş noktasını geçelim.

Arkadaşlar?

Sizi yukarı çıkarmayan, genel olarak arkadaş gibi görünen ancak sizin dahi dedikodunuzu yapan insanlara karşı “Sikerler!” diyebilmek çok zor olmamalı. En azından kendi mutluluğunuz için.

İnsanlarla mutlu görünebilmek için çevrenizde lüzumsuz insanları barındırmanıza hiç gerek yok. Onlar olmayınca çok daha iyisiniz. Eğer sizin iyiliğinizi en az sizin kadar düşünmüyorsa (kimse sizi sizden daha fazla düşünemez, kimse sizi kendinizi dünyanın tam da ortasına koyduğu gibi koyamaz, bu nedenle “sizi sizden çok düşünen arkadaş” tanımını unutun gitsin, yok öyle bir şey) onları da yavaşça çıkarın hayatınızdan.

Gittikçe cüretkarlaşıyor mesele, hatta bazılarının yine aynı şekilde düşündüğünü hissediyorum: Sen yalnız kalmak istiyorsun. Böyle yaparsan hiç arkadaşın olmaz. Böyle yaparsan asla mutlu olamazsın.

Şimdi ben size soruyorum: Sahi mutlu musunuz?

Çünkü gün içinde giydiğimiz onlarca maskeden yalnızca bir tanesi “çevremizdekileriseviyormuşgibiyapanmaske”. Sevmek zorunda mıyız?

İnsan doğasında her zaman için bir başka insana ihtiyaç vardır. Ancak bunlar ne zaman size kötü hissettirse, sizi mutsuzlukla donatırsa işte o anlarda “Sikerler!” deme hakkınızı unutmayın.

Herkesin hayatının bazı dönemlerinde “Sikerler!” demeye ihtiyacı vardır. Ağzınızı korkak alıştırmayın. Deyin gitsin. O rahatlığı seveceksiniz.

Öznur Doğan ile Sikerler 101'in sonuna gelmiş bulunuyorsunuz.

Bu arada unutmadan, beğenmediğiniz bir yazıya da aynı tepkiyi verebilirsiniz. Çok yerinde olmasa da. Sonuçta maksimum 4 dakikanızı feda ettiniz ve hatta bir kısmınız bu kısmı bile görmediniz.

O yüzden artık başkalarını düşünmekten, başkaları için bir şey yapmaktan ve hayatınızı onlara göre yaşamaktan şu an itibariyle vazgeçin. Geçin gitsin.

*Sikerler Eşiği bana ait değilmiş, insanlar zaten hayatlarının bir döneminde hep gelmişler o eşiğe. Sikerler eşiğinin çemberinden geçenlere selam olsun.