üçüncü kapsül ve sonrası

Yine hayatımda bir şeylerin benim yetişebileceğimden çok daha hızlı gelişmesi sonucu, oturup toparlayamadan yaşadıklarımı yazacak zamanı anca buldum. 27 Aralık salı günü, mantarın üçüncü kapsülünü attığım gün olma şerefine nail oldu. Şöyle ki, sabah thought’a giderken Ece’ye mesaj attım. Kafamda Cihan’ı görme fikri var ama emin de değilim, binadan girer girmez ikisini yan yana görünce sevindim haliyle. (Sonradan öğrendiğime göre, Ece, balkona çıkmak üzere olan Cihan’ı son anda tutup kantine sürüklemiş ben geliyorum diye. Bu cümleyle yeni en iyi arkadaşım oldu bile. Canım.) Birer sigara içtik, hafif kısır bir muhabbet ettik. Derse döndük, Ece erken çıktı, Cihan arkamda oturuyor. Gün bugün dedim, mucize etkisine güvenerek son mantarımı yuttum. Dersliğin florasan lambalarından birinin bozuk olduğunu da böylece fark etmiş oldum, o yanıp sönme sesinin bu kadar sinir bozucu olabileceğini temizken tahmin edemezdim. Ders bitti, kararlı bir şekilde Cihan’a döndüm, yok. Olacağı yokmuş falan diye kantine inerken merdivenlerde karşılaştık, işin yoksa biraz oturalım mı gibi bir cümleyle ilk adımımı atmış oldum. Çantasını alıp geldi, binanın arka tarafına, yani en ıssız yerine geçtik. Maksimum bir saat civarı süreceğini tahmin ettiğim muhabbet tam 4 saat sürdü, Ece buluşmak için aradığında saate inanamadım. Her şeyden konuştuk ve saçma şekilde iyi anlaştık. O sırada mantarlı olduğum sırrını açınca o da bana tahtalara anarşik sloganlar yazıp hocaların tepkisini izlediği sırrını açtı. Tuvalet kabinine twitter nickimin yazıldığını gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı paylaştı. Ankara’nın bit pazarlarını anlattı, İstanbul’dan bahsettik, uzatmayayım Ece’yle pizza-sıcak şarap yaparken ne kadar şanslı olduğumuzu konuşuyorduk aynı akşam — Burak’la öpüşmüşler en son, onları yakaladığım akşam. Hayatımın bir anda ne kadar değiştiğini, depresyondayken Kübra’ya “bunlar küçük aksiliklerse hayatımın değişmesi lazım” dediğim kadar değiştiğini ilk kez o akşam fark ettim. Metrodan indiğimde yurda yürümeye karar vermiştim, mutluyken de mutsuzken de favori aktivitem yürümek malum, tam Cihan’ı düşünerek şunu dinliyordum ki Cihan’la karşılaştık. Mantarın mucize etkisinin sürdüğüne ikna olmuş bir şekilde onunla bir sigara daha içtim, karşılaştığımız sıralarda beni aramayı düşündüğünü söylediğinde de kahve içmeye davet ettim. Benimle beraber geri döndü, bir 5 saat kadar da karşı yurdun kantininde oturduk, kahve içip karakter tutmaca oynadık. Ayrıldığımızda, ikimizin de dönüp arkamıza baktığımız kısacık anı yakaladım. Bulutların üstündeydim. Literally. Yazının devamında bu ismi daha çok okuyacaksınız.

Ertesi gün Cihan’ı hiçbir yerde görmedim, numarası vardı ama yazmak için de çok erken olduğundan çekindim. Bütün günü o kadar moralsiz, o kadar enerjisiz geçirdim ki bu beni korkuttu. Önceki gece Kübra açmayınca panikle Burhan’ı aramış, hayatım değişmesinden korktuğumu söylemiştim. Kendi hayatının Selen’le ne kadar iyi yönde değiştiğinden bahsedip “sal ve yaşa” diye tavsiye vermişti. Cihan’dan hiç haber almadığım günü fazla salmaktan, hayatımın ve bilhassa derslerimin kontrolünü kaybetmekten korkarak geçirdim. Ertesi gün okulda karşılaştığımızda cıvıldıyordum. Beraber piyano çaldık, bildiğimizden değil ama çok romantik geldi, sansür sanatı engelleyemez temalı bir kısa film fikri bulduk, ve SÜREKLİ güldük. Dersten sonra bir şeyler yapalım dedik, aynı akşam İstanbul’a gideceğim, yakın bir yer düşünürken Cihan önce eve uğramak istedi, aşırı kardan çorapları ıslanmış. Eve gittik ve çıkamadık. Yaklaşık 12 saatimizi beraber geçirdik, klavyesini çaldık, Uykusuz okuduk, ev arkadaşı Can’la tanıştım beraber yemek yedik, yetişmek istediğim otobüsü kaçırınca eve dönmemek için Don Kişot’ta oturup kahve içtik, bu aşamada artık neden birbirimizden hala sıkılmadığımızı ve her düşünceli ifadesinde benden sıkılıp sıkılmadığını sorgulamaya başladım. Otogara giderken yanımıza sürekli kafası çok güzelmiş gibi görünen bir çocuk gelip Cihan’a selam verdi, gülüşünün garipliğinden ve treleybüsün ne olduğundan bahsettiler. Hafif kar yağıyordu, kalabalık bir meydanda ilgimi çeken ve biraz da garibime giden bir muhabbet dinleyerek sigara içiyordum ve kendimi bir film sahnesindeymişim gibi hissettim. (Zaten daha sonra pek çok kez, Cihanlayken kendimi bir film sahnesindeymişim gibi hissettim. En sonunda tanıştığımız günden beri bir Fransız filminde olduğumuza karar verdik.) Çocuk kocaman bir kalp işaretiyle metroda bizden ayrıldı, beni otogara bırakmakta ısrar ettiği için Cihan’la beraber AŞTİ’ye kadar gittik. Otobüse binmeden birbirimize ilk kez sarıldık. Ankara’ya geldiğimden beri ilk defa, İstanbul’a gidip gitmemek benim için çok da fark etmezmiş gibi hissettim.

İstanbul’da hafta sonu her zamankinden çok farklı değildi. Eylül Almanya’dan gelmişti, buluşup Berk’ten hoşlanmasını konuştuk. Eylülle ilgili değişen hiçbir şey yok. Duygularım da dahil. Ama Berk’in yanında parlayan gözlerini görünce onun duyguları hakkında daha fazla konuşmaya gerek kalmadı. Yılbaşında Nurişlere yemeğe gittik, halamın okul repütasyonumu çaldığı ve Haluk’un kızının bize kötü örnek olabileceğini sandığı çok lezzetli bir yemekti. Azra yeni kız kardeşiyle gelmişti, annemin sonradan anlattığına göre babam kıskanmış. Dalga geçmeye malzeme hiç bitmiyor. Yemekten sonra Efelere gittik, her şey bir önceki yılbaşı gibiydi, aynı yerde, hemen hemen tamamen aynı insanlarla birlikteydik. Ama her şeyin aslında ne kadar farklı olduğunu düşündüm. İnsanlara, Özüm dahil, daha açık ve sevgi dolu olduğumu, neler öğrenip neler takdir ettiğimi düşündüm. Sonra bunları marklamak için Alptuğ’la yattım. Ha ha. Kötü olmaması, iyi olmasından daha garip olan sekslerden biriydi. En azından direkt orale inmesiyle ekstra puanlar kazandı. Sonradan sık sık attığı mesajların bir kısmını görmezden geldim, bitene kadar.

Ankara’ya dönüşümle beraber her şey çok hızlı gelişti. Takip eden üç haftanın neredeyse tamamını Cihan’la geçirdim. Bana kötü giden bir dateini anlattığında o işin olmayacağına emin olmuş, aynı akşam seviştiğimizde ise olacağını anlamıştım. Günlerimin ortalama 10 saati onunla geçiyor, uzaklaştığımda özlüyordum. Saatlerce konuşuyor, film ve dizi izliyor, Uykusuz okuyorduk. Ev arkadaşlarıyla ve Fatih’le tanıştım, birbirimize ne kadar benzediğimiz ve ikimizin de çok zeki olduğu yönünde iltifatlar aldım. Cihan’dan zaten sonu gelmeyen iltifatlar alıyorum. Benim yüzümden hocayla görüşmesine geç kalıyor, özür dilediğimde “saçmalama, sen çok güzelsin senin bi suçun olamaz” diyor. Bunu Ece’ye anlatıyorum “e sana aşık olmak da hiç zor değil” diyor. Ankara’nın gerçekten ne kadar güzel olabileceğini o bir yandan finallere çalıştığım üç haftada anladım. Boynumdaki morlukları fularla kapatıp dolmuşta simitle kahvaltı ederken ders çalışmaktan tutun Büyülü Fener’in merdivenlerinde “seni bu kadar kısa zamanda bu kadar çok sevebileceğimi hiç tahmin etmezdim” demesi üzerine öpüşmemize kadar her şey en hafif tabirle özgürleştiriciydi. Doğum günüm için annem Ankara’ya geldiğinde onu üç günlüğüne görememek bile zor geldi, üç gece misafirhanede, uyuduğum en yumuşak yataklardan birinde yattım ve yalnızca ders çalışarak Cihan’ı düşündüm. Annem Çatı’yı beğenmedi, Piknik’e bayıldı, dayımla da çay içtik. Ev duygusunun bu kadar taşınabilir olması çok ilginç. Ve tam doğum günümde, annemle Zeynel’de oturmuş ders çalışmaya uğraşırken Cihan bana şimdiye dek aldığım en ince düşünülmüş hediyeyi getirdi: en sevdiğim renk olduğu için mor bir battaniye, mor eldivenler, vanilya aromalı ince purolar ve en sevdiğim kısmı: daha ilk günden çok beğenip iltifatlar ettiğim mor kazağı, üstünde kendi kokusuyla. Ah kalbim.

Hediyemi aldıktan sonra annemle Cihan’ı tanıştırdım, garip şekilde kendisi hevesli göründü buna. Annem de “biraz salak gibi ama iyi” bir çocuk olduğuna kanaat getirince onayımı almış kabul ettim. Annem İstanbul’a döner dönmez soluğu yine Cihan’da aldım. Üç haftalık bu fazlaca yoğun ilişkiyi, finallerin bitişiyle beraber mantar alarak taçlandırdık (4 ocak — 19 ocak arası iki haftaymış hatta oha). Can’ı ve kendisine tencere-kapak yakışan sevgilisi Özlem’i evde habersiz bırakıp Fatih’i aradık, Serhat’la buluştuktan sonra çalıştığı mekana gidip ona da verdik. Mekanda okuldan dünya tatlısı bir hocaya yaklaşık yarım saat ruhun ve Tanrı’nın varlığını savunup karşılığında ateist materyalist argümanlar dinledik. Çıktık, sebzeli krep paylaşıp mekanın asansöründe birer kapsül, eve gidince de yarımşar attık. Benim için biraz gergin başladı ama evrildiği nokta muhteşemdi, mantarlıyken tekrar izleriz dediğimiz Waking Life’ı bile gözümüz görmedi. Saatlerce konuştuk, birbirimizin çocukluğuna indik, bir noktada hüngür hüngür ağlamanın kıyısından döndüm. O havaya karışacak gibi oldukça elimden tuttu, onu toprağa bağladım. Ruhlarımızın birbirleriyle konuşmasına izin verdik ve etrafımızdaki genç ruhlardan bahsettik. Bir an, Amsterdam’daki multiple deja-vulardan sonra en ilginç, hatta belki ondan bile ilginç bir durum yaşadım. Cihan, Fatih’in “zikir başladığı yerde biter” hikayesini anlatmaya başlayacaktı, bit pazarındaki amcanın ona ilk adıyla seslenip tespihini çekmesini söylemesi üstüne evine aldığı İranlı dayıyı aynı bit pazarına bırakmasıyla biten hikayeyi. Fatih’in adını andığı an, gözümde tüfekli bir tavşan, ışıklı bir zemin ve bunların kıyısında izleyici/anlatıcı gibi duran yeşil tişörtlü esmer bir kadın canlandı. Deja-vu gibiydi ama daha önce yaşadığım bir şey olmadığının farkındaydım, yalnızca Cihan’ın Fatih’le ilişkilendirerek anlatacağı şeyin bu olduğundan çok emindim. Ağzından başka kelimeler döküldüğünde şaşırdım bile. Ona tüfek ve tavşandan bahsettiğimde şoka girerek o sırada deja-vu yaşadığını söyledi. Buna duyduğumuz şaşkınlığın üzerine Fatih’le birbirimize çabuk ısınmamızdan bahsetmeye başladık, oradan da başka bir hayat ve zamanda üçümüzün, hatta Cihan’ın buraya Fatih’in İranlı fuckbuddysi Norma’yı da katmasıyla dördümüzün, tanışıyor olduğumuza karar verdik. Cihan Fatih’i arayıp tüfekli tavşanı bile sordu. Daha sonra Fatih’in bizi merak edip geri araması iyi oldu gerçi, çünkü etkisi azalırken korkunç bir libido bastırdı, gerçekten korkunç, o sırada sevişmek ikimizi de aşan korkutucu bir güç gibiydi, öpüştüğümüzde çarpıldığımı hissettim. Gecenin birinde kalkıp Fatih’in Cebeci’deki gecekondusuna gittik, birinde soba olan iki odalı bir ev, her yerinde daktilolar, bit pazarından alınmış tablolar, Fatih’in şeklini ilginç bulduğu için ormandan topladığı ağaç kökleri, iki dev sandık ve kasetler. Girer girmez elimi attığım bir tespihi bütün gece çektim ve sohbet ettik, attığı tek kapsülün Fatih’e hiç etki etmeyişini izledik. Uykum geldiğinde Fatih sobalı odayı ve yatağını bize bırakıp içeri gitti, rüyamda onu bir kızla ve evini bir dolu insanla görüp uyandıktan sonra, ilk önce Fatih’le tanışsaydım onu daha çok sevebileceğimi düşündüm.

Sabah uyandığımda seslerini ve uyanmamamla dalga geçişlerini duydum, kahvaltıya gözleme alıp geldiler ve günü kitap kurcalayıp tembellik ederek geçirdik. Akşam, üç gün önceki korunmasız seksimizi hatırlayıp bir ella aldım ve oradan hızlıca AŞTİ’ye geçmemiz gerekti. Son dakika yetiştiğim otobüse aceleyle binerken Cihan’ı doğru düzgün öpemedim bile. Otobüs camından bakıp hala peronun kenarında dikildiğini gördüğümde onu sevdiğimden, çok, deli gibi sevdiğimden emindim.

Aynı yolculuğun molasında İstanbul’a geleceğini öğrendim. İş için başvurduğu yer başkasını almıştı, saçma bir tartışma ve Cihan’ın dört kez özür dilemesi ardından iki gün sonra yanımda olacağı kesinleşti. Onu İstanbul sınırları içinde, Kadıköy’de ilk kez gördüğümde çok garipsedim. Oraya ait değil gibiydi, oradaki hayatıma ait değil gibiydi, ona tekrar ısınmam için karakter tutmaca oynamak zorunda kaldık. Akşama Anı’yla buluştuk, sohbet edip biraz daha karakter tutmaca oynadık. İyi anlaştıklarını görmek hoşuma gitti, sonra herkesin Cihan’la iyi anlaşacağını düşündüm. Belki Burhan hariç. Tweetlerimi stalklayıp snapte Cihan’ı görmesi sonucu romantizm şeklime laf etmekten Cihan’a “engelli” ve “salak” demeye kadar pek çok şekilde kıskançlığını dışarı vurdu. En son da onunla hala seks yapıp yapmayacağımı anlamaya çalışıp olumlu tepki aldığında istemediğini iddia etti. İstanbul’daki hayatımın bir parçası olan bu adamın varlığını Cihan’dan saklamak, İstanbul sınırları içinde ikiyüzlülükmüş gibi geldi. Ona pat diye Burhan’la yattığımızı söyledim. Başkasıyla yatmamdan değil ama spesifik olarak Burhan’la yatmamdan rahatsız oldu, “insanları seçmediğimi” söyledi. Burhan’ı “maskülen olmaya çalışan” tavırlarından dolayı lisedeyken sevmediğini, şimdi de sevmeyeceğini düşündüğünü, onun kendisi hakkında kötü konuşmasına da hiç şaşırmadığını söyledi. Muhteşem rahatlığı ve Anı’nın fazlca desteğini toplaması dışında ben de bu senaryoda fazlaca şaşırmadım. Cihan tuvalete gittiğinde Anı’ya hala-hayatımın-en-iyi-seksinin-Burhan-olması-sorunsalını açtım. Sırf bana kötü davrandığı için bile böyle hissediyor olabileceğimi, duygusal bir şey hissetmeyeceksem bir kapanış seksi yapmanın faydalı olabileceğini söyledi. Duygusal yere geri dönebileceğimi sanmıyorum. Selen’e hissettikleri ve ilişkinin gidişinden sonra, romantik alanıma yaklaşabilmesi için kırk fırın ekmek yemesi lazım.

Günümü Ümran-Umur, Sinan, Bilge ve Bilge’yle geçirdim. Garip ayrılığımsı konuşmamızdan ve dün bizi Cihan’la öpüşürken görmesinden şüphelenmemden sonra, Sinan’la son derece normal bir muhabbet gerçekleştirebilmemiz beni çok mutlu etti. Aynı anda hem tanıdık bir yere dönmüş, hem de yeni bir flörte başlamış gibi hissettim. Bana eskisi gibi heyecanla üzerinde otla polise yakalanma hikayesini ve Karga’nın duvarında görüp fotoğrafını çektiği surat silüetini anlattı. Ümran ve Umur’un garip şekilde tatlı ilişkilerindeki problemleri dinleyip gülüştükten sonra Karga’da kitap okumak çok huzurlu hissettirdi. Akşam Bilge gittikten sonra Bilge’yle uzundur yapamadığımız bir şey yaptık: çakırkeyif olup ilişki ve karakter analizi yapmak. Çok iyi hissettirdi. Bu aralar pek çok şey çok iyi hissettiriyor zaten. Ailem, arkadaşlarım, ilişkilerim; dev bir sevgi yumağına dönüşene kadar ortasında yuvarlanmak istediğim bir sevgi yoğunluğu oluşturuyorlar. Yazının burasında maşallah diyoruz. Öpüyorum.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated pilart’s story.