Paris Bekleyebilir – Paris Can Wait

İzlediğim filmler hakkında konuşmayı severim. Özellikle mutlu sonla biten filmler, benim mutlu sonlarla bitiremediğim herhangi şeylerin öcünü alır acısını çıkarır gibi gelir bana. Bu film mutlu sonla bitiyor gibi gözüküp mutsuzluğa davetiye çıkararak bitti.

Filmde Anne’yi, Paris’e götürmesi için eşi iş ortağına emanet ediyor. Burada herhangi bir sıkıntı yokmuş gibi gözüküyor. Eşinin değil kendisinin iş ortağı da olabilirdi. Hani eskiler derdi ya, “bıraksan tek başına ordunun içine dalar öyle delikanlı bir kadın.”

Ortak, fransız yakışıklısı sözüm ona çekici bir adam. Yemekten anlıyor ben diyeyim gurme siz deyin Fransa Tarihçisi.

İlgili; kulakları ağrıdığı için Anne’ye kulak damlası alıyor. Öte yandan Anne’nin eşi kendi bel sorununu anlatıp dertlenirken Anne’nin kulaklarını hiç sormuyor. Yani ortağa göre son derece ilgisiz ve kaba bir eş profili çiziyor. İzlerken Anne kocasıyla değil bu adamla birlikte olmalı vurgusu 25.kare ironisi olmalı.

Anne, eşinin annesi kıvamında yaşıyor hayatı. “- hayatım çoraplarım nerede? -ilaçlarımı bulamıyorum? – sensiz ben ne yaparım?”

Evet eş Mayk’ta çıldırtan bir “ben” duygusu hakim. Ben dünyanın merkezindeyim karıcım arkamı topla.

Hal böyle olunca Anne mağdur izleyici kızgın yapımcı keyifli…

Aileyi bu denli küçümseyici filmleri çok tehlikeli buluyorum. Sadakatsizliği;

“aşk”

“kendini yeniden keşfediş”

“Kadın olduğunu hatırlayış” vurguları ile çaktırmadan çaktırmadan altın tepsilerde sunmaları aile kurumunu çökertme çalışmalarının birer parçası sadece. Bizim buralarda bir laf vardır, yolda bulduğunu yolda kaybedersin derler. Yollarda kaybetmemek için, ailenize sadık kalın, sahip çıkın bu filmdekinin aşkla hiç bir ilgisi olmadığını bilin..

İnsan şimdi istiyor ki “aşk” konuşulsun. Bu film aşk değil deyip kestirip atmak oluyor mu öyle? İşte bu film bu kadarlık bir film. Aşkı uzun uzun konuşmak üzere hoşçakalın…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.