kaldığımız yerden, kaos

Çığlık atmak istiyorum. Çığlık çığlık çığlıklar atmak istiyorum. Romanıma başladım ama yazamıyorum, vizeler yaklaştı toparlayıp çalışamadım, erkek işleri bi karışık durumda. Meditasyona ihtiyacım var ve daha kalkıp duş bile alamadım.

Anyone who knows me knows that karışık erkek işi dendi mi son 2 yıldır falan akla direkt Burhan gelir. Malum kendisiyle ilişkimiz as karışık as it gets. Geçtiğimiz 3 ay hiç görüşmemiştik, yine malum kabalıklarından dolayı (kabalık demek hafif kalır gerçi), ben bu arada Sinan’la tanıştım. Uzun zaman sonra ilk defa “anne ben biriyle tanıştım” cümlesini kurdurdu bana, nasıl büyük heyecanla başladı her şey anlatamam. Karga’da çalışıyor Sinan, gidip geldikçe görüyordum ama başlarda hiç yüz vermedi bana, sonra yavaştan yavaştan bakışmaya başladık, bi gün dayanamayıp gittim yanına, Cemiyette Pişiyorum konseriyle ilgili alakasız sorular sordum- konser baya berbat çıktı gerçi, her yerde zıplayıp pogo yapan ergenlerle takılmak için 20 lira bayıldık, Allah göstermesin. Mesajı aldı tabi hemen, soruları kulaktan kulağa yanıtlayıp çat elini uzattı ben Sinan diye. Sonrası çorap söküğü gibi, sürekli Karga’dayım sürekli flört halindeyiz, arkaoda’nın kapısından geçmez oldum, Serhat bizi sağda solda gördükçe kafasını çevirip uzaklara bakmaya başladı falan. O kadar güvendim ki flörte gidip numarasını da ben istedim, telefonu kayıptı okuduğu kitabın ilk sayfasına aldı numaramı. Romantizme bakar mısınız. Ev arkadaşından — başta onu da kız arkadaşı sanıp panik olmuştum lol kere lol — beni arıyor, çıkıyorum evden onun mesai saatine kadar buluşup sohbet ediyoruz. Neredeyse her gün. Beni görünce zıplamaya başlıyor, sürekli kucaklaşıyoruz falan tam da uzun zamandır eksikliğini çektiğim türden sevgi dolu bir flört anlayacağınız. İlk öpüşmemiz Hera’da kahve içerken gerçekleşiyor, bacağımı sıktığında bende tüm tüyler diken diken falan. Nasıl heyecanlıyım nasıl kaptırmışım, ve tam da Burhan’la olan sıkıntıların üstüne nasıl iyi geliyor, adını bile anmıyorum çocuğun. Sonra tabi o malum gün geliyor, Sinan beni evine davet ediyor. Yeni taşınmış Yeldeğirmeni’ne, gel diyor kitaplık alıcam Özlem’den kurmama yardım edersin, sonra çıkar kahve içeriz. Duyduğum en ince seks teklifi resmen. Zıplaya zıplaya gidiyorum tabi, biraz yuvarlanıp öpüşüyoruz, Özlem arayınca kalkıp Moda’ya kadar yürüyoruz kitaplığı almaya ama içim içime sığmıyor benim, bir an önce halledelim de sevişelim. Özlem’in evine bayıldım bu arada, Moda’da eski bir binanın minicik giriş katı, içerisi filmler kitaplar plaklar posterlerde dolu, kendimi yaşarken hayal edebileceğim türden bir yerdi. Kitaplığı demonte halde aldık, eve dönmek için taksiye bindik, taksici de dünya tatlısı bir adam çıktı, gençliğinin Kadıköy’ünü film gibi anlattı bize: uzun favoriler, chevy taksiler, kot takımlar ve hemen her sokakta o taksisiyle geçerken cama çıkan sevgililer…

Eve vardık, kitaplığı monte ettik. Yorgun ve terliydi evet, ama o kadar kötü bir seks hiç beklemiyordum. Erken boşalması çok sorun değil, ama öyle tutkusuzdu ki. Neredeyse hiçbir şey hissetmedim, ıslanmadım bile denebilir. İçimde o an o boşluk açıldı işte: beni bir buçuk ay kadar inceden rahatsız edip en son geçen hafta Burhan’a mesaj atmama sebep olan boşluk. Kimsenin onun yerini dolduramayacağı korkusu. Üstelik seks kötü çıktıktan sonra Sinan’ın başka eksiklikleri de gözüme batmaya başladı; çocuksuluğunun altına gizlediği depresifliği, ciddiyetsizliği, anlaşamıyormuşuz gibi hissettirdikçe aramıza giren bir şeyler… En son bana fikrimi bile sormadan Cengiz ve Bahar’la double date yapacağımızı öğrenince kesinleşti kafamda bir şeyler. O akşam herkesi evde kalıp sigara içmeye ikna ettim, çok zor da olmadı açıkçası. Kafamı istediğimden çok daha ağırlaştıran bir skunk içtik, bir adım sonrası bonzai falan öyle diyeyim, hiç iyi hissettirmedi. O gece asla yapmamam gerektiği halde Sinan’la ilk sevişmemizden beri inceden yaptığım bir şeyi son noktaya vardırdım, kafam aşırı yüksekken Sinan’ı Burhan’la karşılaştırmaya başladım. Muhtemelen hiç yardımı olmadı, çünkü korkunç bir yabancılık hissettim Sinan’a karşı, minicik odadaki diğer iki insanın gerekten de yabancı olması da bu duygumu pekiştirdi. Herkes susup karşısına bakıyordu, eğlenceli olmaktan çok uzak bir kafaydı halihazırda. Sinan hepimizden kötüydü, gözlerini kapatıp başını arkaya yaslamış, epey düşmüştü. Ellerini tutuyordum ve tuttuğum ellerin Burhan’ın elleri olmadığını çok keskin şekilde fark ettim birden. Rahatsız edici derecede keskin. Yabancıydı o eller, o kollar, başımı yatırdığım omuz ve saçlarımı okşayan sakallar. Gözlerimi kapatıp onun yerine Burhan’ı hayal etmeye çalışmak durumu sadece daha da kötü yaptı, obviously.

O gece Cengizler gittikten sonra Sinan’la seviştim, o ağır hava bir nebze kırıldı ama bir kıyas düşüncesi düşmüştü içime artık. Yaklaşık iki hafta kadar sonra, yani ağır da bir regl duygusallığı geçirirken Karga’nın ortasında birden ağlamaya başlayıp previous post’u yazdığım gün (Allahtan Sinan yemekteydi, beni ağlarken görmedi) de içime oturup pekiştirince, geçen çarşamba Burhan’a snap attım. İşaretler bekleyip kafamda büyütmenin her şeyi sadece daha kötü yapacağını idrak ettiğim gibi, öncesindeki onca ölçüp biçmeye rağmen kızlar da dahil kimseye bir şey söylemeden, sessiz sedasız attım mesajı. Naber? Dünyanın bu en basit cümlesi, içimde, heyecandan çok gerginliğe yakınsayan bir duyguyla karışık “artık iş işten geçti” rahatlığı yarattı. Sonuç olarak akşama kadar konuştuk. Bu sezon üç kere Ankara’ya geleceğini, ODTÜ’yle de maçları olacağını söyledi. Yavuz mezun olunca first tight end o olmuş. Sigara içmeyi, yani dolaylı olarak buluşmayı o teklif etti. Arkadaşıyla takılabileceğimiz, veya gece onda kalabileceğim planları kendisi yaptı. Bütün bunlar “sen ve ben aynı değiliz, benim sınırlarım var, bana karşı iyi olma, ben sana ters değilim herkese böyleyim, sadece bazen iyi davranmak istiyorum oldu mu” gibi cümlelerinin anısına tedavi edici olmasa da iyi geldi, evet bu kadar basit şeyler bile. En son gece, beni zaten muhabbet etmek için çağırdığını, eski mesajlarımızı okuduğunu ve bana ayıp ettiğini fark ettiğini söyledi. Listemdeki come back şartlarına attığım küçük tiklerin yarattığı gülümseme kısa sürede gözyaşlarına dönüştü, konuyu kapatmaktan başka bir şey yapamadım. Kendi güçsüzlüğümün böyle idrak edilmiş bir hatırlatması kalbimi aniden çok kırmıştı. Ama bir şeyler çözülmüş gibi de hissetmedim dersem yalan olur. Sanıyorum bu cümleyi kurması, o cümleleri hiç kurmamış gibi davranmasından kat kat daha iyi.

Cumartesi günü sabah beni evden aldı, idmana gittik. Beni okula almadıkları için güvenlikle tartıştı, sonra yakınlarda bi cafeye bıraktı ders çalışmam için. Yolda gayet normal sohbet edip Shell sandviçleriyle kahvaltı etmiş olmamıza rağmen cafede otururken içimi o sabah beni 9'da, buluşma saatimizden iki saat önce, uyandıran türden bir heyecan bastı, doğru düzgün çalışamadım bile. Tanberk’le beraber geldiklerinde gergindim, çocuğun evine gittik ama yeni biriyle tanıştığım her seferinde olduğu gibi ağzımı bıçak açmıyor tabi durumun da gerginliği var, dvdler arasındaki Kieslowskiler biraz güven duygusu verdi de iki kelime konuşabildim. Burhan’ın ayak kokusuna güldük, keyifle sardığı muhteşem sigarayı içtik, laptop televizyona bağlandı ve saatlerce tek yaptığıız kafamız güzelken bir şeyler izlemek oldu: saykedelik videolardan tut şarkı kliplerine, üstüne Rick&Morty ve Californication’dan birer bölüm ve Hateful Eight’in bir kısmı. Evden çıktığımızda Burhan’la yan yana bulunmak duygusu yumuşacık ve tanıdık geliyordu, yolda bana bitmiş demolarından parçalar dinletti, stüdyoda çektikleri videoyu izletti, kötü bulmasam da onu o eski hayranlığı duymadan izlediğimi fark etmek hoşuma gitti. Tam Samir’leyken çıkarmak isteyip de beceremediğim o yumuşacık sesle “Koşuyolu’ndan dolansana” dedim, aynı yumuşaklıkla “olur” dedi, fazladan birkaç dakika geçirmiş olmak için. Arabadan inmeyi hiç istemedim çünkü 3 ayın üstüne ilk buluşmamızda eksik kalan konuşmaların ve sarılmaların yarattığı soru işaretlerini hissediyordum aramızda. Nihayet yanak yanağa öpüştük ve indim, kafam biraz açılsın diye gittiğim Starbucks’tan ona “bu seni kesti mi” mesajı attım. Seksten bahsettiğimi düşündüğü için yaptığı “önemli olan birlikte vakit geçirmek değil mi, ben çok eğlendim” açıklaması hoşuma gitti, artık akıllandığım gibi ikinci bir buluşma için zorlamadım. Bütün gün beni doyuracak kadar yakınlaşmanın yanından bile geçmemiş olsak da, aramızdaki şey her neyse onun bir gıdım bile değişmemiş olduğunu görmek bana iyi geldi: ne cinsel anlamda ne de mental olarak birbirimizden uzaklaşmış değiliz. Gün içindeki gerginliğimin ona da yansıdığının, bu yüzden sürekli Tanberk’e yönelik konuştuğunun ayırdındaydım, ama baş başa kaldığımız gibi yumuşayan ses tonu, videoyu açarken heyecanlanışı gibi detaylar da gözümden kaçmadı. Ve daha da bariz olan gerçek, hala yan yanayken ateş ve barut oluşumuz. Koltukta gittikçe ona yaklaşırken yemin ederim teninden yayılan sıcaklığın, bacağının hemen yanında duran kolumu ısıttığını hissettim, kolumu sobaya yaklaştırmışım gibi, hiçbir temas olmadan. Bu bana daha önce yine kafamız güzel sevişirken gözümde canlanan, ondan çıkıp içimden geçen altın rengi ışınları hatırlattı. Güneş. Ateş. Ve sıyrılmış tişörtünden görünen belinde tırnağımı, kol kaslarının çukurlarında 3–4 saniyeliğine parmak ucumu gezdirdiğimde şortunun içine yüklenen kanı bacak bacak üstüne atarak saklamaya çalışmasını… Nefeslerimizin yalnızca yan yana dururken aynı hızda derinleştiğini gördüm. Bildiğim bir şeyin doğrulaması gibiydi: henüz zamanımız var, çünkü zamanın boşluklarını kısacık bir anla aşıp giden köprüler kurabilecek kudrete sahibiz birbirimiz için hala. Bir diğer bildiğim şeyin doğrulamasını yapmaksa her zamankinden çok bana düşüyor: bu sefer ne yaşanacaksa iplerim kendi elimde duracak, aramızdaki aptal güç savaşını böylece kıracağız, anlamsız iğnelemeleri de ortadan kaldırarak. Kabak’tan beri, sahilde yatarken ışık yaptığımdan, ışık olduğumdan beri daha bir emin olarak bildiğim o gerçeği kanıtlama zamanım geldi: bir lükstür savrulmak. Savruk kalmaya iznin yok. En basit olanı böyle acımasızca karmaşıklaştırma iznin yok. Tek ihtiyacım olanın disiplin olduğuna gözlerimi şak diye açan tüm maddelere teşekkürler olsun. Namaste.

Ertesi gün Karga’da gördüğüm, pazartesi tekrar evine gittiğim Sinan o kadar korkunç bir yabancı gibi gelmedi Burhan’la geçirdiğimiz günden sonra bana. Sinan artık sadece Sinan’dı, çünkü ona uymadığı yere zorla oturtulmaya çalışan bir puzzle parçası muamelesi yapmayı bırakmıştım, çünkü Burhan kendi yerine dönmüştü artık. İkisini de kendi konumlarında, oldukları gibi kabul ederek yaşayabileceğimi fark ettim. Bu rahatlatıcı resolutionın üstüne Sinan’ın yanında her zamankinden rahattım, dilediğim kadar maymunluk ve sevgi gösterisi yaptım, bir sigarayı döndükten sonra yaptığımız seks ise şimdiye kadar yaptıklarımızın içinde en iyisiydi. Boşalmadan hemen önce tam ulaşması gereken derinlikte bir yere girmeyi becerdi, bu yine de içimden çıktığı gibi gözlerimin dolmasını engellemedi. O kadar ani bir ağlama bastırdı ki, gözyaşlarını bastırma konusunda profesyonel olan ben bile tutamadım, aklımdan yalnızca “vücudumda hiçbir kıvılcım yok” cümlesi geçmişti halbuki ve dudaklarım önü alınamaz şekilde titremeye başladı. Allahtan Sinan temizlenmek için tuvalete gitmişti, ağlamamı kontrol altına alıp ondan saklamak için zaman kazandırdı bu bana. Sinan’dan gizlediğim ikinci ağlama krizim. Her zamankinden iyi yaptığımız seksin üstüne, zaten beklemediğim kıvılcımlar yok diye ağlamış olmamı yalnızca ve yalnızca o gece gökte yükselen super moon’a bağlıyorum, bugünkü verimsizliği de bağladığım gibi. Sinan üstümden kalktığı gibi gözümde canlanan Burhan silüetini, Sinan’la sevişirken ıslanabilmek için kurduğum tecavüz fantezisini ve altından yüzüne baktığımda hiçbir cinsel gerilim duymayışımı ise kendime saklıyorum. Benim adım da [benim adım] ise, ben bu çelişkilerin de altından kalkarım. Ben kendime iyi gelecek olanı bilirim.

Karşıma çıkardığın karmaşıklık ölçüsünde verdiğin güç için teşekkürler hayat.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated pilart’s story.