Bir Roman Üstüne Düşünceler

M. TAHA TUNÇ

Foucault, edebiyatın “dilin içinde oyulmuş bir mesafe”[1] olduğunu söylerken edebiyatın kendi üzerinde hareket eden bir dil olduğunu ifade etmiştir. Edebiyatın imkânsız bir dille oluşturulmadığı, söylenebilen bir özelliğe sahip olduğunu vurgulamıştır. Her ne kadar edebi eser gündelik dille oluşturulmasa da, “Kullanılan kelimeler edebiyat alanına girer,” demek yanlış olacaktır. Edebiyat ve gerçeklik ilişkisi kafamızı yormamız gereken bir diğer nokta. Foucault bu noktaya şöyle değiniyor: “Kübist bir tabloya yapıştırılmış kâğıt ‘gerçek’ olsun diye değildir orada, aksine tablonun mekânında bir bakıma delik açmak için oradadır.”[2] Dolayısıyla edebiyatın gerçeklik kaygısı yoktur, gerçeklik edebiyatta sadece delik oluşturur. Bir başka ifadeyle:

Edebiyatta gerçek eser ile somut olarak edebiyat arasında mutlak bir karşılaşma asla olamaz. Eser sonunda sunulan ikizine asla rastlanmaz ve bu nedenle de eser dil ile edebiyat arasındaki şu mesafedir, simulakrum da denebilecek şu ikiye bölünme mekânı, şu ayna mekânıdır.[3]

Edebiyat eserlerini okurken çoğunlukla neden okuduğumuzu bilmeden okuruz. Garip bir haz verdiği açıktır. Bu hazzın bedeli ağır olsa bile okur yoluna devam edecektir. Okumanın sağladığı bu hazzı kimi zaman yazma hazzı takip eder.[4] Foucault ise, her ne kadar kendini yazar olarak değil yazman olarak adlandırsa da,[5] yazmaktan vazgeçemeyenlerdendir. Yine de yazmanın bir zorunluluk olduğunu savunmaktan kaçınmaz; yazıyı, teşhis etme aracı olarak kullanacaktır. Yazmanın zorunluluk yanı keyfimizi kaçırmasın, yazmak yine de haz sağlayan bir süreçtir. Yazmak, yaratmaktır çoğunlukla: “Yaratıcılık, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır.”[6] Yazarken kendi dünyamızla karşı karşıya geliriz.

Edebiyat eserleri üzerine yazarken hangi eser hakkında yazacağınıza karar vermek, o metni okurken duyduğunuz hazza ve bir yandan da eserin kendini yazdırmasına bağlı değil midir? Yazma hazzı okurken doğar bazen. Benim de yazma zorunluluğu hissettiğim kitaplardan biri Hasan Ali Toptaş’ın Sonsuzluğa Nokta’sıydı.[7] Bu yazıda da eserin kahramanı Bedran’a ve eserdeki bazı hususlara değinmeye çalışacağım.

1. Babanın Gölgeleri

Bedran, çocukluğunda babasının gölgesinde kalmış bir mahkûm görünümündedir. Bu ifadeyi netleştiremememin sebebini ileride açıklamaya çalışacağım. Hatta bir ara tam tersi bir tez ileri sürmeye çalışacağım: Bedran kendisini babasının hışmından korumakla kalmamış, bazı istisnalar hariç, onu alt etmiştir bile denilebilir. Yine de sonuca gitmeye çalıştığımızda Bedran’ın üzerindeki baba gölgesinin ne kadar koyu olduğunu göreceğiz.

Baba, toplumdur. Dolayısıyla baba milli olandır. Bir tür müştereklik halidir. Bedran ise “yelken kulaklı bir uyumsuz”dur. Yani babası ile Bedran zıttır — böyle olmasa dahi. Bedran, milli bayramlara katılmayıp uyumsuzluk gösteren, yalnız başına yaşamıyla merak uyandıran okul müdürüdür. Okul müdürüne tepki gösteren ise babasıdır — yani toplumdur. Bedran’ın okul müdürü gibi olma hayali, okul müdürünün bağımsız halindendir. Müdür yalnızdır, ötekidir; Bedran da öyle. Öteki iseniz, tek sorun kalabalıktan kaçıştır: “Hınca hınç bir kalabalıkta, insanın en büyük sorunu kaçmaktır bence,” diyor Bedran[8]. Peki, baba iyi olan mıdır? Baba, topluma oynayandır — baba rolüyle. Bedran’a göre sadece oyuncudur baba. Kaçış demiştik — kaçış mümkün müdür? Bedran yanıtlıyor:

Bildiğim tek şey, ne yaparsa yapsın, insanın birkaç saniyeye bile söz geçiremeyişi… Başka bir deyişle, yaşam dediğimiz o kocaman ve karmaşık serüvenin kimi zaman birkaç saniyede kurgulanıp birkaç saniyede inanılmaz bir hızla yön değiştirdiği ve günlerimizin, haftalarımızın, aylarımızın hatta yıllarımızın gerisinde kalan birkaç saniyenin bütün ömrü kapladığı…[9]

Kaçış mümkündür, ama bir anda; bir kapının önünde geri dönüşü olmadan zile basarak belki. Her ne kadar Bedran inadını sürdürse de: “Olup bitenlere olup bitenlerin izin vereceği ölçüde uzak durabilirdim ancak; hiçbir yere kaçılamazdı, kaçamazdım.”[10] Kalkıp bir şehre iş bulmaya gitmek bir kaçıştır, kalmaya gidilen öğrenci evinin ziline basmak da. Kaçış bir tercihtir — özgürlük gibi. Sartre bunu ifade etmeye çalışıyordu.[11]

Toplumdan kaçışın en az bir bedeli de olacaktır: toplumla yüzleşmek. Gidilen her yerde babayla karşılaşılacaktır. İş sahibi olmak, o işte yükselmek gerekecektir: “Yükselmek: Kendini aşağılarda saymanın ateşli hastalığı; insanın kendisi için doğurduğu son anne; bugünün tadını alıp götüren büyülü bir düş, ya da; yukarıya doğru alçalış…”[12] İş bulmak, bir yurt edinmek toplumla içli dışlı olmaktır; baba ile yüzleşmedir. Bir yenilgi de sayılabilir bu. Cioran da bu hezimete az da olsa uğramış biriydi örneğin.[13] Bedran da topluma karşı yenilgisini almıştı: “Hiç kuşkusuz, zaman, bir iş sahibi kılmakla çoğunluğun yanına atmıştı beni.”[14]

“Görülmek ya da görüldüğünü bilmek insanı olduğu yere çiviliyor,” diyor Bedran.[15] Bu haliyle, gören babadır; çocukluğunda Bedran’ın çakılıp kalmasının sebebi babasının gözleridir. Bir tür iktidardır baba. Belleği işgal eder. Bellek çocukluktur: “Herkes belleğindeki görüntülere doğru mu gidiyor, içlerinde gezdirdikleri çocuğa doğru mu, belli değildir.”[16] Belleğindeki görüntülerden birinde babasını Azrail olarak görür, insanların ölmesini istiyordur babası ona göre. Babası şofördür, kendisi şoförlükten nefret eder.

33 numaralı bodrum katındaki öğrenci evinde tanık olduğu aşırılıklar onu şaşırtmayacaktır sonunda; tek bir kişi hariç: kadınsı diye nitelendirdiği, “yaşamımın sessizlik çivisi” dediği İsvan. İsvan’ı tanımak, toplumdan uzaklaşmanın bir göstergesiydi — ona olan hisleri ise tam bir aykırılık. İsvan, milattır Bedran için — İsvan demek ölüm demektir. Milat ölümdür. İsvan, öğrenci olaylarında vurulup ölünce Bedran’ı farklı şeyler bekliyor olacaktır.

2. Arzunun ve Hazzın Edebiyatı

Jean-Claude Milner’in haz üzerine ortaya attığı tezler şunlardı:

1. Sadece maddi hazlar vardır.

2. (Bedene ihtiyaç olduğundan) Sadece bedensel hazlar vardır.

3. “Haz bir madde parçası (neden) ile bedenin bir yerinin (sonuç) buluşma noktasıdır” — bunun için neden ile sonucun hem birlikte hem de ayrı olması gerekir.[17]

Yazmak hazzından bahsetmiştik — ortada bir nesne olduğu müddetçe mümkündür. Yani yaratılan bir nesne, oluşturulan nihai bir nesne gereklidir.

Sade’daki arzu ve söylev ilişkisini Foucault şöyle kurmuştu: “O halde Sade’ın söylevi arzu üstüne bir söylev değildir; arzulu bir söylevdir (…)”[18] Yani söylevde arzu ifade edilmez Sade’da; söylevin yerini arzu alır, arzunun yerini de söylev. Bu yüzden Sade doğrudan arzu ve cinsellikten söz etmez — metnin içine gizlice yerleştirir onları. Öykülerinin konusu da genellikle Tanrı, hakikat, toplum gibi konulardır.

“İnsan varoluşuna bağlı olan, onu niteleyen iki acizliğe tabidir: Her yerde dua etmesi, her yerde sevmesi gerekir,” diyor Sade.[19] Bedran da gittiği her yerde seviyor. İsvan’ın ölümüyle adeta kadınların arasına düşüyor. “(…) çünkü yaşam dediğimiz şey, önceden yarattığı her şeyi aştığı için sürüyor,” diyor Bedran.[20] Sanki İsvan’ın ölümünü aşabilmiş gibi söylüyor bunu. İsvan’ın kuzenleri olan Asuman ve Güderim’in arasına düşmemişçesine söylüyor.

Romanda kadınlar ve erkekler olabildiğine farklıdır: Erkek kalır, bekler, sabreder; kadın terk eder, intikam alır, haz nesnesidir. Bedran’ın haz nesnesi sürekli değişir, hayal ettiği kadınlar o kadar gerçekçidir ki benzetmelerde gerçeği hayale benzetir. Bazen de öyle bir anlatır ki, onun gerçeği mi hayali mi ayırt edemeyiz. “İnsanlar çirkinliğin en güzel gülü,” diyor gerçeklikten uzaklaşırken; “beni yaşata yaşata öldürüyorlar,” diyor.[21] Hayalleri insanlara tercih ediyordu Bedran.

Beden üzerine düşünüyor Bedran: 1. beden “sinsi bir hayvan”, 2. sürekli kendi varlığını anımsatan bir oluştur, 3. arzunun sıkışıp kaldığı yerdir, 4. zihinlerin, ait oldukları bedenleri bile fark edemeyişi, bir tür bulanıklık mevcuttur. Arzunun kısılıp kaldığı yer de haz da imkânsız hale gelir, Bedran’ın tüm hayalleri, gerçekleri, bunlardaki cinsel ilişkilerinin dur durak bilmezliği ondandır. Bedenlerin tamamen birleşememesindendir — Milner da benzer sonuca varmıştı. Şöyle diyordu bir yerde:

“Aşk” ile “birleşme”yi birbirine düğümlemek, bunları birbirlerinin koşulu ve yaptırımı haline getirmek birleşmeyi lanete dönüştürmektir, çünkü birleşme gibi bir ihtiyaca her türlü ihtiyacı aşan bir şeyin (aşk) niteliklerini atfetmek olur bu. (…) İnsanın yeryüzündeki hayatı hiçbir vahanın tatmin etmediği seyyahın değil, hiçbir vaha bulamayan seyyahın hayatıdır.[22]

Bedran, “Nerede buluşursak buluşalım sen yoksun,”[23] cümlesini adeta haz için kuruyordu, İsvan için değil. Hazzın birleşme ihtiyacıyla düşünülmesi yetmiyor bize, hazzı bir de bağlanma ile düşünmek gerekiyor. Her hayale bağlanıyor Bedran. Yine de sevgilisi Meftune şöyle diyor: “İnsan yeryüzünün en bağımlı yaratığı; düşündüğü için belki, ya da duyduğu için.”[24] Sadece düşünmek ve duymak değil, hayal ettiği için de bağımlı.

İsvan’ın kuzeni Gülderim, öğrenci evine gelip gittikçe ablası Asuman’la, Bedran da Gülderim’in İsvan’ı sevdiğine kanaat getirmişti. İsvan öldükten sonra Bedran ve Gülderim’İn yakınlaşmaya başlamasının sebebi ise muhtemelen Gülderim’in İsvan’ın yerini Bedran’la doldurmasıydı. Yani Bedran, İsvan’dı onun için. Ablası Asuman ise ona sürekli yön veren biriydi, onu hâkimiyeti altında tutardı sürekli. Ablası, Gülderim fark etmese de, Gülderim için ne ise; babası da Bedran için oydu aslında. Bedran eşiyle birlikte olurken de başkalarını arzulayabiliyor, hatta eşi ile başkalarının hayalini karıştırabiliyordu. Ne evlenmeden önce yaşadığı büroda seviştiği kadın Meftune ne de eşin Gülderim ona yetmiyordu. Bedran sürekli hayale ihtiyacı olan biriydi. Yaşarken hayal ediyordu hem de.

3. Sonuç Niyetine Birkaç Söz

Bedran, babasının gölgesinde “küçülerek büyüdüyse”, kazadan sonra da eşinin gölgesinde “yaşayarak öldüğü”nü söyleyebiliriz.[25] Bedran soruyordu, “Hangisi zor? Hangisi daha acı?” diye, “Toprağın altındaki ölüm mü, üstündeki ölüm mü?”[26] “Azrail” dediği babasına benzemiş biri için toprağın üstündeki ölüm daha zor olsa gerek — hem de Ravel’in İspanyol Rapsodisi eşliğinde. Ravel değil de Bach çalsaydı, romanın tüm akışı değişecekti. Hatta Bedran bile değişirdi o zaman.

Bedran’ı iki kişinin hayali asla terk etmediğini fark ediyoruz: İsvan ve babası. Babası onu köşeye sıkıştırıyor, korkutuyordu; İsvan ise ona bu dünyada bir başka ihtimal sunuyordu adeta, heyecanlandırıyordu. “Kirliydim ona karşı, yenilgilerle yüklüydüm ve kendimi unutmalarla, kendimi yitirip yitirip yeniden bulmalarla, buldum sanmalarla yüklüydüm,”[27] diyordu Bedran İsvan’ı hatırlayarak.

Tıpkı Bedran’ın hayal ettikleriyle gerçekten yaşadıkları arasındaki yakınlık gibi, gerçekliklerin kendi aralarında yakınlaşmalarına, benzerliklerine tanık oluyoruz. Bedran, Gülderim için İsvan’dı. Bedran içinse Gülderim, babasıydı. Gülderim’in ablası ise Bedran’ın babasıydı. İsvan eşsizdi. Bedran, “Azrail” dediği babasıydı; küçük bir çocuğa kamyonun direksiyonunu vermişti, tıpkı babasının köyde insanlara kaza yapsınlar diye arabayı vermesi gibi. O anda Bedran direksiyon başında, babası yerine, Azrail yerine geçmişti. Kaza da böylece gerçekleşmişti. Bedran okul müdürü olamamıştı asla, babasıydı — yani toplumdu. Bedran iş sahibi olmuştu yeniden, yani toplumsallaşmıştı; şoför olmuştu babası gibi. Her ne kadar mücadele etse de biyolojisine yenik düşmüştü — babasından gelen izlere.

[1] Michel Foucault, Büyük Yabancı, çev. Savaş Kılış, Metis, 2015. Metnin bir kısmına ulaşılabiliyor: http://www.metiskitap.com/catalog/text/97449

[2] a.g.e., s. 67.

[3] a.g.e., s. 71.

[4] Yazma hazzı üzerine faydalı bir yazı için: Savaş Kılıç, Hazzın Geceye Sürgünü: Edebiyat ve Siyaset Üstüne Notlar, Notos, Ağustos-Eylül 2016, s. 50–55.

[5] Michel Foucault, Güzel Tehlike, çev. Savaş Kılıç, Metis, 2014, s. 52; “Ben yazar değilim. Birincisi bende hayal gücü yok. Yaratma yeteneğim sıfır.” Metnin bir kısmına ulaşılabiliyor: http://www.metiskitap.com/catalog/text/84226

[6] Rollo May, Yaratma Cesareti, çev. Alper Oysal, Metis, 2013, s. 76.

[7] Hasan Ali Toptaş, Sonsuzluğa Nokta, İletişim, 2015 (ilk yayın tarihi: 1993).

[8] a.g.e., s. 58.

[9] a.g.e., s. 88.

[10] a.g.e., s. 92.

[11] Sartre’ın özgür bir insan olarak Jean Genet’yi örnek vermesinin temelinde Genet’nin kendi tercihini yapabilmiş olmasıdır; bir hırsızdan bir yazar çıkarabilmesidir. Jean-Paul Sartre, Sartre ile Sartre Hakkında, çev. Yücel Göktürk, Metis, 2016, s. 12.

[12] Hasan Ali Toptaş, a.g.e., s. 121.

[13] Söyleşilerinde bolca bahsettiği “yersiz yurtsuzluk” olsa da, kitaplar basması, söyleşiler yapması, kendi üzerine konuşmaya (sevmese de) devam etmesi Cioran’ı toplum karşısında bir mağlup haline getirmiştir. Söyleşiler için: E. M. Cioran, Ezeli Mağlup, çev. Haldun Bayrı, Metis, 2012.

[14] Hasan Ali Toptaş, a.g.e., s. 137.

[15] a.g.e., s. 126.

[16] a.g.e., s. 132.

[17] Jean-Claude Milner, “Hazzın üç çehresi”, .çev. Savaş Kılıç, Express, no. 144, Yaz 2016, ss. 64–75.

[18] Michel Foucault, Büyük Yabancı, s. 129.

[19] Marquis de Sade, “Roman Üstüne Düşünceler”, çev. Cemal Süreya, Aşkın Suçları içinde, Notos, 2014, s. 163 (vurgular Sade’ın).

[20] Hasan Ali Toptaş, a.g.e., s. 78.

[21] a.g.e., s. 116.

[22] Jean-Claude Milner, “Hazzın üç çehresi” (vurgular benim).

[23] Hasan Ali Toptaş, a.g.e., s. 151.

[24] a.g.e., s. 187.

[25] a.g.e., s. 157.

[26] a.g.e., s. 93.

[27] a.g.e., s. 192.